Feyzü’l FurkanTefsirli Kur’ân-ı Kerîm Meâli
2. BakaraÂyet 1
سُورَةُ الْبَقَرَةِ

Bakara Sûresi

MEDENÎ286 âyet · Cüz 1–3 · Nüzûl sırası 87
Bu sûre hakkındaMedine döneminde nâzil olmuştur. 286 âyettir. Yalnız 281. âyeti Mekke’de, Vedâ Haccı’nda inmiştir. Adını 67-71. âyetlerinde zikredilen ve İsrâiloğulları’nın, bir cinayetin fâilini bulmak için kesmeleri emredilen “bakara” (inek) olayından almaktadır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1
الٓمٓۚ ﴿1﴾
Elif, Lâm, Mîm.
*
Kur’an’da 29 sûrenin başında bulunan bu türlü harflere Tefsir usûlü ilminde “hurûf-ı mukatta‘ât” denilir. Bu tür harflerden oluşan âyetler “mutlak müteşâbih”lerdendir. Bazı müfessirlere göre bu harfler, hece harfleri olup vahyin kaynağına ve Kur’an’ın mucizeliğine dikkat çekmek içindir. Bu harflerin anlamları hakkında Hz. Peygamber’den bir “nass” ve açıklama gelmediğinden bu husus bizlerin bilgi sınırı dışındadır. Bunlar hakkında yapılan yorumlar/teviller şahsî olmaktan ileri geçemez. Ancak biz bunlarda Allah’ın özel bir muradı olduğuna iman etmekle yetiniriz. Bunun aksi yerilmiştir.1
2
ذٰلِكَ الْـكِتٰبُ لَا رَیْبَۚۛ فٖیهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّقٖینَۙ ﴿2﴾
Bu, (öyle bir) kitaptır* ki onda (ve onun İlâhî kelâm olduğunda)2 hiç şüphe yoktur. O, muttakîlere (Allah’ın emirlerine uygun yaşamak/aykırı davranmaktan sakınmak isteyenlere)** doğru yolu gösteren (öğreten)dir.
2bk. 32/2
*
* İkinci âyette; yüce kitap Kur’an’ın doğruluğunda hiç şüphe olmadığı ve onun muttakîlere, yani Allah’ın kulu olduğunun bilincinde ve sorumluluğunda olanlara doğru yolu gösteren ve hayata İslâmî yön veren ilâhî bir kaynak olduğu bildirilmektedir. Kur’an’ı ilâhî bir kitap olduğunu ve hayattaki insanlara indiğini bilerek ve mânası üzerinde düşünerek okuyanlar, Resûlü’nün önderliğinde O’ndan gelen ilâhî ışıkla doğru yolu bulur; Kur’an’sız bir düşünceden ve ona ters düşen bir yaşantıdan uzak kalır. Artık müslüman bilir ki Allah’ın sözünden, hükmünden ve gösterdiği yoldan daha doğrusu yoktur.3
*
Bu sûrenin baş kısımlarında üç türlü insan sınıfından söz edilmektedir. 2-5. âyetlerde iman ve İslâm’ın esasları ile mü’minlerin özellikleri özetlenmektedir. 6-7. âyetlerde kâfirlerden, 8-20. âyetlerde de kâfirlerin bir çeşidi olan münâfıklardan ve hallerinden bahsedilmektedir.4
*
** Kur’an’da takvâ ile ilgili 170 kadar kelime geçmektedir. Takvâ sakınmak, korunmak anlamında olup “muttakî” de takvâ sahibi demektir. Kur’an’da ise Allah’ın azabından korunma, günahlardan sakınma anlamındadır. Netice olarak takvâ, Allah’ın emirlerine uygun yaşamaktır. Dolayısıyla burada, âyetlerdeki yerlerine göre, bu anlamların birini kullanmayı uygun bulduk.
3
اَلَّذٖینَ یُؤْمِنُونَ بِالْغَیْبِ وَیُقٖیمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنٰهُمْ یُنْفِقُونَۙ ﴿3﴾
O (takvâ sahibi) kimseler ki, gayba* (Allah’a, meleklere, âhirete, vahye, Allah’ın takdirine) inanırlar, namazı dosdoğru/gereğine uygun kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de (gereken yerlere Allah için) verirler.
*
* Gayb: Bizim için dünyada akıl, ilim ve duyularla idrak edilemeyip ancak vahiy yoluyla bilinen varlık ve hadiselerdir. Allah, melekler ve âhiret gibi 5 Gayba iman, insanlığın fıtrî bir parçası ve her çağın kaçınılmaz zorunluluğudur. Ancak büyük yanılgı, sapıklık ve zihnî ilkellik içinde bulunan insanlar, hislerinin ve duyu organlarının verilerine göre hareketten ileri geçemezler.6
*
Ama insanlık, mânevî gücünü ve rûhî yüceliğini ancak gayba inanmakla devam ettirebilir. Çünkü basit insanlar inandıkları şeyi ancak şekil olarak görmek isterler. Gayba iman, Allah’a iman ve O’nun emirlerine teslimiyetle başlar. Mü’minin birinci vasfı gayba inanmasıdır; aksi halde fâsıklık, münâfıklık veya kâfirlik yerleşir, akıl ve fizik putlaşmış olur.
4
وَالَّذٖینَ یُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَیْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ یُوقِنُونَؕ ﴿4﴾
Yine onlar, (Hak katından) sana indirilen (Kur’ân-ı Kerîm’)e ve senden evvel indirilenler(in asılların)a iman edip âhirete de kesinlikle inanırlar.
*
Âhirete inanmak, dünyada Allah’ın emirlerine uymayı gerektirir ki bu da Allah’a imanın ve teslimiyetin bir neticesi ve göstergesidir.
5
اُولٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ﴿5﴾
İşte onlar, hem Rableri tarafından (gösterilen) dosdoğru yol üzere olan hem de kurtuluşa/murada erenlerin ta kendileridir.
*
Ehl-i Kitab’dan olup da İslâm’a icmâlen iman edip ölmüş olanlar da onlara dâhil edilmiştir.7
6–7
اِنَّ الَّذٖینَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَیْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا یُؤْمِنُونَ ﴿6﴾
خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْؕ وَعَلٰٓى اَبْصٰرِهِمْ غِشٰوَةٌؗ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظٖیمٌࣖ ﴿7﴾
(Allah’ın birliğini, hâkimiyetini ve Kur’an’ı dışlayıp) küfre sapanlara gelince, şüphesiz ki onları (başlarına gelecek ile korkutup) uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; (üzülme, bilesin ki onlar) inanmazlar. Allah, onların (inkârcı niyet ve eylemlerinden dolayı) kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de (ilâhî hakikatlere karşı) perde inmiştir.
*
Küfre sapanların gözlerine, ilâhî harikalar, varlıkların yaratılış ve hikmetleri perdelenmiştir. Gözlere inen bu perde, sığ akıl ve nefse boyun eğmek yerine, Allah’a teslim olup vahiy neşteriyle sıyrılmadıkça ortadan kalkmaz ve onlar hidayet aydınlığını göremezler.
6–7
اِنَّ الَّذٖینَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَیْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا یُؤْمِنُونَ ﴿6﴾
خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْؕ وَعَلٰٓى اَبْصٰرِهِمْ غِشٰوَةٌؗ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظٖیمٌࣖ ﴿7﴾
Ve onlar için büyük bir azap vardır.1
1krş. 7/179; bk. 2/161-162
8–9
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ یَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْیَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنٖینَۘ ﴿8﴾
یُخٰدِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذٖینَ اٰمَنُواۚ وَمَا یَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا یَشْعُرُونَؕ ﴿9﴾
İnsanların bir kısmı da (münâfıktırlar; onlar kalpten) inanmadıkları halde (dilden), “Allah’a ve âhiret gününe inandık.” derler (ve akıllarınca) Allah’ı ve inananları aldatmaya çalışırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar.2
2bk. 2/165, 204, 207
10
فٖی قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًاۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖیمٌۙ بِمَا كَانُوا یَكْذِبُونَ ﴿10﴾
Onların kalplerinde (batılı sevme, maddeperestlik, dünyevîlik, şüphe, münâfıklık ve küfür gibi mânevî ölüme götüren) bir tür hastalık vardır. Allah da onların (bu) hastalığını artırmıştır. (İnanıyoruz diye) yalan söylediklerinden dolayı onlar için dayanılmaz bir azap vardır.3
3bk. 4/142-143
*
Çünkü yalan, münâfıklık alametlerinin ilkidir.
11
وَاِذَا قٖیلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِی الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ ﴿11﴾
(Kendilerine:) “Yeryüzünde (Allah’ ın emirleri dışına çıkarak) sakın fesat çıkarmayın (bozgunculuk yapmayın)!”* denildiği zaman: “Bizler sadece düzeltenleriz.” derler.
*
* Fesat ve fâsıklık da münâfıklık alametlerindendir.
12
اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا یَشْعُرُونَ ﴿12﴾
İyi bilin ki (Allah’ın hükümlerini beğenmeyip aykırı hareket ettiklerinden dolayı toplumda) asıl bozguncu onlardır. Fakat (bunun) farkında değildirler.
13
وَاِذَا قٖیلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُؕ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَـهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا یَعْلَمُونَ ﴿13﴾
Yine onlara: “(Gerçek mü’min) insanların iman ettiği gibi (samimi olarak) iman edin.” denildiği zaman: “Biz ille de, o sefih (ahmak) kimselerin inandığı gibi mi iman edelim? (Bizimki bize yeter.)” derler. İyi bilin ki asıl sefih olanlar kendileridir. Fakat (bunu) bilmezler.
*
Bu âyet-i kerîmedeki iman teklifi münâfıklaradır. Allahu Teâlâ onların samimi olarak iman etmelerini istemektedir. Onlar ise kalplerindeki sahte imanı Allah’ın bildiğini düşünmeyerek kendilerini elit, seçkin tabakadan görerek, bu zırha bürünüp, samimi müslümanları küçük görüyorlardı. Ayrıca kâfirler de iman etmemek için aynı bahaneyi ileri sürüyorlardı. Çünkü o samimi mü’min (sahâbî)ler bir cihadda veya bir infakta varlıklarını derhal ortaya koyuyorlardı. Onlar ise hem Allah ve Resûlü’nün buyruklarına, iş ve menfaatlerine uygun olduğu kadarıyla ve göstermelik itaat ediyorlar hem de İslâm’ı içlerine sindiremedikleri için dine ve o mü’minlere karşı düşmanlıklarını çeşitli engellemelerle gösteriyorlardı. İşte yüce Allah, emirlere intibak ve uyma kabiliyetine sahip olmadıkları için sefihlik ve budalalık sıfatlarını onlara iade etti.4
14
وَاِذَا لَقُوا الَّذٖینَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَیٰطٖینِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ﴿14﴾
Ama (münâfıklar/Müslümanlık’tan geçinenler) mü’minlere rastlayınca: “Biz de (sizin gibi) iman ettik.” derler. Fakat kendi şeytan (gibi olan yandaş)larıyla başbaşa kaldıklarında: “Şüphe yok ki biz (fikir ve ideolojide) sizinle beraberiz, biz sadece onlarla alay etmekteyiz.” derler.5
5krş. 2/76; 57/12-14
15
اَللّٰهُ یَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَیَمُدُّهُمْ فٖی طُغْیٰنِهِمْ یَعْمَهُونَ ﴿15﴾
Allah da onların alaylarına mukâbele eder (hakettikleri karşılığı verir) ve onlara azgınlıkları/isyanları için de (bir müddet) mühlet verir; onlar da (bir ceza olarak) şaşkınca bocalayıp dururlar.6
6krş. 15/95
16
اُولٰٓئِكَ الَّذٖینَ اشْتَرَوُا الضَّلٰلَةَ بِالْهُدٰىࣕ فَمَا رَبِحَتْ تِجٰرَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدٖینَ ﴿16﴾
İşte onlar, hidayete (doğru yola) karşılık, (niyet ve tavırlarıyla kâfirler safında yer alıp) sapıklığı satın alan (tercih eden) kimselerdir ki onların (bu) alışverişi, kendilerine kâr sağlamadığı gibi doğru yolu da bulamadılar.7
7krş. 17/7
17
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِی اسْتَوْقَدَ نَارًاۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فٖی ظُلُمٰتٍ لَا یُبْصِرُونَ ﴿17﴾
Onların (münâfıkların) durumu (karanlık bir sahrada) bir ateş tutuştur(up aydınlan)mak isteyen kimse gibidir ki o (ateş yanıp da) çevresini aydınlatınca (faydalanmadılar), Allah da onların ışığını giderip kendilerini (yine) karanlıklar içinde, görmez (ve şaşkın) olarak bıraktı.
*
İşte cehâlet ve küfür karanlığında iken, Allah’tan bir meşale olan Kur’an gelince, o aydınlatıcı olmasına rağmen faydalanmadılar. Allah da onların basiretlerini bağladı. Böylece yine dünya ve âhiret karanlığı içinde kaldılar ve kalmaya da devam edecekler.
18
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْیٌ فَهُمْ لَا یَرْجِعُونَۙ ﴿18﴾
(Onlar mânen) sağır, dilsiz ve kördürler. Artık onlar (bulundukları sapıklıktan Hakk’a) dönemezler.
19
اَوْ كَصَیِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ فٖیهِ ظُلُمٰتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ یَجْعَلُونَ اَصٰبِعَهُمْ فٖٓی اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوٰعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِؕ وَاللّٰهُ مُحٖیطٌ بِالْكٰفِرٖینَ ﴿19﴾
Yahut (onların durumu), yoğun karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek(ler) içinde gökten boşalan şiddetli bir yağmur(a tutulmuş kimsenin hali) gibidir. Onlar, yıldırımlardan ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Oysa Allah, kâfirleri (ilim ve kudretiyle) çepeçevre kuşatmıştır.
20
یَكَادُ الْبَرْقُ یَخْطَفُ اَبْصٰرَهُمْؕ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا فٖیهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَیْهِمْ قَامُواؕ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصٰرِهِمْؕ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌࣖ ﴿20﴾
O şimşek, neredeyse gözlerini kapıp alıverecek. Onlara aydınlık verince ışığında (biraz) yürürler, karanlık tekrar basınca da dikilip kalırlar. Allah dileseydi elbette onların işitmelerini ve görmelerini de giderirdi. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.
*
Kâfir ve münâfıklar bazen hakikat ışığını görmekle beraber yine de nefislerinin karanlığı içinde kalırlar. İslâm’a asıl düşman kesilen onlardır.1
21
یٰٓـاَیُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذٖی خَلَقَكُمْ وَالَّذٖینَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ ﴿21﴾
Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize (ibadet ve itaatle) kulluk ediniz ki takvâya erenlerden (emirlerine uygun yaşayıp yasaklarından kaçınarak korunanlardan) olasınız.2
2krş. 2/168
22
اَلَّذٖی جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرٰشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًࣕ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرٰتِ رِزْقًا لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿22﴾
O (Rab) ki yeryüzünü sizin (yaşamanız ve istirahatiniz) için bir döşek, göğü de (kubbe gibi) bir tavan (bina) yaptı. Gökten su indirip onunla size rızık olmak üzere (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Siz de artık bunu bildiğiniz halde, Allah’a hiçbir şeyi denk tutmayın.
*
Çünkü yaratıkları Allah ile denk hâle getirmek; yani onların dîne aykırı emir ve tavsiyelerini kutsallaştırıp Allah’ın emirlerine denk, hatta ondan üstün tutmak da Allah’a bir çeşit eş koşmaktır.3
*
Allah’ın emirlerini bırakıp heva ve hevesini esas almak, bunlara göre hareket edip ilâhlaştırmak da böyledir.4
23
وَاِنْ كُنْتُمْ فٖی رَیْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖࣕ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صٰدِقٖینَ ﴿23﴾
Eğer kulumuz (Muhammed’)e indirdiğimiz (Kur’ân-ı Kerîm’)den şüphe ediyorsanız, (haydi!) siz de (aynı nitelikte) onun benzeri bir sûre getirin; eğer (“Bu beşer sözüdür.” diye iddianızda) samimi iseniz, Allah’tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırın.
24
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتٖی وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكٰفِرٖینَ ﴿24﴾
Eğer bunu yapamazsanız ki hiçbir zaman yapamayacaksınız; yakıtı insanlar ve taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının.5
5krş. 66/6
*
Kur’an’ın bir âyetine bile inanmayan veya değer vermeyen elbette kâfir olur. Münâfıklar da aynı gruptandırlar. Çünkü onlar, hem dilleriyle müslüman olduklarını söylerler hem de her fırsatta Kur’an’ın hükümlerine ve İslâm’ca yaşantıya karşı çıkarlar.6
25
وَبَشِّرِ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصّٰلِحٰتِ اَنَّ لَهُمْ جَنّٰتٍ تَجْرٖی مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهٰرُؕ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذٖی رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهٖ مُتَشٰبِهًاؕ وَلَهُمْ فٖیهَٓا اَزْوٰجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فٖیهَا خٰلِدُونَ ﴿25﴾
(Resûlüm!) İman eden, bir de sâlih* amellerde bulunanlara, kendileri için alt tarafından ırmaklar akan cennetler (hazırlandığın)ı müjdele! Onlara orada ne zaman rızık olarak bir meyve verilse: “Bu, daha önceden (dünyada) rızıklandırıldığımız şeydir.” diyecekler. Onlara (tatları bambaşka güzellikte olmakla beraber dünyadakilerin) benzerleri verildiği için (böyle derler). Onlar için orada tertemiz** eşler de vardır ve onlar, orada sürekli (ebedî) kalacaklardır.
*
* Sâlih, kelime olarak iyi demek olup ıstılahta “sâlih amel” Allah rızası için yapılan ve sevap kazanmaya vesile olan ibadet ve işlerdir. Mu‘âz b. Cebel (ra.); “Sâlih amelde ilim, niyet, sabır ve ihlasın bulunması lazımdır.” diyor.
*
** Hayız, kir, pis koku, kötü huy gibi şeylerden tamamen temiz bir şekilde.1
26
اِنَّ اللّٰهَ لَا یَسْتَحْيٖٓ اَنْ یَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاؕ فَاَمَّا الَّذٖینَ اٰمَنُوا فَیَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذٖینَ كَفَرُوا فَیَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۘ یُضِلُّ بِهٖ كَثٖیرًا وَیَهْدٖی بِهٖ كَثٖیرًاؕ وَمَا یُضِلُّ بِهٖٓ اِلَّا الْفٰسِقٖینَۙ ﴿26﴾
Muhakkak ki Allah, (hakikati açıklamak için) bir sivrisineği ve hatta (yaratılışta) onun daha da ötesinde (zayıf ve basit) olanı, misal getirmekten çekinmez. Artık iman edenler, onun, Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Küfre sapanlar ise (zihinlerde şüphe uyandırmak için): “Allah bu misalle ne demek istedi?” derler. O, bununla bir çoğunun saptığını, bir çoğunun da doğru yola geldiğini gösterir ve bununla ancak, fâsık* olanları sapıklıkta bırakır.2
2krş. 22/73
*
* Âyette geçen “fâsık”, “Allah’ın emirlerini yerine getirmeyen ve Allah’a isyan eden, doğru yoldan sapan kimse” anlamında olup Kur’ân-ı Kerîm’de küfür, masiyet, kötülük işleyen, yalan söyleyen kişi mânasına da kullanılmıştır.
27
اَلَّذٖینَ یَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مٖیثٰقِهٖࣕ وَیَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِهٖٓ اَنْ یُوصَلَ وَیُفْسِدُونَ فِی الْاَرْضِؕ اُولٰٓئِكَ هُمُ الْخٰسِرُونَ ﴿27﴾
Onlar öyle (fâsık) kimselerdir ki (“İman ettim, müslüman oldum.” dedikleri halde) Allah’a vermiş oldukları taahhüdü (teslimiyet ve itaat sözünü) bozarlar, hem de Allah’ın birleştirilmesini emrettiği (akraba ve müslümanlar, din ile ahlâk ve din ile dünya işleri arasındaki) ilişkileri/bağları keserler ve yeryüzünde (Allah’ın emrine aykırı hareket ve uygulamalarla toplumda) bozgunculuk yaparlar. İşte (dünya ve âhirette) ziyana uğrayanlar onlardır.3
3krş. 5/1; 13/21, 25
*
Bu bağlar kesildiği zaman, insanlar Allah’a karşılık dünyalık rabler edinirler. Din yalnız âhirete yönelik zannedilmeye başlanır. Ahlâk menfî ve çıkarcı hale dönüşür. Böylece toplum bozulur.
28
كَیْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوٰتًا فَاَحْیٰكُمْۚ ثُمَّ یُمٖیتُكُمْ ثُمَّ یُحْیٖیكُمْ ثُمَّ اِلَیْهِ تُرْجَعُونَ ﴿28﴾
Allah’a karşı nasıl olur da nankörlük yapar/küfre saparsınız? Halbuki sizler, ölü (yok) halde idiniz de O sizi (annenizin karnında can verip) diriltti; sonra (ecelleriniz gelince) yine sizleri öldürecek, sonra (haşr günü) tekrar O sizi diriltecek, sonra da (hesabınız görülmek üzere) ancak O’(nun huzuru)na döndürüleceksiniz.4
4krş. 22/66
29
هُوَ الَّذٖی خَلَقَ لَكُمْ مَا فِی الْاَرْضِ جَمٖیعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰیهُنَّ سَبْعَ سَمٰوٰتٍؕ وَهُوَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖیمٌࣖ ﴿29﴾
O (Allah) ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin (faydalanıp ibret almanız) için yarattı; sonra (iradesiyle) göğe yönelip onları yedi (kat) gök olarak (bir sistem üzere) düzenledi. O her şeyi hakkıyla bilendir.5
5krş. 41/12; 65/12; 67/3; 71/15
30
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّٖی جَاعِلٌ فِی الْاَرْضِ خَلٖیفَةًؕ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ فٖیهَا مَنْ یُفْسِدُ فٖیهَا وَیَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَؕ قَالَ اِنّٖٓی اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿30﴾
(Ey Resûlüm!) Hani Rabbin meleklere: “Ben, yeryüzünde (hükümlerimi yerine getirecek) bir halife (yetki ve yöneticiliğe elverişli insan)1 yaratacağım.” demişti. (Melekler de: “Yâ Rab!) Biz seni hamd (övgü) ile yüceltip ve seni bütün noksanlıklardan tenzih edip ulularken, orada (senin emirlerini tutmayıp) bozgunculuk çıkaracak ve kan akıtacak birisini mi yaratacaksın?” dediler.* (Allah da): “Şüphesiz ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim.” dedi.
1Derveze, V, 62-63 vd.
*
* Meleklerin bu sorusu ne insanla ilgili geçmişten gelen bir bilgiden dolayı ne de bir itiraz içindir. Ancak yüce Allah’ın, bazı şeylerin hikmetini, meleklerin bile bilemeyeceğini göstermesi ve onların cinlere bakıp da onları insanlarla kıyas ederek soru sormalarına imkân verdiği içindir. Yüce Allah’ın kudretine kesin inananlar, Hz. Âdem’i ilk insan bilmekte ve böyle inanmaktadırlar. Bazılarının dayanaksız olarak; “Hz. Âdem’den önce insan vardı.” demeleri asla doğru değildir. Çünkü, eğer Hz. Âdem’den önce insanlar olsaydı yüce Allah; “Ben bir halife yaratacağım.” demez ve meleklerin sorusuna; “Onlardan daha iyi/onlar gibi olmayacak bir halife –insan– yaratacağım.” buyururdu.
31
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُنٖی بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُلَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صٰدِقٖینَ ﴿31﴾
(Allah, yarattığı) Âdem’e (eşyaya ait) bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere gösterip: “Haydi! Görüşünüzde doğru iseniz onların isimlerini bana haber verin.” dedi.
32
قَالُوا سُبْحٰنَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاؕ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ ﴿32﴾
(Melekler de: “Yâ Rabbi!) Seni (bütün noksan sıfatlardan) tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Her şeyi hakkıyla bilen, ‘hüküm ve hikmet sahibi’ mutlaka o sensin sen.” demişlerdi.
33
قَالَ یٰٓاٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّٖٓی اَعْلَمُ غَیْبَ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ ﴿33﴾
(Bunun üzerine Allah:) “Ey Âdem! Eşyanın isimlerini onlara (hemen) haber ver.” dedi. (Âdem de onların) isimlerini onlara bildirince (Allah): “Ben size, göklerin ve yerin gaybını (sırlarını/hikmetini) bilirim, (ayrıca) açıkladığınız ve gizlediğiniz her şeyi de bilirim, dememiş miydim?” dedi.
34
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلٖیسَؕ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكٰفِرٖینَ ﴿34﴾
Hani biz meleklere: “(Kudretim için) Âdem’e secde edin.”* demiştik de İblis hariç, hepsi hemen secde ettiler. O ise direndi (secde etmedi), büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.**
*
* Âyetteki “Secde edin.” lafzı için “İbadetteki secde olmayıp Allah’ın emrine itaatle Hz. Âdem’e saygı ve hürmet anlamındadır.” diyenler vardır.2
*
** İblis; aslı cinlerden olup şeytanların başıdır. Allah’ın varlığını inkâr etmediği halde O’nun kesin emrine rağmen aklını, bilgisini ve gururunu esas alarak büyüklenip itiraz etti. Hikmeti kavramadığından kendi fikrini öngörüp dikbaşlılık etti. Bu hali onu kâfir ve nankör yaptı ve bundan dolayı lanetlendi. Bu tavır, insanlarda da bir şeytanlaşma örneğidir.3
35
وَقُلْنَا یٰٓاٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَیْثُ شِئْتُمَاࣕ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظّٰلِمٖینَ ﴿35﴾
Yine dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) cennette kalın, dilediğiniz yerde oradakilerden (nimetlerinden) bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa (kendisine) yazık edenlerden olursunuz.”
36
فَاَزَلَّهُمَا الشَّیْطٰنُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فٖیهِࣕ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِی الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتٰعٌ اِلٰى حٖینٍ ﴿36﴾
Derken, şeytan (onları “Cennette ebedî kalırsınız.” aldatmacasıyla o ağaçtakinden yedirdi ve) ikisinin ayağını kaydırıp içinde bulundukları yerden (cennetten) çıkar(mayı sağla)dı. Biz de: “Haydi! (şeytana uymakla) birbirinizin düşmanı olarak (hepiniz yeryüzüne) inin. Sizin için bir vakte (ömrünüzün sonuna) kadar yeryüzünde ikamet etme ve faydalanma (geçiminizi sağlama imkânı) vardır.” dedik.4
4krş. 7/11-24; 20/116-123
37
فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّهٖ كَلِمٰتٍ فَتَابَ عَلَیْهِؕ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖیمُ ﴿37﴾
Bunun üzerine Âdem, Rabbinden aldığı birtakım kelimeleri belledi (öğrendi ve onlarla O’na tevbe etti, yalvardı). O da onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, (samimi dua ve kesin yapılan) tevbeyi çokça kabul edendir, çok acıyandır.5
5bk. 7/23; 25/77; 66/8
38
قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَمٖیعًاۚ فَاِمَّا یَاْتِیَنَّكُمْ مِنّٖی هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَایَ فَلَا خَوْفٌ عَلَیْهِمْ وَلَا هُمْ یَحْزَنُونَ ﴿38﴾
Biz (onlara): “Hepiniz (Âdem, zevcesi ve şeytan) oradan (cennetten) inin. Eğer benden size (ve neslinize) bir hidayet (Peygamberlik/Kitab) gelir de, kim hidayetime/rehberime tâbi olursa, artık onlara hiçbir endişe yoktur ve onlar bir üzüntü de duymayacaklardır.” dedik.
39
وَالَّذٖینَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰیٰتِنَٓا اُولٰٓئِكَ اَصْحٰبُ النَّارِۚ هُمْ فٖیهَا خٰلِدُونَࣖ ﴿39﴾
O küfre sapanlar ve âyetlerimizi yalanlayanlar var ya, işte onlar cehennemlik olanlardır. Onlar orada sürekli kalacaklardır.1
1krş. 7/24-35; 20/123
40
یٰبَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِیَ الَّتٖٓی اَنْعَمْتُ عَلَیْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْدٖٓی اُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَاِیّٰىَ فَارْهَبُونِ ﴿40﴾
Ey İsrâiloğulları!* Size verdiğim nimeti hatırlayın (şükredin); bana (iman ve itaat hususunda) verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size (cennetle ilgili) vaadettiklerimi vereyim. Yalnız benden korkun!
*
* İsrâil, Hz. Yakub’un lakabıdır.
41
وَاٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلْتُ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِهٖࣕ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰیٰتٖى ثَمَنًا قَلٖیلًاؗ وَاِیّٰىَ فَاتَّقُونِ ﴿41﴾
Ve yanınızdaki (Tevrat’ın aslı)nı tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’an’)a iman edin, ona inanmayanların ilki siz olmayın; benim âyetlerimi az bir bedele (dünyalık karşılığa) satmayın ve ancak (benim emrime uygun yaşayın) ve yalnız benden (benim azabımdan) korkun!
42
وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبٰطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿42﴾
Hakkı (gerçeği) batıl ile bulayıp/örtüp de bile bile hakkı gizlemeyin (hakkın üstüne örttüğünüz batılı hak diye göstermeyin).
*
İslâm’a uygun olmayan söz ve hareketler batıldır. Eğer hak olan batıla bulanır, ona karıştırılırsa, hak anlaşılmaz, batılın içinde özelliğini kaybeder ve insanlar da haktan saptırılmış olur. Diğer taraftan bu, “Batılı da hakla süslemeyin, altında hak var diye batılı cazip göstermeyin.” demektir.2
*
Yahudiler, Tevrat’taki bazı hükümleri değiştiriyorlar ve kendi uydurdukları batıllara “Hak (doğru) bu.” diyorlardı.
43
وَاَقٖیمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرّٰكِعٖینَ ﴿43﴾
Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû eden (mü’min)lerle birlikte rükû edin.
*
Âyet-i kerîmede önce “Namaz kılın.” denildiği halde tekrar “Rükû edenlerle beraber rükû edin.” buyurulmasında namazın cemaatle kılınmasına ayrıca önem verilmesi gerektiğine işaret vardır.3
*
Yahudiler ve hıristiyanlar namazlarında, kıyamdan sonra doğrudan secdeye giderlerdi. Bu ifade ile onlardan İslâm’ın öngördüğü gibi namaz kılmaları istenmiş olmaktadır.4
44
اَتَاْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتٰبَؕ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿44﴾
Siz Kitab’ı okuyup durduğunuz halde, kendinizi unutup da, (diğer) insanlara iyilik yapmalarını (ve takvâyı) mı emrediyorsunuz? (Bunun çirkin olduğunu) hiç düşünmüyor musunuz?
45
وَاسْتَعٖینُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِؕ وَاِنَّهَا لَكَبٖیرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخٰشِعٖینَۙ ﴿45﴾
(Ey müslümanlar!) Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyin. Şüphesiz bu (şekilde yardım istemek Allah’a) gönülden saygı duyanlardan başkasına zor ve ağır gelir.5
5krş. 2/153, 186
46
اَلَّذٖینَ یَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلٰقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَیْهِ رٰجِعُونَࣖ ﴿46﴾
Onlar, mutlaka Rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini bilirler (de namazlarını yüksünmeden, huşû içinde kılarlar).
47
یٰبَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِیَ الَّتٖٓی اَنْعَمْتُ عَلَیْكُمْ وَاَنّٖی فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعٰلَمٖینَ ﴿47﴾
Ey İsrâiloğulları! Size bağışladığım (bunca) nimetimi ve bir de (vaktiyle tevhid inancında olmanız dolayısıyla) insanlar arasından siz(in o zamanki ecdadınız)ı tercih ettiğimi (üstün kıldığımı) hatırlayın.
48
وَاتَّقُوا یَوْمًا لَا تَجْزٖی نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَیْـًٔا وَلَا یُقْبَلُ مِنْهَا شَفٰعَةٌ وَلَا یُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ یُنْصَرُونَ ﴿48﴾
Artık öyle bir günden korkun, ki (o günde azaptan kurtulmak için) hiçbir kimse, bir başkası yerine bir şey ödeyemez. (Allah’ın izni olmadıkça) hiç kimseden şefaat kabul olunmaz; hiç kimseden bedel (fidye) de alınmaz ve (Kur’an geldiği halde) o(na inanmaya)nlara yardım da edilmez.6
6bk. 2/123
49
وَاِذْ نَجَّیْنٰكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ یَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ یُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَیَسْتَحْیُونَ نِسَٓاءَكُمْؕ وَفٖی ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظٖیمٌ ﴿49﴾
(Ey İsrâiloğulları! Yine hatırlayın ki) vaktiyle, (doğan) erkek çocuklarınızı boğazlayıp kızlarınızı hayatta bırakarak, size azabın/işkencenin en şiddetlisini reva gören Firavun (ve) soyundan sizi kurtarmıştık. Bu (size reva görülenler), sizin için Rabbinizden büyük bir imtihandı.1
1krş. 7/141
*
Firavun, Mısır’da tenkit edilemez, buyrukları ve yönetimiyle tâğutlaşan ve tanrılık taslayan hükümdarlardan biriydi. Kâhinlerin, “İsrâiloğulları’ndan bir çocuk doğacak, peygamber olacak, senin sistemini ve saltanatını yıkacak.” sözleri üzerine, onların yeni doğan bütün erkek çocuklarının bulunup öldürülmesini emretmişti.2
50
وَاِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَاَنْجَیْنٰكُمْ وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ ﴿50﴾
Hani, sizin için (Kızıl)denizi yarıp sizi (geçirerek, işkenceli hayattan) kurtarmış, Firavun (ve) soyunu/adamlarını da siz bakıp dururken (gözlerinizin önünde) boğmuştuk.3
3krş. 10/90-92; 43/55-56
51
وَاِذْ وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَعٖینَ لَیْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِهٖ وَاَنْتُمْ ظٰلِمُونَ ﴿51﴾
Hani Musa’ya kırk gece (Tûr’da vahyetmek için) söz vermiştik. Sonra (o, Tûr’a gidince) onun arkasından siz kendinize yazık ederek buzağıyı (bir tanrı) edinmiştiniz.
52
ثُمَّ عَفَوْنَا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿52﴾
Sonra (bu defa içten tevbe edince), biz de belki şükredersiniz diye sizi affetmiştik.
53
وَاِذْ اٰتَیْنَا مُوسَى الْكِتٰبَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ﴿53﴾
(Yine hatırlayın ki biz) Musa’ya (sapıklıktan kurtulup) doğru yolu bulasınız diye (Tûr’da) Kitab’ı ve (içinde) Furkân’ı (hak ile batılı ayıran hükümleri) vermiştik.
54
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖ یٰقَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْؕ ذٰلِكُمْ خَیْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْؕ فَتَابَ عَلَیْكُمْؕ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖیمُ ﴿54﴾
Hani Musa kavmine: “Ey kavmim! Siz buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize yazık ettiniz.
*
Hz. Musa Tûr dağına gidince, o gelinceye kadar içlerinde bulunan Sâmirî, altınları eriterek bir buzağı heykeli yapıp İsrâiloğulları’nı törenle bu buzağı şeklindeki heykele taptırmıştı.4
54
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖ یٰقَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْؕ ذٰلِكُمْ خَیْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْؕ فَتَابَ عَلَیْكُمْؕ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖیمُ ﴿54﴾
Hemen Yaradanınıza tevbe edin, (değilse) nefislerinizi öldürün.
*
Tefsirlerde âyet-i kerîmedeki “Nefislerinizi öldürün.” emri iki şekilde ifade edilmiştir:
*
a. İçinizde dinden çıkanlarınızı öldürün.5
*
b. Nefislerinizi ıslah ederek öldürün.6
*
Çünkü âyette nefisle mücadelenin, kötü duygularını öldürmenin lüzumuna da işaret vardır.
54
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖ یٰقَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْؕ ذٰلِكُمْ خَیْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْؕ فَتَابَ عَلَیْكُمْؕ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖیمُ ﴿54﴾
İşte böyle yapmanız, (her iki halde de) Yaradanınız katında sizin için daha hayırlıdır.” demişti. Böylece (Allah da) tevbelerinizi kabul etsin. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir.
55
وَاِذْ قُلْتُمْ یٰمُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْكُمُ الصّٰعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ ﴿55﴾
Yine vaktiyle siz: “Ey Musa! Biz, Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız.” demiştiniz. O sırada sizi yıldırım(ın dehşeti) çarpıvermişti ve siz de (serilip kımıldayamayacak bir halde)7 bakakalmıştınız.8
7Elmalılı, I, 357
8bk. 7/155
56
ثُمَّ بَعَثْنٰكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿56﴾
Sonra, şükredesiniz diye, ölüm (hal)inizin ardından sizi yine diriltmiştik.
57
وَظَلَّلْنَا عَلَیْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَیْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىؕ كُلُوا مِنْ طَیِّبٰتِ مَا رَزَقْنٰكُمْؕ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ یَظْلِمُونَ ﴿57﴾
Ve (Tîh çölünde Sînâ’da güneşten korunasınız diye beyaz) bulutları üzerinize gölge yaptık, size kudret helvasıyla bıldırcın (kuşu) da indirdik. “Size verdiğimiz bu güzel helal rızıklardan yiyin.” (dedik). Ama onlar (nankörlük edip itaat etmemekle), bize değil fakat kendi kendilerine zulmediyorlardı.
58
وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْیَةَ فَكُلُوا مِنْهَا حَیْثُ شِئْتُمْ رَغَدًا وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطٰیٰكُمْؕ وَسَنَزٖیدُ الْمُحْسِنٖینَ ﴿58﴾
Hani (o Tîh çölünden çıktıktan sonra): “Şu kasabaya (Kudüs, Şittim veya Eriha’ya) girin, orada istediğiniz yerden dilediğinizi bol bol yiyin, (şükür) secde(si) ederek kapıdan girin ve: ‘(Yâ Rabbi!) Hıtta (affet bizi).’ deyin ki biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. Zira biz ihsan edenlere (iyilik ve itaatte bulunanlara) karşılığını artıracağız.” demiştik.
59
فَبَدَّلَ الَّذٖینَ ظَلَمُوا قَوْلًا غَیْرَ الَّذٖی قٖیلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذٖینَ ظَلَمُوا رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا یَفْسُقُونَࣖ ﴿59﴾
Fakat (nefislerine) zulmedenler; sözümüzü kendilerine söylenenden başka şekle çevirdiler.
*
Kendilerine söylenen tevbe mânasındaki “hıtta” kelimesini, buğday anlamına gelen “hınta” kelimesi ile değiştirip akıllarınca Allah’ı ve bu emri alaya aldılar.
59
فَبَدَّلَ الَّذٖینَ ظَلَمُوا قَوْلًا غَیْرَ الَّذٖی قٖیلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذٖینَ ظَلَمُوا رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا یَفْسُقُونَࣖ ﴿59﴾
Biz de doğru yoldan sapmaları sebebiyle, zulmedenlerin üzerine gökten bir azap indirdik.
*
7/133. âyette bahsedilen musibetler gelmiş olup bir de ricz (murdar/pis şey) olan bulaşıcı vebâ mikrobu yayılmış, binlerce kişi ölmüştü.
60
وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِهٖ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَؕ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَیْنًاؕ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْؕ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِی الْاَرْضِ مُفْسِدٖینَ ﴿60﴾
Hani vaktiyle Musa, (çölde susuz kalan) kavmi için su aramıştı. Biz de; “Âsânı taşa vur.” demiştik. Hemen (âsâyı taşa vurur vurmaz) oradan (kabileleri sayısınca) on iki pınar fışkırdı. Herkes (kendi) su içeceği kaynağı bildi ve (onlara): “Allah’ın rızkından yiyin, için, yeryüzünde (O’nun emirlerinin dışına çıkıp)1 bozgunculuk yaparak kargaşa çıkarmayın.” (dedik.)
1İsfehânî, s.483; Kuteybe, s.50
61
وَاِذْ قُلْتُمْ یٰمُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وٰحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ یُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاؕ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذٖی هُوَ اَدْنٰى بِالَّذٖی هُوَ خَیْرٌؕ اِهْبِطُوا مِصْرًا فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْؕ وَضُرِبَتْ عَلَیْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِؕ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا یَكْفُرُونَ بِاٰیٰتِ اللّٰهِ وَیَقْتُلُونَ النَّبِیّٖنَ بِغَیْرِ الْحَقِّؕ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا یَعْتَدُونَࣖ ﴿61﴾
Hani siz (yine): “Ey Musa! (Biz artık) bir tek (kudret helvasıyla bıldırcın etinden) yemeye asla tahammül edemeyeceğiz; Rabbine bizim için dua et de, bize yerin bitirdiği; sebze, salatalık, sarımsak, mercimek ve soğandan çıkarsın.” demiştiniz. (Hz. Musa da:) “Daha iyi olanla, daha aşağı olanı değiştirmek mi istiyorsunuz? (Öyleyse) bir şehre/kasabaya* inin, şüphesiz (orada) sizin için istediğiniz (sebzeler) vardır.” dedi.
*
* Âyetteki Mısır iki anlam ifade etmektedir. Biri özel isim olan Mısır şehri, diğeri de herhangi bir şehir veya kasabadır. Fakat burada “dönün” kelimesi kullanılmadığı için bu, Firavun’un şehri olan Mısır’ın olmayışına herhangi bir kasaba olmasına daha uygundur. Ama bu cevap, bir müsaadeden ziyade onları bir azarlamayı içermektedir.
61
وَاِذْ قُلْتُمْ یٰمُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وٰحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ یُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاؕ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذٖی هُوَ اَدْنٰى بِالَّذٖی هُوَ خَیْرٌؕ اِهْبِطُوا مِصْرًا فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْؕ وَضُرِبَتْ عَلَیْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِؕ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا یَكْفُرُونَ بِاٰیٰتِ اللّٰهِ وَیَقْتُلُونَ النَّبِیّٖنَ بِغَیْرِ الْحَقِّؕ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا یَعْتَدُونَࣖ ﴿61﴾
Onlar (bu sabırsızlıklarından dolayı) yine yoksulluğa/düşkünlüğe, aşağılığa mâruz kaldılar, Allah’ın gazabına da uğradılar.
*
Devletleri yıkıldı, cemiyetleri perişan oldu. Fâtiha sûresinde geçtiği üzere, gazaba uğrayanlardan oldular.
61
وَاِذْ قُلْتُمْ یٰمُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وٰحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ یُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاؕ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذٖی هُوَ اَدْنٰى بِالَّذٖی هُوَ خَیْرٌؕ اِهْبِطُوا مِصْرًا فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْؕ وَضُرِبَتْ عَلَیْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِؕ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا یَكْفُرُونَ بِاٰیٰتِ اللّٰهِ وَیَقْتُلُونَ النَّبِیّٖنَ بِغَیْرِ الْحَقِّؕ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا یَعْتَدُونَࣖ ﴿61﴾
Bu (musibetlerin sebebi), hem Allah’ın âyet (mucize ve açık belge)lerini inkâr etmeleri ve (kimse peygamberleri öldürme) hakları olmadığı halde peygamberleri(nden Hz. Zekeriya, Yahya ve Şa’yâ’yı)2 haksızlık yaparak öldürmelerinden hem de (Allah’a) isyan edip aşırı gitmelerindendir.3
2Ebu’s-Suûd, I, 258
3krş. 3/21
62
اِنَّ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَالَّذٖینَ هَادُوا وَالنَّصٰرٰى وَالصّٰبِـٖٔینَ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْیَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صٰلِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْࣕ وَلَا خَوْفٌ عَلَیْهِمْ وَلَا هُمْ یَحْزَنُونَ ﴿62﴾
Şüphesiz (bütün) iman edenlerle, yahudiler, hıristiyanlar ve sâbiîlerden* (son din İslâm’a göre veya İslâm’dan önce)** Allah’a ve âhiret gününe inanıp da sâlih amel işleyenler var ya, artık onların mükâfatı Rableri katındadır. Onlar için hiçbir korku yoktur, onlar üzüntü de çekmeyeceklerdir.1
1krş. 4/162; 5/69
*
* Sâbiîler, bazı müfessirlere göre Yahudilik’le Hıristiyanlık arasında karma tevhîdî bir dine inanan kimselerdir. Bunların, Hz. Yahya’nın takipçileri oldukları söylenmektedir. Ancak bunlar Irak’ta yaşayan ve Mandeîler diye tanınan bir topluluğa mensup olabilirler. Harran’daki kendilerine Sâbiî ismini verenler ise bunlardan değildirler.
*
** Çünkü son din İslâm geldikten sonra artık hiçbir din makbul değildir.2 Eğer onların imanı ve ameli kabul olsaydı Hz. Peygamber (sas.), onları davetle uğraşmazdı.3
63
وَاِذْ اَخَذْنَا مٖیثٰقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَؕ خُذُوا مَٓا اٰتَیْنٰكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا فٖیهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ﴿63﴾
Hani (ey yahudiler! Vaktiyle Tevrat ile amel edeceğinize dair) sizden kesin söz almıştık, (sonra bu ahdi bozduğunuz için yeniden söz veresiniz diye tehdit olarak) Tûr’u (Tûr dağını da mucize olarak) üzerinize yükseltip kaldırmıştık da: “Size verdiğimiz (hükümler)e kuvvetle sarılın ve içindekileri daima hatırlayın ki (helakten ve azaptan) sakınanlardan olabilesiniz.” (demiştik).4
4krş. 52/1
64
ثُمَّ تَوَلَّیْتُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۚ فَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنْتُمْ مِنَ الْخٰسِرٖینَ ﴿64﴾
Bunun ardından (söz verdikten sonra), yine döndünüz. Eğer Allah’ın üzerinizde büyük lütfu ve merhameti olmasaydı, en büyük zarara uğrayanlardan ol(up yok ol)urdunuz.
65
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذٖینَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِی السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خٰسِـٖٔینَۚ ﴿65﴾
Cumartesi günü içinizden (ibadet etmek yerine balık avlayarak) haddi aşanları elbette bilmektesiniz. İşte onlara: “Aşağılık birer maymun olun.” dedik.5
5krş. 5/60; 7/163, 166
*
Müslümanlara cuma vaktinde alışverişin yasak olması gibi, yahudilere de cumartesi günü balık avlamak yasaktı. Onlardan bu yasağı dinlemeyenler ceza olarak maymuna dönüştüler. Maymuna dönüşen bu grup rivayete göre üç gün sonra da helak oldu. Hayvanlardan insan olmamıştır ama böyle maddeten veya mânen hayvanlaşan insanlar çok olmuştur.
66
فَجَعَلْنٰهَا نَكٰلًا لِمَا بَیْنَ یَدَیْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقٖینَ ﴿66﴾
İşte biz bunu (bu cezayı) hem o zamandakilere/orada bulunanlara hem sonradan geleceklere ibret; muttakîlere (Allah’a karşı gelmekten sakınanlara) da bir nasihat kıldık.
*
Bir adam, kendisi öldürdüğü halde, Hz. Musa’ya gelerek, öldürülmüş birini gördüğünü söyleyip kâtilinin bulunmasını istemişti. Hz. Musa da Allah’ın emri üzerine bir inek kesileceğini, onun bir uzvu ile öldürülen kişiye vurulacağını, onun da dirilip kâtili bildireceğini söylemişti. Fakat onlar kesme emrini yerine getirmeyip ineğin özelliği hakkında soru sormaya başladılar. Aşağıdaki âyetler bunları anlatmaktadır.
67
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖٓ اِنَّ اللّٰهَ یَاْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةًؕ قَالُٓوا اَتَتَّخِذُنَا هُزُوًاؕ قَالَ اَعُوذُ بِاللّٰهِ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْجٰهِلٖینَ ﴿67﴾
Musa, kavmine: “Allah, size mutlaka bir sığır kesmenizi emrediyor.” demişti. Onlar: “Bizi alaya mı alıyorsun?” dediler. (Musa da:) “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.” dedi.
68
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ یُبَیِّنْ لَنَا مَا هِیَؕ قَالَ اِنَّهُ یَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌؕ عَوَانٌ بَیْنَ ذٰلِكَؕ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ ﴿68﴾
(Onlar: “Ey Musa!) Rabbine bizim için yalvar (O’na sor) da onun ne biçim (bir sığır) olduğunu bize açıklasın.” dediler. (Musa da: “Allah) buyuruyor ki; o ne çok yaşlı ne de körpe, bunun arasında (dinç) bir sığırdır. Artık emredildiğiniz şeyi yapın.” demişti.
69
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ یُبَیِّنْ لَنَا مَا لَوْنُهَاؕ قَالَ اِنَّهُ یَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ لَوْنُهَا تَسُرُّ النّٰظِرٖینَ ﴿69﴾
Onlar (tekrar): “Rabbine bizim için yalvar da onun renginin ne olduğunu bize açıklasın.” dediler. (Musa:) “O (Rabbim), rengi bakanlara neşe (ferahlık) veren sapsarı bir inektir.” buyuruyor, dedi.
70
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ یُبَیِّنْ لَنَا مَا هِیَۙ اِنَّ الْبَقَرَ تَشٰبَهَ عَلَیْنَاؕ وَاِنَّٓا اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَمُهْتَدُونَ ﴿70﴾
Yine: “Bizim için Rabbine dua et de, onun (mahiyetinin) nasıl olduğunu bize açıklasın çünkü bizce, sığırlar birbirine karıştı. Eğer Allah dilerse biz (emredileni yapmakta) elbette doğruya erişmiş oluruz.” dediler.
*
Âyetin son cümlesini: “Eğer Allah dilerse (istenilen şeyde mutlaka) doğruyu buluruz.” şeklinde tercüme etmek de mümkündür. Sonraki âyet de bu anlamı vermeye daha uygundur.
71
قَالَ اِنَّهُ یَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا ذَلُولٌ تُثٖیرُ الْاَرْضَ وَلَا تَسْقِی الْحَرْثَۚ مُسَلَّمَةٌ لَا شِیَةَ فٖیهَاؕ قَالُوا الْـٰٔنَ جِئْتَ بِالْحَقِّؕ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا یَفْعَلُونَࣖ ﴿71﴾
(Musa şöyle dedi): “(Rabbim) buyuruyor ki: O, henüz toprağı ‘sürmek ve ekin sulamak’ için boyunduruk altına girmemiş, hiç alacası olmayan, serbest dolaşan, kusursuz bir sığırdır.” (İsrâiloğulları:) “Şimdi (Rabbinden) gerçeği getirdin.” deyip hemen o ineği (bulup) boğazladılar. (Emre derhal itaat etmeleri gerekirken, isteklerini çoğaltmaları sebebiyle) neredeyse (cayıp bunu) yapmayacaklardı.
72
وَاِذْ قَتَلْتُمْ نَفْسًا فَادّٰرَءْتُمْ فٖیهَاؕ وَاللّٰهُ مُخْرِجٌ مَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَۚ ﴿72﴾
(Ey yahudiler!) Hani siz bir kişiyi öldürmüştünüz de onun (kâtili) hakkında atışmış (suçu birbirinize atmış)tınız. Allah ise gizlediğiniz şeyi açığa çıkarandır.
73
فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَاؕ كَذٰلِكَ یُحْيِ اللّٰهُ الْمَوْتٰى وَیُرٖیكُمْ اٰیٰتِهٖ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ﴿73﴾
(İşte bunun için) biz: “(Kesilen sığırın) bir parçasıyla ona (o öldürülen adama) vurun.” demiştik, (onlar da vurunca, ölü dirilip kâtilini söylemişti). İşte Allah, tıpkı bunun gibi ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size âyetlerini (kudretini açıklayan delil ve mucizeleri bu şekilde) gösterir.
74
ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِیَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةًؕ وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا یَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهٰرُؕ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا یَشَّقَّقُ فَیَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُؕ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا یَهْبِطُ مِنْ خَشْیَةِ اللّٰهِؕ وَمَا اللّٰهُ بِغٰفِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ﴿74﴾
Sonra, bunun ardından (ibret alıp samimi inanmanız gerekirken) kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, belki de ondan daha katı (oldu). Çünkü taşlardan öylesi var ki içinden nehirler fışkırır; öylesi de vardır ki çatlar da ondan su çıkar; yine öylesi vardır ki Allah korkusundan (dağdan yuvarlanıp) aşağı iner. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
75
اَفَتَطْمَعُونَ اَنْ یُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَرٖیقٌ مِنْهُمْ یَسْمَعُونَ كَلٰمَ اللّٰهِ ثُمَّ یُحَرِّفُونَهُ مِنْ بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ یَعْلَمُونَ ﴿75﴾
(Ey mü’minler! Yine de yahudilerin) size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Halbuki onlardan bazıları vardı ki Allah’ın kelâmı (olan tahrif edilmemiş Tevrat’ı)nı dinlerlerdi de, onu anladıktan sonra, bile bile tahrif eder (bozup değiştirir)lerdi.
76
وَاِذَا لَقُوا الَّذٖینَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَا بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ قَالُٓوا اَتُحَدِّثُونَهُمْ بِمَا فَتَحَ اللّٰهُ عَلَیْكُمْ لِیُحَٓاجُّوكُمْ بِهٖ عِنْدَ رَبِّكُمْؕ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿76﴾
(O yahudilerden olan münâfıklar) iman edenlerle karşılaştıkları zaman: “Biz de iman ettik (sen Tevrat’ta müjdelenen peygambersin).” derlerdi. Birbirleriyle tenhada (başbaşa) kaldıkları zaman ise (yahudilerin ileri gelenleri bunlara): “Allah’ın size açıkladıklarını (yani Tevrat’ta bildirdiği Hz. Muhammed’e ait özellikleri), Rabbiniz katında si(zin aleyhini)ze delil getirsinler diye mi onlara söyleyip duruyorsunuz? Buna aklınız ermiyor mu?” derler.1
1krş. 2/14
77
اَوَلَا یَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ یَعْلَمُ مَا یُسِرُّونَ وَمَا یُعْلِنُونَ ﴿77﴾
(Onlar) bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da (hepsini) bilmektedir.
78
وَمِنْهُمْ اُمِّیُّونَ لَا یَعْلَمُونَ الْكِتٰبَ اِلَّٓا اَمَانِیَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا یَظُنُّونَ ﴿78﴾
Onlardan bir kısmının da okuyup yazması yoktur. Kitab’ı (Tevrat’ı) bilmezler. Bildikleri, ancak (reislerinin anlattıkları) bir sürü hayalî uydurmalardır ve onlar ancak zan (ve tahmin)de bulunuyorlar.
79
فَوَیْلٌ لِلَّذٖینَ یَكْتُبُونَ الْكِتٰبَ بِاَیْدٖیهِمْ ثُمَّ یَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِیَشْتَرُوا بِهٖ ثَمَنًا قَلٖیلًاؕ فَوَیْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَیْدٖیهِمْ وَوَیْلٌ لَهُمْ مِمَّا یَكْسِبُونَ ﴿79﴾
Kitab’ı elleri ile yazıp sonra da az bir değere (dünyalık menfaate) satabilmek için: “Bu Allah katındandır.” diyenlerin vay haline! Ellerinin (tasnif ederek uydurup) yazdığı şeylerden dolayı vay başlarına gelenlere! Vay, şu (uydurdukları şeylerle elde ettikleri haksız) kazançları yüzünden onların haline!
80
وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَیَّامًا مَعْدُودَةًؕ قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْدًا فَلَنْ یُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿80﴾
(O yahudiler:) “Ateş, bize sayılı günler (atalarımızın buzağıya taptığı kırk gün) dışında asla dokunmayacak.” dediler. De ki: “Allah’tan (bu hususta) bir söz mü aldınız? (Böyle ise) Allah verdiği sözden asla dönmez. Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
*
Yahudiler, kendilerini Allah yanında imtiyazlı üstün bir ırk olarak görüyorlardı. Yüce Allah, onların kutsayıp put haline dönüştürdüğü üstün ırk anlayışını ve ırkçılığı İncil ve Kur’an’la reddetmiştir.1
81
بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَیِّئَةً وَاَحٰطَتْ بِهٖ خَطٖٓیـَٔتُهُ فَاُولٰٓئِكَ اَصْحٰبُ النَّارِۚ هُمْ فٖیهَا خٰلِدُونَ ﴿81﴾
Hayır (iş böyle değil!) Kim (büyük) bir kötülük işler de (şirk olan bu) günahı kendi (benliği)ni çepeçevre kuşatırsa işte onlar ateş ehlidirler. Orada devamlı kalacaklardır.
82
وَالَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصّٰلِحٰتِ اُولٰٓئِكَ اَصْحٰبُ الْجَنَّةِۚ هُمْ فٖیهَا خٰلِدُونَࣖ ﴿82﴾
İman edip sâlih amel işleyen kimseler ise cennet ehlidirler; işte onlar orada ebedî kalacaklardır.
83
وَاِذْ اَخَذْنَا مٖیثٰقَ بَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَ لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوٰلِدَیْنِ اِحْسَانًا وَذِی الْقُرْبٰى وَالْیَتٰمٰى وَالْمَسٰكٖینِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا وَاَقٖیمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَؕ ثُمَّ تَوَلَّیْتُمْ اِلَّا قَلٖیلًا مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ ﴿83﴾
Hani (vaktiyle) İsrâiloğulla-rı’ndan: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara güzel davranıp iyilik edin; hem de insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin.’’ diye (emretmiş), sağlam söz almıştık. (Bu sözden) sonra, sizin pek azınız hariç, (hepiniz) döndünüz. Sizler zaten yüz çeviren (dönek)lersiniz.
*
İsrâiloğulları’nın yaptığı işler ve davranışlar hakkındaki bu bilgiler, Kur’an’ın geldiği devirde yaşayan yahudilerin Tevrat’ı tahrif edip gerçekleri gizlemelerinden dolayı verilmiştir. Çünkü Peygamberimiz gönderildiği zaman Arabistan’da özellikle Medine ve civarında oldukça kalabalık bir yahudi topluluğu yaşamaktaydı. Son peygamber olan Hz. Muhammed gönderilmeden önce bir peygamber geleceğini etrafa yayan yahudiler, peygamberimiz gelince ağız değiştirdiler. Zira onlar gelecek peygamberi yahudilerden bekliyorlardı.2 Halbuki onlar kendilerinden gelen üç peygamberi de öldürmüşlerdi.3 Araplar’dan gelince onu kıskandılar. “Bu, İsrâil değil İsmail oğullarındandır.” diye inanmadılar. Kur’an’da yahudiler hakkında daha çok bilgi verilmesinin sebebi budur. Peygamberimiz ahitlerini bozmaları ve çeşitli hainlikleri yüzünden onlarla savaşmak ve onları yurtlarından sürmek zorunda kalmıştır.
84
وَاِذْ اَخَذْنَا مٖیثٰقَكُمْ لَا تَسْفِكُونَ دِمَٓاءَكُمْ وَلَا تُخْرِجُونَ اَنْفُسَكُمْ مِنْ دِیٰرِكُمْ ثُمَّ اَقْرَرْتُمْ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ ﴿84﴾
Yine bir zamanlar: “Birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız.” diye siz (yahudiler)den kesin söz almıştık, sonra siz de kabul etmiştiniz ve (hâlen Tevrat’ta buna) şehadet etmekte/görmektesiniz.
85
ثُمَّ اَنْتُمْ هٰٓؤُلَٓاءِ تَقْتُلُونَ اَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَرٖیقًا مِنْكُمْ مِنْ دِیٰرِهِمْؗ تَظٰهَرُونَ عَلَیْهِمْ بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوٰنِؕ وَاِنْ یَاْتُوكُمْ اُسٰرٰى تُفٰدُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَیْكُمْ اِخْرَاجُهُمْؕ اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتٰبِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍۚ فَمَا جَزَٓاءُ مَنْ یَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ اِلَّا خِزْیٌ فِی الْحَیٰوةِ الدُّنْیَاۚ وَیَوْمَ الْقِیٰمَةِ یُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِؕ وَمَا اللّٰهُ بِغٰفِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ﴿85﴾
Sonra siz, öyle kimselersiniz ki (bu sözünüze rağmen) yine kendinizi (birbirinizi) öldürüyor, içinizden bir grubu yurtlarından çıkarıyor, onlara karşı günah ve düşmanlık yapmakta (birleşip) yardımlaşıyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram kılındığı halde (hem aranızda savaşıyor hem de) size esir düşerlerse, karşılıklı fidye alışverişi yapıp onları* kurtarıyorsunuz. Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıp geri kalanını inkâr mı ediyorsunuz? İşte içinizden bunu yapanların cezası, dünya hayatında aşağılık (ve rezil olmak)tan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde de azabın en şiddetlisine çarptırılacaklardır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
*
* Veya, (düşman elinden) size esir olarak gelirlerse fidyelerini verip kurtarıyorsunuz.
*
Âyet-i kerîmedeki, “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp geri kalanını inkâr mı ediyorsunuz?” ifadesi bütün insanlara yönelik umûmî bir ifade olup her zaman dikkat edilmesi gereken bir konudur. Çünkü Allah’ın hükümlerinden bir kısmını beğenmeyip kaldırmak, yasaklamak, yasakladıkları şeyleri de serbest bırakmak; Allah’a karşı gelmek, dinden çıkmak ve kendi arzu ve heveslerini ilâhlaştırmak demektir. Cezası da çok şiddetlidir. Kur’an’ın ihtiva ettiği hükümler kısaca şunlardır: 1. İman. 2. İbadet. 3. Ahlâk. 4. Muâmelât (sosyal ve hukûkî münasebetler). 5. Ukûbât (cezalar). İslâm dini, yalnız ibadetlerle değil, Kur’an’ın ihtiva ettiği bu konularla bütünlüğünü sağlar.1
86
اُولٰٓئِكَ الَّذٖینَ اشْتَرَوُا الْحَیٰوةَ الدُّنْیَا بِالْاٰخِرَةِؗ فَلَا یُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ یُنْصَرُونَࣖ ﴿86﴾
İşte onlar, âhirete karşılık dünya hayatını satın almış (tercih etmiş) kimselerdir. Bu yüzden onların azabı hafifletilmez, onlara asla yardım da edilmez.
*
Çünkü onlar, âhireti yok sayıp “Her şey dünya içindir.” diyerek materyalist/maddeperest olarak yaşamışlardır.
87
وَلَقَدْ اٰتَیْنَا مُوسَى الْكِتٰبَ وَقَفَّیْنَا مِنْ بَعْدِهٖ بِالرُّسُلِ وَاٰتَیْنَا عٖیسَى ابْنَ مَرْیَمَ الْبَیِّنٰتِ وَاَیَّدْنٰهُ بِرُوحِ الْقُدُسِؕ اَفَكُلَّمَا جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْۚ فَفَرٖیقًا كَذَّبْتُمْؗ وَفَرٖیقًا تَقْتُلُونَ ﴿87﴾
Andolsun ki (biz) Musa’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik. Ondan sonra da (aynı tevhid esasında) peygamberlerle onu izlettik. Meryemoğlu İsa’ya açık deliller (mucizeler) verdik2 ve onu Rûhu’l-Kuds (Cibrîl) ile destekledik. Fakat her ne zaman bir peygamber, size nefsinizin hoşlanmadığı bir şeyi getirdiyse büyüklük taslamadınız mı? Kimini yalanladınız, kimini de öldürdünüz.
2bk. 3/48-49
*
Hz. İsa ve Hz. Muhammed’i (sas.) yalanladılar. Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve Hz. Şa’yâ’yı da öldürdüler.
88
وَقَالُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌؕ بَلْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَقَلٖیلًا مَا یُؤْمِنُونَ ﴿88﴾
(Yahudiler Kur’an’ı dinlememek ve kabul etmemek hususunda Peygamberle alay ederek:) “Kalplerimiz (bilgiye doymuş olup başka bilgilere) perdeli/kapalıdır.” dediler. Hayır; küfür (ve isyanları) yüzünden Allah onları lanetlemiştir. Bunun için onların ancak çok azı inanır.
89
وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتٰبٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ یَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذٖینَ كَفَرُواۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهٖؗ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكٰفِرٖینَ ﴿89﴾
(Yahudiler,) daha önce kâfirlere (müşrik Araplar’a) karşı zafer kazanmak üzere yardım isteyip dururlarken, onlara Allah katından, yanlarında olan (Tevrat’ın aslın)ı doğrulayan bir kitap ve (geleceğini Tevrat’tan) bildikleri (gelmesi için dua ettikleri peygamber) gelince (“bu İsmailoğulları’ndan” diye) onu inkâr ettiler (kâfir oldular). Artık, Allah’ın laneti (bütün) inkârcılar/kâfirler üzerinedir.
90
بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِهٖٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ یَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْیًا اَنْ یُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهٖ عَلٰى مَنْ یَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِهٖۚ فَبَٓاؤُ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍؕ وَلِلْكٰفِرٖینَ عَذَابٌ مُهٖینٌ ﴿90﴾
Allah’ın, kullarından dilediğine lütfuyla (kitap ve peygamberlik) ihsan etmesini kıskanarak, Allah’ın indirdiğini (Kur’an’ı) inkâr etmeye karşılık kendilerini (benliklerini, nefislerini) satmaları ne kötü bir şeydir! (Bundan dolayı) gazap üstüne gazaba çarptırıldılar. Kâfirler ve inkârcılar için utanç verici (ve alçaltıcı) bir azap vardır.
91
وَاِذَا قٖیلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَیْنَا وَیَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَهُمْؕ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِیَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿91﴾
Onlara: “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) iman edin.” denildiği zaman: “Biz (yalnız) bize indirilen (Tevrat’) a inanırız.” derler ve ondan başkasını da inkâr ederler.
*
Bu âyetten anlaşıldığı üzere Allah’ın gönderdiği son peygamber ve Kur’an’a inanıp kabullenmedikçe yahudi ve hıristiyanların imanları geçerli değildir.1
91
وَاِذَا قٖیلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَیْنَا وَیَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَهُمْؕ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِیَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿91﴾
Halbuki o (Kur’an), beraberlerinde olan (Tevrat’ın aslın)ı tasdik eden bir gerçektir. (Resûlüm!) De ki: “Eğer (gerçekten) inanıyor idiyseniz, niçin daha önce Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”2
2bk. 2/87; 4/136
92
وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَیِّنٰتِ ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِهٖ وَاَنْتُمْ ظٰلِمُونَ ﴿92﴾
Andolsun ki Musa size açık deliller ve mucizeler getirdi. Sonra onun ardından (o Tûr’a (Sînâ dağına) gittikten sonra) siz, kendinize yazık ederek, buzağıyı (görsel tanrı) edindiniz (ona taptınız).
93
وَاِذْ اَخَذْنَا مٖیثٰقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَؕ خُذُوا مَٓا اٰتَیْنٰكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواؕ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَیْنَا وَاُشْرِبُوا فٖی قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْؕ قُلْ بِئْسَمَا یَاْمُرُكُمْ بِهٖٓ اٖیمٰنُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿93﴾
Vaktiyle Tûr (dağın)ı (bulut gibi) tepenize dikmiş ve sizden kesin söz almıştık: “Size verdiğimiz (Kitab’)a kuvvetle yapışın (ahkâmına sarılın) ve dinley(ip itaat ed)in.” (demiştik. Onlar da:) “Dinledik ve (fakat içimizden) karşı geldik.” dediler. (Çünkü) küfürleri yüzünden buzağı (sevgisi) kalplerine işledi.
*
Âyette bu kelime “içirildi” olarak geçmektedir; fakat Türkçe’de genelde “işledi” şeklinde kullanılır. ”Sızısı içime indi, içime işledi.” gibi.
93
وَاِذْ اَخَذْنَا مٖیثٰقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَؕ خُذُوا مَٓا اٰتَیْنٰكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواؕ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَیْنَا وَاُشْرِبُوا فٖی قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْؕ قُلْ بِئْسَمَا یَاْمُرُكُمْ بِهٖٓ اٖیمٰنُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿93﴾
(Resûlüm!) De ki: “Eğer inanan kimseler iseniz (biliniz ki) (buzağıya tapmayı hoş görmekle bozulmuş olan) bu inancınızın size emrettiği şey ne kötüdür!”3
3krş. 7/171; ayrıca bk. 4/154
94
قُلْ اِنْ كَانَتْ لَكُمُ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ عِنْدَ اللّٰهِ خَالِصَةً مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صٰدِقٖینَ ﴿94﴾
(Resûlüm! Onlara) de ki: “Eğer âhiret yurdu (cennet, sizin dediğiniz gibi) Allah katında diğer insanlara değil de sadece size mahsus ise ve (bu iddianızın) doğru olduğunu düşünüyor iseniz, haydi ölümü temenni edin (ki cennete çabucak kavuşasınız)!”1
1krş. 62/6
95
وَلَنْ یَتَمَنَّوْهُ اَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ اَیْدٖیهِمْؕ وَاللّٰهُ عَلٖیمٌ بِالظّٰلِمٖینَ ﴿95﴾
Oysa onlar, (daha önce) kendilerinin işledikleri (günahlar) yüzünden asla bunu dilemeyecekler. Allah zalimleri hakkıyla bilendir.
*
Çünkü yahudiler, Tevrat’ta değişiklik (tahrifat) yapmışlar ve bazı peygamberlerini öldürmüşlerdi.2
96
وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَیٰوةٍۚ وَمِنَ الَّذٖینَ اَشْرَكُوا یَوَدُّ اَحَدُهُمْ لَوْ یُعَمَّرُ اَلْفَ سَنَةٍۚ وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِهٖ مِنَ الْعَذَابِ اَنْ یُعَمَّرَؕ وَاللّٰهُ بَصٖیرٌ بِمَا یَعْمَلُونَࣖ ﴿96﴾
Andolsun ki onları (yahudileri, bu dünya) hayatına karşı, insanların en düşkünü olarak bulursun, hatta müşriklerden bile (düşkündürler). Onların her biri bin yıl yaşatılmayı ister. Oysa bunca süre yaşatılması onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah onların yapmakta oldukları şeyleri eksiksiz görendir.
97
قُلْ مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِجِبْرٖیلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقًا لِمَا بَیْنَ یَدَیْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِنٖینَ ﴿97﴾
(Resûlüm!) De ki: “Kim Cebrail’e düşman ise (bilsin ki) hem senden evvelki (kitap)ları aslen tasdik edici hem de mü’minler için yol gösterici ve müjdeci olarak onu (Kur’an’ı) Allah’ın izniyle senin kalbine o (Cebrail) indirmiştir.”
*
Rivayete göre, yahudilerin bazıları; “Bizim geçmişteki büyüklerimiz Cebrail’den çok zahmet çektiler. Her türlü azabı indiren o, memleketleri yerin dibine batıran o. O’nun yerine Mikail gelse idi, hiç tereddüt etmeden iman ederdik.” demişlerdi. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi.
98
مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِلّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهٖ وَرُسُلِهٖ وَجِبْرٖیلَ وَمٖیكٰیلَ فَاِنَّ اللّٰهَ عَدُوٌّ لِلْكٰفِرٖینَ ﴿98﴾
Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikail’e düşman ol(up kâfir ol)ursa Allah da kâfirlerin düşmanıdır.
99
وَلَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اِلَیْكَ اٰیٰتٍ بَیِّنٰتٍۚ وَمَا یَكْفُرُ بِهَٓا اِلَّا الْفٰسِقُونَ ﴿99﴾
Andolsun ki biz sana apaçık (her şeyi bildiren) âyetler indirdik; onları fâsık (yoldan çıkmış olan)lardan başkası inkâr etmez.
100
اَوَكُلَّمَا عٰهَدُوا عَهْدًا نَبَذَهُ فَرٖیقٌ مِنْهُمْؕ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا یُؤْمِنُونَ ﴿100﴾
(Yahudiler) her ne zaman sağlam bir antlaşma yapmışlarsa yine içlerinden bir kısmı, onu boz(up at)madılar mı? Zaten onların çoğu inanmazlar.
101
وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَرٖیقٌ مِنَ الَّذٖینَ اُوتُوا الْكِتٰبَࣗ كِتٰبَ اللّٰهِ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ كَاَنَّهُمْ لَا یَعْلَمُونَ ﴿101﴾
Allah tarafından onlara, yanlarında olan (Kitab’ın aslın)ı tasdik eden bir resûl gelince, o kitap verilenlerden bir kısmı, Allah’ın kitabını sanki bilmiyormuş gibi arkalarına at(ıp sırt çevir)mişlerdir.
102
وَاتَّـبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّیٰطٖینُ عَلٰى مُلْكِ سُلَیْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَیْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّیٰطٖینَ كَفَرُوا یُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَࣗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَیْنِ بِبَابِلَ هٰرُوتَ وَمٰرُوتَؕ وَمَا یُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى یَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْؕ فَیَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا یُفَرِّقُونَ بِهٖ بَیْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهٖؕ وَمَا هُمْ بِضَٓارّٖینَ بِهٖ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِؕ وَیَتَعَلَّمُونَ مَا یَضُرُّهُمْ وَلَا یَنْفَعُهُمْؕ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰیهُ مَا لَهُ فِی الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلٰقٍࣞ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِهٖٓ اَنْفُسَهُمْؕ لَوْ كَانُوا یَعْلَمُونَ ﴿102﴾
(Yahudiler, kitaplarından yüz çevirip sihirle meşgul oldukları için) Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytan(ların ve şeytan ruhlu insan)ların: “Bunu sihirle elde etti.” şeklindeki (uydurma) sözlerine uydular. Halbuki Süleyman (bir peygamber olarak mucize gösterdi; onların iddia ettiği gibi, sihir yaparak) küfretmedi/nankör olmadı. Fakat o şeytanlar, insanlara Babil’deki Hârût ve Mârût isimli iki meleğe indirilen (ilhamla bildirilen) şeyi [Buradaki “mâ” harfine, Ebû Müslim nefy (olumsuzluk) anlamı vermişse de ona karşı yeterince reddiye yazılmıştır.] (yani) sihri (büyüyü) öğreterek kâfir oldular. Halbuki onlar, (o iki melek, mucize ile sihrin farkını bildiriyor ve): “Biz ancak bir imtihan için (gönderilmiş)izdir; sakın (sihir yapıp da) kâfir olma!” demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmiyorlardı. Buna rağmen (yahudiler) kadınla kocasının arasını ayıran şeyleri bunlardan öğreniyorlardı. Ama onlar, Allah’ın izni olmaksızın onunla hiçbir kimseye zarar verecek değillerdi. Yine de onlar, (o yahudiler) kendilerine fayda sağlayacak olanı değil, zarar verici şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki onu satın alan (ve satan) için âhirette (cennetten) bir nasip olmadığını biliyorlardı. (Onların sihir yapmayı benimsemekle) kendilerini sattıkları şey ne kötü! Keşke bilselerdi.
*
Eski kavimlerin çoğu sihre çok inandıklarından Hz. Süleyman’a verilen mucizeler için “Sihir yapıyor.” diyorlardı. Âyet-i kerîmede iki husus göze çarpmaktadır:
*
1. Şeytanlara uyanların Hz. Süleyman’a sihir isnad etmeleri.
*
2. İmtihan için gönderilen Hârût ve Mârût’un insanlara bir şey öğretirken, “Sihir yaparak kâfir olma.” diye uyarmaları.
*
Bir şeyin kötü ve zararlı yönlerini söyleyerek onun hakkında bilgi vermenin bir mahzuru olmayıp onun zararını önlemede etkilidir. Cumhûrun ve müfessirlerin görüşü budur. Nitekim Bîrûnî (972-1080), “Kötülüğü bilmeyen, ondan sakınamaz; iyiliği bilmeyen de ona ulaşamaz.” demiştir. Şarabın hem yapılışını öğretmek hem de haram olduğunu söylemek gibi.
103
وَلَوْ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ خَیْرٌؕ لَوْ كَانُوا یَعْلَمُونَࣖ ﴿103﴾
Eğer onlar (Kur’an’a ve Peygamber’e) iman edip de (günahlardan) sakınsalardı, Allah katında kazanacakları sevap daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi.
104
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَا تَقُولُوا رٰعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُواؕ وَلِلْكٰفِرٖینَ عَذَابٌ اَلٖیمٌ ﴿104﴾
Ey iman edenler!*
*
Âyetteki: “Ey iman edenler!” lafzı Kur’an’da 88 yerde geçmektedir. Tevrat’ta ise: “Ey miskinler!” diye hitap edilmiştir. Nihayet meskenet (miskinlik) onların damgası olmuştur.2
104
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَا تَقُولُوا رٰعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُواؕ وَلِلْكٰفِرٖینَ عَذَابٌ اَلٖیمٌ ﴿104﴾
(Peygamber’e) “Râ’inâ” (bizi gözet/güt) demeyin;
*
Çünkü yahudiler ağızlarını eğip “i” harfini aşağı çekerek alay mahiyetinde İbranice kötüleme anlamındaki bir kelimeye benzeterek “râ‘inâ” (Ey çobanımız, ey ahmak, bizim en kötümüz!) şeklinde söylerlerdi. Burada Hz. Peygamber’e ve Kur’an’a karşı saygısız ifade şekillerinden kaçınmaya da işaret edilmektedir.
104
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَا تَقُولُوا رٰعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُواؕ وَلِلْكٰفِرٖینَ عَذَابٌ اَلٖیمٌ ﴿104﴾
(bize bak anlamında) “Unzurnâ” deyin ve onu dinleyin. Küfre sapanlar için çok acıklı bir azap vardır.1
1bk. 4/46
105
مَا یَوَدُّ الَّذٖینَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتٰبِ وَلَا الْمُشْرِكٖینَ اَنْ یُنَزَّلَ عَلَیْكُمْ مِنْ خَیْرٍ مِنْ رَبِّكُمْؕ وَاللّٰهُ یَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهٖ مَنْ یَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظٖیمِ ﴿105﴾
Ne Ehl-i Kitab’dan kâfirler ne de müşrikler, Rabbinizden size herhangi bir hayır indirilmesini (bir zafer, bir mevki ve bir kazanç elde etmenizi) isterler.
*
Münâfıklar da kâfirler grubundandır.
105
مَا یَوَدُّ الَّذٖینَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتٰبِ وَلَا الْمُشْرِكٖینَ اَنْ یُنَزَّلَ عَلَیْكُمْ مِنْ خَیْرٍ مِنْ رَبِّكُمْؕ وَاللّٰهُ یَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهٖ مَنْ یَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظٖیمِ ﴿105﴾
Allah da rahmetini dilediği kimseye tahsis eder. Allah  büyük lütuf sahibidir.
106
مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰیَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَاْتِ بِخَیْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاؕ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ ﴿106﴾
Biz, herhangi bir âyeti nesh eder* veya onu unutturursak ondan daha hayırlısını ya da onun benzerini getiririz. Allah’ın her şeye kâdir olduğunu bilmez misin?
*
* Nesih: Allahu Teâlâ’nın, uyguladığı tedricî/pedagojik bir eğitim metodu ile dinler ve hükümler arasında yaptığı bazı değişikliklerdir. İslâm, önceki dinleri, dinler arası nesihle hükümsüz bırakmış, âyetler arası nesih de aynı konudaki bir hüküm için yeni bir açıklama getirip bu husustaki son hareket tarzını belirtmiştir. Genel olarak, yürürlüğe giren bu son âyet, bazen bir hükmün müddetini beyan, bazen de takyîd etmiş (sınırlama getirmiş)tir. Hem de yüce Allah nesihle kullarının itaatini ölçmektedir. Çünkü neshin imkânsızlığını gösterecek hiçbir delil yoktur.1 Bu âyetin sonunda ve diğer âyetlerin başındaki “Bilmez misin?” ifadesi “Bilmedin mi?” kalıbıyla gelmiştir. Fakat Türkçe ile maksadın daha iyi anlaşılması için bu ifade kullanılmıştır.
107
اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِؕ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِیٍّ وَلَا نَصٖیرٍ ﴿107﴾
(Yine) bilmez misin (elbette bilirsin) ki göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnız Allah’ındır. (Bilin ki) sizin için Allah’tan başka ne bir velî (dost ve koruyucu) ne de bir yardımcı vardır.
*
Allah’a inananlar elbette O’nu mâlikiyet ve hâkimiyetiyle tanırlar. Asıl koruyucu ve yardımcı olarak onu bilirler.
108
اَمْ تُرٖیدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُؕ وَمَنْ یَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْاٖیمٰنِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّبٖیلِ ﴿108﴾
Yoksa (ey müslümanlar), vaktiyle Musa(’yı sorguya çektikleri) gibi, (siz de) peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse, muhakkak (o) dosdoğru yoldan sapmış olur.
109
وَدَّ كَثٖیرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتٰبِ لَوْ یَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ اٖیمٰنِكُمْ كُفَّارًاۚ حَسَدًا مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَیَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى یَاْتِیَ اللّٰهُ بِاَمْرِهٖؕ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ ﴿109﴾
Ehl-i Kitab’dan birçoğu, (Kur’an’ın gelmesiyle) gerçek kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki kıskançlıktan dolayı, imanınızdan sonra sizi küfre döndürmeyi arzu ederler. (Ey müslümanlar! Savaş, cizye ve benzeri şeylerde) Allah’ın emri gelinceye kadar (şimdilik onları) affedin ve hoşgörün. Şüphesiz Allah, her şeye kâdirdir.2
2bk. 3/99-100
*
Başlangıçtaki bu uygulama Tevbe sûresinin 5. ve 29. âyetleriyle neshedilmiş ve cihada izin verilmiştir.
110
وَاَقٖیمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَؕ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَیْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِؕ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖیرٌ ﴿110﴾
Namazı dosdoğru kılın; zekâtı verin; hayır (işler)den kendiniz için önden ne (yapıp) gönderirseniz Allah katında onu bulacaksınız. Allah yaptıklarınızı şüphesiz görendir.
111
وَقَالُوا لَنْ یَدْخُلَ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ كَانَ هُودًا اَوْ نَصٰرٰىؕ تِلْكَ اَمَانِیُّهُمْؕ قُلْ هَاتُوا بُرْهٰنَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صٰدِقٖینَ ﴿111﴾
“Yahudi veya hıristiyan olan(lardan her biri, biz)den başkası asla cennete girmeyecektir.” dediler. Bu onların kuruntularıdır. (Resûlüm!) De ki: “Eğer doğru söyleyen kimselerseniz delilinizi getirin!”
112
بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّهٖࣕ وَلَا خَوْفٌ عَلَیْهِمْ وَلَا هُمْ یَحْزَنُونَࣖ ﴿112﴾
Hayır, öyle değil; kim muhsin olarak (iyilik ederek, işini güzel yaparak) özünü Allah’a teslim edip (şirk karıştırmadan O’na iman ve itaat eder)se onun mükâfatı Rabbi katındadır, onlara korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.
*
Âyet-i kerîmede Allah’a kul olarak teslim olma “muhsin olma” şartına bağlanmıştır ki bu da, yaptığını Allah rızası için tam yapmak ve Resûlullah’a tâbi olmaktır.3 Bir amelin kabul olması için iki şart gerekir: Bu şartların ilki, o işin Allah rızası için yani ihlasla yapılması; ikincisi, İslâm’a uygun olmasıdır. Bunun içindir ki haham, rahip ve benzerleri, kendilerini Allah’a adadıklarını söyleseler bile amelleri makbul değildir.
113
وَقَالَتِ الْیَهُودُ لَیْسَتِ النَّصٰرٰى عَلٰى شَیْءٍࣕ وَقَالَتِ النَّصٰرٰى لَیْسَتِ الْیَهُودُ عَلٰى شَیْءٍۙ وَهُمْ یَتْلُونَ الْكِتٰبَؕ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذٖینَ لَا یَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْۚ فَاللّٰهُ یَحْكُمُ بَیْنَهُمْ یَوْمَ الْقِیٰمَةِ فٖیمَا كَانُوا فٖیهِ یَخْتَلِفُونَ ﴿113﴾
Yahudiler: “Hıristiyanlar (dinde güvenilir) bir temele dayanmamaktadır.” dediler. Hıristiyanlar da: “Yahudilerin (güvenilir) bir temeli yoktur.” dediler. Halbuki hepsi de (kendilerine indirilen) Kitab’ı (güya) okumaktadırlar. Böylece (okuma) bilmeyenler de onların sözlerinin aynısını tekrar ettiler. Artık Allah, kıyamet gününde (kitaplarının dışına çıkarak) ayrılığa düştükleri şey hakkında aralarında hükmü(nü ve karşılığını) verecektir.
114
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسٰجِدَ اللّٰهِ اَنْ یُذْكَرَ فٖیهَا اسْمُهُ وَسَعٰى فٖی خَرَابِهَاؕ اُولٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ یَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِفٖینَؕ لَهُمْ فِی الدُّنْیَا خِزْیٌ وَلَهُمْ فِی الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظٖیمٌ ﴿114﴾
Allah’ın mescidlerinde O’nun isminin anılmasını (ve hükümlerinin yaşanır hâle gelmesini isteyeni) engelleyen ve o mescidlerin harap olmasına koşan (uğraşan)dan daha zalim kim vardır? Onların oralara (istedikleri gibi değil) ancak korka korka girmeleri gerekir. Onlara dünyada rezillik, âhirette de büyük azap vardır.
*
Mescidlerin tahribi Fahreddin-i Râzî’ye göre iki türlüdür. Birincisi, binasını yıkma yönündendir. İkincisi de âhiret hayatını yok sayan zalim ve münafıklarca gerek kapatmak, gerekse çeşitli planlarla insanları camilerden uzaklaştırmakla olur.1 Bu durumda da, içi süslü olsa bile onlar harap demektir.2
115
وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَیْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِؕ اِنَّ اللّٰهَ وٰسِعٌ عَلٖیمٌ ﴿115﴾
Doğu da Batı da, (her yer) yalnız Allah’ındır. (Ancak namaz kılmak için kıbleyi araştırdıktan sonra) hangi tarafa yönelirseniz Allah’ın yüzü (razı olduğu kıble) oradadır. Şüphesiz Allah, (rahmet ve nimeti) geniş olandır ve O her şeyi bilir.3
3bk. 2/142-150
116
وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًاۙ سُبْحٰنَهُؕ بَلْ لَهُ مَا فِی السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِؕ كُلٌّ لَهُ قٰنِتُونَ ﴿116﴾
(Yahudi, hıristiyan ve müşrikler:) “Allah çocuk edindi.” dediler (ve kâfir oldular. Hâşâ!) O, bundan uzak ve yücedir. Doğrusu göklerde ve yerde olanlar(ın hepsi) O’nundur, hepsi O’na boyun eğmiştir.
*
Yahudiler: “Üzeyir Allah’ın oğlu”, hıristiyanlar: “İsa Allah’ın oğlu”, müşrik Araplar da: “Melekler, Allah’ın kızlarıdır.” dediler.4
117
بَدٖیعُ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِؕ وَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا یَقُولُ لَهُ كُنْ فَیَكُونُ ﴿117﴾
(O) göklerin ve yerin örneksiz yaratanıdır. O, bir işin olmasını isterse ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir.
118
وَقَالَ الَّذٖینَ لَا یَعْلَمُونَ لَوْلَا یُكَلِّمُنَا اللّٰهُ اَوْ تَاْتٖینَٓا اٰیَةٌؕ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذٖینَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْؕ تَشٰبَهَتْ قُلُوبُهُمْؕ قَدْ بَیَّنَّا الْاٰیٰتِ لِقَوْمٍ یُوقِنُونَ ﴿118﴾
(Ehl-i Kitab ve müşriklerden birtakım) bilgi yoksunları: “Allah (senin peygamberliğin hakkında) bizimle konuşmalı ya da bize bir âyet (mucize) gelmeli değil miydi?” dediler. Onlardan öncekiler de, tıpkı onların söyledikleri gibi söylemişlerdi. (Nasıl da) kalpleri birbirine benzeşti. Biz kesin inanan kimseler için âyetleri apaçık gösterdik.
119
اِنَّٓا اَرْسَلْنٰكَ بِالْحَقِّ بَشٖیرًا وَنَذٖیرًاۙ وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحٰبِ الْجَحٖیمِ ﴿119﴾
(Ey Muhammed!) Doğrusu biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak (Kur’an) ile gönderdik; cehennemliklerden sen sorumlu değilsin.
120
وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْیَهُودُ وَلَا النَّصٰرٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْؕ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىؕ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذٖی جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِیٍّ وَلَا نَصٖیرٍ ﴿120﴾
Sen, onların milletlerine (dinlerine)1 uyuncaya kadar yahudi ve hıristiyanlar senden asla hoşnut olmayacaktır. (Resûlüm!) Onlara de ki: “Allah’ın hidayeti (olan İslâm) doğru yolun ta kendisidir.” Sana gelen bunca ilimden (Kur’an’dan) sonra eğer onların arzu ve heveslerine uyarsan, artık senin için Allah’tan yana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.2
1Kurtubî, II, 301
2krş. 3/100, 118, 120, 149
121
اَلَّذٖینَ اٰتَیْنٰهُمُ الْكِتٰبَ یَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِهٖؕ اُولٰٓئِكَ یُؤْمِنُونَ بِهٖؕ وَمَنْ یَكْفُرْ بِهٖ فَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْخٰسِرُونَࣖ ﴿121﴾
Kendilerine kitap verdiğimiz kimselerden onu (Kur’an’ı) hakkıyla okuyanlar* var ya, işte onlar ona gerçekten iman edenlerdir. Kim de onu inkâr ederse, işte (dünya ve âhirette en büyük) zarara uğrayanlar onlardır.3
3krş. 29/47
*
* Yahudi ve hıristiyanlardan müslüman olanlar.4
122
یٰبَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِیَ الَّتٖٓی اَنْعَمْتُ عَلَیْكُمْ وَاَنّٖی فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعٰلَمٖینَ ﴿122﴾
Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (vaktiyle) âlemlere üstün tuttuğumu hatırlayın.5
5krş. 2/47
123
وَاتَّقُوا یَوْمًا لَا تَجْزٖی نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَیْـًٔا وَلَا یُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفٰعَةٌ وَلَا هُمْ یُنْصَرُونَ ﴿123﴾
Öyle bir günden sakınıp korkun ki (o gün) hiç kimse, kimseden yana bir şey ödeyemez. (Azaptan kurtulması karşılığında) kimseden fidye kabul olunmaz, hiç kimseye şefaat (iltimas, kayırma) da fayda vermez ve onlara yardım da edilmez.
124
وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰهٖیمَ رَبُّهُ بِكَلِمٰتٍ فَاَتَمَّهُنَّؕ قَالَ اِنّٖی جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَامًاؕ قَالَ وَمِنْ ذُرِّیَّتٖیؕ قَالَ لَا یَنَالُ عَهْدِی الظّٰلِمٖینَ ﴿124﴾
Hani Rabbi, İbrahim’i birtakım kelimelerle (emirlerle) sınamış, o da onları hakkıyla yerine getirmişti. (Allah da ona:) “Ben, seni insanlara imam (önder) yapacağım.” buyurdu. İbrahim de: “Soyumdan da (önderler yap yâ Rabbi!)” dedi. O da: “Benim ahdim, (nübüvvet sözüm, onların içinden) zalim olanlara erişmez (onları içermez).” buyurdu.
125
وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَیْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْنًاؕ وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰهٖیمَ مُصَلًّؕى وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰهٖیمَ وَاِسْمٰعٖیلَ اَنْ طَهِّرَا بَیْتِیَ لِلطَّٓائِفٖینَ وَالْعٰكِفٖینَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ ﴿125﴾
Biz, Beyt’i (Kâbe’yi) insanlara sevap kazanma(ları ve birleşip bütünleşmeleri için toplantı) ve güven yeri yaptık. Siz de İbrahim’in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail’e de: “İbadet kastıyla Kâbe’yi tavaf edenler, itikâfa çekilenler, rükû ve secde edenler için Evim’i tertemiz yapın.” diye emretmiştik.6
6İbni Kesîr (Sâbûnî), I, 117
126
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهٖیمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَدًا اٰمِنًا وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرٰتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْیَوْمِ الْاٰخِرِؕ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَلٖیلًا ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِؕ وَبِئْسَ الْمَصٖیرُ ﴿126﴾
Hani (o vakit) İbrahim demişti ki: “Yâ Rabbi! Burasını emniyetli bir şehir yap, halkından Allah’a ve âhiret gününe iman edenleri, (çeşitli) mahsullerle rızıklandır.” (Cenâb-ı Hak) buyurdu ki: “Kâfir olanı dahi (yaşadığı müddetçe) biraz faydalandırır, sonra onu (nankörlüğü sebebiyle) cehennem azabına uğratırım. Varacağı yer de ne kötüdür!”
*
Allah, Rahmân sıfatıyla dünyada hem mü’mine hem de kâfire merhamet eder, nimet verir ki bu da imtihanın bir parçasıdır. Verdiği servet ve iktidar, eğer kulluğa vesile olmuşsa o verdiği lütfundan olup kişiye dünya ve âhiret saadetini kazandırır. Küfre ve azgınlığa sebep olmuşsa o da ebedî hayatını mahveder.7
127
وَاِذْ یَرْفَعُ اِبْرٰهٖیمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَیْتِ وَاِسْمٰعٖیلُؕ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاؕ اِنَّكَ اَنْتَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ ﴿127﴾
Hani İbrahim Beyt(ullâh)’ın temellerini İsmail ile beraber yükseltirken (şöyle dua etmişti:) “Ey Rabbimiz! Bizden (yaptığımızı) kabul buyur. Şüphesiz sen (bizi hakkıyla) işiten ve bilensin.”
128
رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَیْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّیَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَࣕ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَیْنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحٖیمُ ﴿128﴾
“Ey Rabbimiz! İkimizi de sana teslim olanlardan kıl; soyumuzdan da sana boyun eğen (müslüman) bir ümmet meydana getir; bize ibadet yer (ve usul)lerini göster, (kusurlarımızı affedip) tevbemizi kabul buyur. Çünkü sen, tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhamet edensin.”
129
رَبَّنَا وَابْعَثْ فٖیهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ یَتْلُوا عَلَیْهِمْ اٰیٰتِكَ وَیُعَلِّمُهُمُ الْكِتٰبَ وَالْحِكْمَةَ وَیُزَكّٖیهِمْؕ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُࣖ ﴿129﴾
“Ey Rabbimiz! Onlara içlerinden, senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara Kitab’ı ve hikmeti* öğretecek ve onları (şirkten ve kötülükten) arındıracak bir peygamber gönder. Şüphesiz sen, azîz ve hakîm (hüküm ve hikmet sahibi)sin.”
*
* Hükümleri ve uygulamasını.
130
وَمَنْ یَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰهٖیمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُؕ وَلَقَدِ اصْطَفَیْنٰهُ فِی الدُّنْیَاۚ وَاِنَّهُ فِی الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصّٰلِحٖینَ ﴿130﴾
Kendini bilmeyen (ahmak)lardan başka, kim İbrahim’in dininden yüz çevirir? Hakikat biz, onu dünyada (peygamberlik için) seçtik. O, âhirette de şüphesiz iyilerdendir.
131
اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعٰلَمٖینَ ﴿131﴾
Rabbi ona: “(Hakka) teslim ol!” buyurduğunda o da: “Âlemlerin Rabbine teslim oldum.” dedi.1
1krş. 2/112
*
Hz. İbrahim zât ve sıfatlarında, hüküm ve hâkimiyetinde tek olan, âlemlerin Rabbi Allah’a bütün benliğiyle teslim olmuş, bunun aksine hiçbir varlığı yüceltmemiştir. Bundan dolayı onun dinine “Hanîf dini” denmiştir.2
132
وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰهٖیمُ بَنٖیهِ وَیَعْقُوبُؕ یٰبَنِىَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّٖینَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَؕ ﴿132﴾
İbrahim de bunu oğullarına tavsiye etti. (Torunu) Yakub da (öyle yaptı ve): “Ey oğullarım! Şüphe yok ki Allah size din(i İslâm’)ı seçti; bundan böyle sizler, ancak müslümanlar olarak (yaşayıp) can verin.” dedi.
133
اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ حَضَرَ یَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ اِذْ قَالَ لِبَنٖیهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْدٖیؕ قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰهٖیمَ وَاِسْمٰعٖیلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهًا وٰحِدًاۚ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ﴿133﴾
(Ey yahudiler!) Yoksa Yakub’a ölüm geldiği zaman siz orada mı bulunuyor idiniz? O zaman (Yakub,) oğullarına: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” diye sormuş, onlar da: “Senin ilâhın; babaların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek İlâh (Allah)’a ibadet ederiz. Ve biz, yalnız O’na teslim olanlarız.” demişlerdi.
134
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا یَعْمَلُونَ ﴿134﴾
İşte onlar (İbrahim ve Yakub oğulları böyle) bir ümmetti, gelip geçti. (Onların) kazandıkları kendilerine, sizin kazandığınız da sizedir. Siz onların yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz. (“Onlar da yahudi” idi diyerek, bir çıkar, pâye sağlamayınız.)
*
Bununla 141. âyet-i kerîme aynı mealdedir. Bu âyetlerden önce geçtiği üzere yahudi ve hıristiyanlar Hz. İbrahim’e (oğul ve torunlarına da) yahudi ve hıristiyan ismi vererek onlardan bir pâye elde etmekte idiler. Buna karşılık yüce Allah: “Onlar gelip geçmiştir…” buyurmakla, “Siz artık kendinize bakın, onlardan size pâye verilmez, zamanın değişmesiyle hükümler de değişmiştir. Ancak esasta bir olarak gelen Tevhid dini İslâm’da kazanç elde edin.” diye aynı cevap ve uyarıyı yapmaktadır. Diğer taraftan Hz. İbrahim’in yahudi, hıristiyan ve müşrik olmadığı da âyet-i kerîmelerde bildirilmiştir.3
135
وَقَالُوا كُونُوا هُودًا اَوْ نَصٰرٰى تَهْتَدُواؕ قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰهٖیمَ حَنٖیفًاؕ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكٖینَ ﴿135﴾
Bir de (yahudiler, müslümanlara): “Yahudi olun.” (Hıristiyanlar ise:) “Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız.” dediler.1 (Onlara) de ki: “Hayır, biz (küfür ve şirkten uzak kalıp) ‘bir tek Allah’a yönelen’ İbrahim’in (Hanîf) dinine uyarız. O, (Allah’a) ortak koşanlardan değildi.”2
1bk. 2/113, 120
2bk. 57/28-29
*
Bu âyet-i kerîmede ve 120. âyette geçtiği üzere müslümanlar, yahudi ve hıristiyanların bütün yaşayış şekillerine uysa ve uyum sağlasa bile, yine de dinlerine girmedikçe, onlar tarafından beğenilmeyecek ve kendilerinden sayılmayacaklardır. Bu âyetler tüm müslümanlara bir uyarıdır.
136
قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَیْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰهٖیمَ وَاِسْمٰعٖیلَ وَاِسْحٰقَ وَیَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُوتِیَ مُوسٰى وَعٖیسٰى وَمَٓا اُوتِیَ النَّبِیُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۚ لَا نُفَرِّقُ بَیْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْؗ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ﴿136﴾
(Ey mü’minler!) Onlara deyin ki: “Biz Allah’a ve bize indirilen (Kur’ân-ı Kerîm’)e, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene; Musa ve İsa’ya verilenlere, diğer peygamberlere Rableri tarafından verilen (kitap ve sayfa)lara iman ettik. Biz onların hiçbiri arasında (inanç yönünden) asla ayırım yapmayız. Biz ancak O’na teslim olan (müslüman)larız.”
137
فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِهٖ فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا هُمْ فٖی شِقَاقٍۚ فَسَیَكْفٖیكَهُمُ اللّٰهُۚ وَهُوَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُؕ ﴿137﴾
Eğer o (yahudi ve hıristiya)nlar da sizin iman ettiğiniz gibi (bütün esaslara) iman ederlerse muhakkak doğru yolu bulmuş olurlar. (Yok) eğer yüz çevirirlerse mutlaka onlar (size karşı) ayrılıkçılık (ve düşmanlık) içindedirler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, hakkıyla işitendir, bilendir.
*
Hıristiyanlar, Allah Resûlü’ne: “Biz vaftiz yapılarak Hıristiyanlık ile boyanıyoruz, sizin renginiz nedir?” diyorlardı.
138
صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًؗ وَنَحْنُ لَهُ عٰبِدُونَ ﴿138﴾
(De ki: “Biz) Allah’ın (İslâm) boyasıyla (boyanmışızdır).* Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kim olabilir ki? Biz ancak O’na kulluk edenleriz.”
*
* Allah’ın boyasıyla yani İslâm ile boyanmak demek; şirk, küfür, nifak, büyüklenme ve benzeri pisliklerden arınmak; hayat tarzını, Kur’an’a/İslâm’a göre düzenlemek ve onu öze/temele yerleştirmektir.
139
قُلْ اَتُحَٓاجُّونَنَا فِی اللّٰهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۚ وَلَـنَٓا اَعْمٰلُنَا وَلَكُمْ اَعْمٰلُكُمْۚ وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَۙ ﴿139﴾
(Onlara) de ki: “Allah, hem bizim Rabbimiz hem sizin Rabbiniz olduğu halde siz, O’nun hakkında bizimle münakaşa mı ediyorsunuz? Bizim amellerimiz bize sizin amelleriniz sizedir. Biz O’na tam bir samimiyetle bağlıyız.”
140
اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰهٖیمَ وَاِسْمٰعٖیلَ وَاِسْحٰقَ وَیَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُودًا اَوْ نَصٰرٰىؕ قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُؕ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهٰدَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِؕ وَمَا اللّٰهُ بِغٰفِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ﴿140﴾
“Yoksa siz; İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve onun torunlarının yahudi veya hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?” De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı? Allah tarafından (bilinen ve bildirilen) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
141
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا یَعْمَلُونَࣖ ﴿141﴾
İşte onlar (böyle) bir ümmetti, gelip geçti. (Onların) kazandıkları kendilerine, sizin kazandığınız da sizedir. Siz onların yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz.3
3krş. 2/134
142
سَیَقُولُ السُّفَـهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰیهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّتٖی كَانُوا عَلَیْهَاؕ قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُؕ یَهْدٖی مَنْ یَشَٓاءُ اِلٰى صِرٰطٍ مُسْتَقٖیمٍ ﴿142﴾
(Medine’deki yahudi ve münafık) birtakım beyinsiz insanlar: “(Müslümanları) üzerinde bulundukları, (eski) kıblelerin(i Beyt-i Mukaddes’)ten (Kâbe’ye) çeviren nedir?* diyecekler.
*
* Resûlullah Medine’ye hicret ettiği zaman 16-17 ay Kudüs’e yönelerek namaz kılmıştı. Bunun üzerine yahudiler kendilerine pay çıkararak şımardılar, münafık ve müşrikler de ileri geri laf etmeye başladılar. “Muhammed nereye yöneleceğini bilmiyor.” dediler. Cenab-ı Hak da Resûlü’nün niyazı üzerine aşağıdaki ayetlerle Kâbe’ye dönülmesini emretti.
142
سَیَقُولُ السُّفَـهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰیهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّتٖی كَانُوا عَلَیْهَاؕ قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُؕ یَهْدٖی مَنْ یَشَٓاءُ اِلٰى صِرٰطٍ مُسْتَقٖیمٍ ﴿142﴾
(Resûlüm!) De ki: “Doğu da Allah’ındır, Batı da. O (kullarının iyi niyet ve amellerine göre) dilediğini doğru yola iletir.”1
1krş. 2/115
143
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنٰكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَیَكُونَ الرَّسُولُ عَلَیْكُمْ شَهٖیدًاؕ وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتٖی كُنْتَ عَلَیْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ یَتَّبِـعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ یَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَیْهِؕ وَاِنْ كَانَتْ لَـكَبٖیرَةً اِلَّا عَلَى الَّذٖینَ هَدَى اللّٰهُؕ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِیُضٖیعَ اٖیمٰنَكُمْؕ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحٖیمٌ ﴿143﴾
(Ey müslümanlar!) Böylece sizi dengeli (seçkin ve adaletli)* bir ümmet kıldık ki insanlara karşı (adaletin örneği ve hakikatin) şahitler(i) olasınız ve Peygamber de sizin lehinizde şahit olsun. (Resûlüm! Biz vaktiyle arzulayıp da şu anda) yöneldiğin kıble (olan Kâbe’)yi ancak (sen) Peygamber(im’)e uyanları, topukları üzerinde geri dönen (münafık ve mürted)lerden ayıralım (da onlar bilinsinler) diye kıble yaptık. Gerçi bu (çevrilme) elbette Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerden başkasına ağır gelmektedir. Allah sizin imanınızı (Mescid-i Aksâ’ya yönelerek kıldığınız namazlarınızı) asla zâyi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.2
2bk. 4/41; 22/78
*
* Âdil olma vasfı Buhârî’nin ifadesidir.3 Vasat (dengeli) ifadesi; orta, ifrat ve tefritten uzak, mûtedil, hayırlı, âdil ve mümtaz gibi anlamlara gelir.4
144
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِی السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّیَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰیهَاࣕ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِؕ وَحَیْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُؕ وَاِنَّ الَّذٖینَ اُوتُوا الْكِتٰبَ لَیَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْؕ وَمَا اللّٰهُ بِغٰفِلٍ عَمَّا یَعْمَلُونَ ﴿144﴾
(Resûlüm! Kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi hususunda vahyin gelmesi için) yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Şimdi seni elbette hoşlanacağın bir kıbleye çeviriyoruz. Artık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram (Kâbe) tarafına çevir. (Ey mü’minler,) nerede olursanız olun (namazda) yüzlerinizi o yöne çevirin. Şüphe yok ki kendilerine kitap verilenler, bunun Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu pekâlâ bilirler.
*
Çünkü Resûlullah’ın her iki kıbleye yöneleceği kendi kitaplarında yazılı idi.
144
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِی السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّیَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰیهَاࣕ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِؕ وَحَیْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُؕ وَاِنَّ الَّذٖینَ اُوتُوا الْكِتٰبَ لَیَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْؕ وَمَا اللّٰهُ بِغٰفِلٍ عَمَّا یَعْمَلُونَ ﴿144﴾
Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.
145
وَلَئِنْ اَتَیْتَ الَّذٖینَ اُوتُوا الْكِتٰبَ بِكُلِّ اٰیَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِـعٍ قِبْلَتَهُمْۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍؕ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ اِنَّكَ اِذًا لَمِنَ الظّٰلِمٖینَۘ ﴿145﴾
(Resûlüm!) Andolsun ki sen, kitap verilen (yahudi ve hıristiyan)lara her türlü âyeti (mucize ve delili) getirsen bile (inatlarından)* senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun ki eğer sana gelen ilim (vahiy)den sonra onların arzu ve heveslerine uyarsan mutlaka sen de zalim (hakkı çiğneyip kendisine yazık eden) kimselerden olursun.
*
* İnat ve taassup, nefsin imanla terbiye edilmeyişinden ve Allah’a tam teslim olmayışından ileri gelir.
*
Yüce Allah’ın Kur’an geldikten sonra ona uymayıp da, kendinin veya Ehl-i Kitab’ın arzu ve heveslerine, çıkarcı isteklerine uymanın zalimlik olduğu hakkında Resûlü’ne yaptığı bu uyarı bütün inananlaradır.
146
اَلَّذٖینَ اٰتَیْنٰهُمُ الْكِتٰبَ یَعْرِفُونَهُ كَمَا یَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْؕ وَاِنَّ فَرٖیقًا مِنْهُمْ لَیَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ یَعْلَمُونَ ﴿146﴾
Kendilerine kitap verdiklerimiz (Muhammed’in vasıflarını, kitaplarında gördükleri için) O’nu oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken onlardan bir grup, bildikleri halde gerçeği gizlerler.1
1bk. 2/76; 6/20
147
اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرٖینَࣖ ﴿147﴾
“Hak ve gerçek” olan, Rabbinden (gelen)dir. Bu hususta asla şüpheye düşenlerden olma!
148
وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّٖیهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَیْرٰتِؕ اَیْنَ مَا تَكُونُوا یَاْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَمٖیعًاؕ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ ﴿148﴾
Herkesin (ve her toplumun) yöneldiği bir yön (bir kıble ve bir istikamet) vardır. Öyle ise (ey mü’minler!) Hayır işlerinde yarış edin! Nerede olursanız olun, Allah hepinizi (mahşerde hesap için) bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.
149
وَمِنْ حَیْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِؕ وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَؕ وَمَا اللّٰهُ بِغٰفِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ﴿149﴾
(Resûlüm!) Her nereden (yola) çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. Bu (emir), Rabbinden (gelen) mutlak bir gerçektir. Allah yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.
150
وَمِنْ حَیْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِؕ وَحَیْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۙ لِئَلَّا یَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَیْكُمْ حُجَّةٌࣗ اِلَّا الَّذٖینَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنٖی وَلِاُتِمَّ نِعْمَتٖی عَلَیْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ ﴿150﴾
(Yine) her nereden (yola) çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. (Ey mü’minler!) Siz de nerede olursanız, yüzünüzü onun tarafına çevirin ki (diğer) insanların aleyhinize (sizi küçük düşürecek) bir delili olmasın. Ancak onlardan (ulu orta konuşarak) zulmedenler hariçtir (Bunlar yine de edepsizliğini sürdürebilir).
*
Yani yahudiler; “Muhammed dinimizi terk ediyor fakat kıblemiz Kudüs’e yöneliyor.”; müşrikler de: “Ceddi olan Hz. İbrahim’in kıblesini bırakıp yahudilerin kıblesine dönüyor.” dediler. Bunun gibi İslâm’a uymayan İslâm dışı her grubun da gönlünce yöneldiği bir yönü vardır ki müslümanları da Allah’ın yönünden ayırıp kendi yönlerine çevirmek için gayret sarf ederler.
150
وَمِنْ حَیْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِؕ وَحَیْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۙ لِئَلَّا یَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَیْكُمْ حُجَّةٌࣗ اِلَّا الَّذٖینَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنٖی وَلِاُتِمَّ نِعْمَتٖی عَلَیْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ ﴿150﴾
Artık siz onlardan korkmayın, benden korkun (ve o tarafa dönün) ki size olan nimetimi tamamlayayım, böylece doğru yolu bulabilesiniz.
151
كَمَٓا اَرْسَلْنَا فٖیكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ یَتْلُوا عَلَیْكُمْ اٰیٰتِنَا وَیُزَكّٖیكُمْ وَیُعَلِّمُكُمُ الْكِتٰبَ وَالْحِكْمَةَ وَیُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَؕ ﴿151﴾
Nitekim (size nimetimi tamamladığım gibi) içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden (şirkten, maddî ve mânevî kirlerden ve kötülüklerden temizleyen), size Kitab’ı ve hikmeti (ve O’nun hükümlerinin uygulamasını) öğreten ve bilmediklerinizi bildiren bir Resul gönderdik.2
2bk. 3/164; 62/2
152
فَاذْكُرُونٖٓی اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا لٖی وَلَا تَكْفُرُونِࣖ ﴿152﴾
O halde beni (ibadet ve itaatle) hatırlayın ki ben de sizi (sevap ve mağfiretle) anayım; bana şükredin (ibadetsizlik ve itaatsizlikle) bana nankörlük yapmayın.
*
İnsanlardan bir kısmı sahip olduğu dünyalıklarla sevinmekte, övünmekte, diğer bir kısmı da maddî/teknolojik ürünleri icat edenleri veya kendisinde güç görüp kahramanlaştırdığı şahsiyetleri övmekte ve onları şükranla anmakta iken; buna karşılık kendisini yaratan ve sayısız nimetler lütfeden Allah’ın yüceliğini ve O’na şükrünü, kulluk borcunu unutmaktadırlar ki bu da tam anlamıyla nankörlüktür. Allah’a ibadet ve itaatle şükrü yerine getirmek nimeti artırır, basireti açar, berekete vesile olur. Emirlerine muhalefet etmek/karşı çıkmak ve itaatsizlik ise küfür ve nankörlük olup azabı artırır.3
153
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا اسْتَعٖینُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِؕ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصّٰبِرٖینَ ﴿153﴾
Ey iman edenler! Sabır ve namaz/dua ile (Allah’tan) yardım isteyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.4
4krş. 2/45-46
*
Âyet-i kerîmede geçen sabır ve namaz, karşılaşılacak güçlüklerin çözülmesi için Allahu Teâlâ’nın yardımını sağlayacak bir vesiledir. Sabır; cesaret, zorluklara göğüs germek, direnmek anlamında da ahlâkî bir disiplindir. Namaz; gönlünde Allah sevgisi olan, O’na saygı duyan ve O’nun huzuruna çıkacağına inanan kimsenin iman ve itaatinin bir göstergesi, dinin direği ve kulu Allah’a yaklaştıran bir ibadettir.
154
وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ یُقْتَلُ فٖی سَبٖیلِ اللّٰهِ اَمْوٰتٌؕ بَلْ اَحْیَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ ﴿154﴾
Allah yolunda öldürülen kimseler hakkında “ölüler” demeyin. Hayır, aksine onlar diridir, fakat siz (bunu) anlayamazsınız.1
1krş. 3/169
155–156
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَیْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوٰلِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرٰتِؕ وَبَشِّرِ الصّٰبِرٖینَۙ ﴿155﴾
اَلَّذٖینَ اِذَٓا اَصٰبَتْهُمْ مُصٖیبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رٰجِعُونَؕ ﴿156﴾
(Ey mü’minler! İtaat edeni isyan edenden ayırt etmek için) andolsun ki sizi hem biraz korku ve açlıkla hem de mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. (Ey Resûlüm!) Sabredenlere (lütuf ve ihsanımı) müjdele! Öyle ki onlar, kendilerine bir bela geldiği zaman ancak: “Biz Allah için (teslim olmuş kullar)ız ve elbette biz, (yine) O’na döneceğiz.” derler.
*
Çünkü gelen her türlü afet ve musibet, Allah’ın bilgi, irade ve takdiri dâhilindedir. Sabretmek ise, insanın Allah’ın takdirine boyun eğmesi ve günah teşkil eden arzularına engel olmasıdır.
157
اُولٰٓئِكَ عَلَیْهِمْ صَلَوٰتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ ﴿157﴾
İşte Rablerinin mağfiret ve rahmeti, o (teslimiyette buluna)nların üzerinedir; işte doğru yolu bulanlar da ancak onlardır.
158
اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَیْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَیْهِ اَنْ یَطَّوَّفَ بِهِمَاؕ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَیْرًاۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَلٖیمٌ ﴿158﴾
Şüphesiz “Safâ” ile “Merve” Allah’ın (emrettiği haccın) nişânelerinden (unsurlarından)dır. Kim Beyt’i (Kâbe’yi) hacceder veya umre yaparsa, bu iki (tepe olan Safâ ve Merve’)yi tavaf etmesinde (gidip gelmesinde) bir beis yoktur. Kim gönülden bir hayır yaparsa (bilsin ki) Allah, muhakkak mükâfatını verir ve (kimin ne yaptığını) bilir.
*
Câhiliye döneminde bu tepelerde meşhur birer put vardı. Mekke’nin fethinden sonra bunlar kırılmasına rağmen müslümanlar bu tepeler arasında sa’y yapma hususunda tereddüt ediyorlardı. Bunun için bu âyet nazil oldu.
159
اِنَّ الَّذٖینَ یَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَیِّنٰتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَیَّنّٰهُ لِلنَّاسِ فِی الْكِتٰبِۙ اُولٰٓئِكَ یَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ وَیَلْعَنُهُمُ اللّٰعِنُونَۙ ﴿159﴾
Şüphesiz, indirdiğimiz delilleri (emirleri) ve doğru yolu gösteren (âyetler)i insanlara Kitab’da açıkça bildirdikten sonra (hakikati) gizleyenler (ve onları yürürlükten kaldırmaya çalışanlar) var ya; işte onlara hem Allah lanet eder hem de (bütün) lanet ede(bile)nler lanet eder.2
2krş. 2/174
*
Çünkü İslâm’ın hakikatlerini gizleyenler; küfrün, batılın gündeme gelmesine ve hâkim olmasına sebep olmuş olurlar.
160
اِلَّا الَّذٖینَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَیَّنُوا فَاُولٰٓئِكَ اَتُوبُ عَلَیْهِمْۚ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّحٖیمُ ﴿160﴾
Ancak tevbe ed(ip dön)enler, (hallerini) düzeltenler ve (Allah’ın indirdiği gerçekleri eğip bükmeden dosdoğru) açıklayanlar başka(dır). İşte, ben onların tevbesini kabul ederim. Zira ben, tevbeleri kabul buyuran, çok merhamet edenim.
161
اِنَّ الَّذٖینَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ اُولٰٓئِكَ عَلَیْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَعٖینَۙ ﴿161﴾
Şüphesiz ki (âyetlerimize ve hükümlerimize karşı çıkarak) küfre sapıp da kâfir olarak ölenler (var ya), işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üstünedir.
162
خٰلِدٖینَ فٖیهَاۚ لَا یُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ یُنْظَرُونَ ﴿162﴾
(Onlar) bu lânette temelli kalacaklardır. Artık onların azapları hafifletilmez, yüzlerine de bakılmaz.
163
وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وٰحِدٌۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحٖیمُࣖ ﴿163﴾
Sizin İlâhınız bir İlâh (Allah’)tır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O Rahmân’dır (dünyada bütün yaratıklara merhamet edendir), Rahîm’dir (âhirette yalnız mü’minlere rahmet edendir).
*
Kendisinde üstün güç ve hükümranlık görülen; yörüngesine girilip tanrılaştırılan ve tapınılan liderler ve birçok varlıklar olmuştur. Yüce Allah burada, hükmü ve mutlak hâkimiyeti altına girilen ilâhın, bir tek kendisi olduğunu bildirmektedir.
164
اِنَّ فٖی خَلْقِ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلٰفِ الَّیْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتٖی تَجْرٖی فِی الْبَحْرِ بِمَا یَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْیَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فٖیهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍࣕ وَتَصْرٖیفِ الرِّیٰحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَیْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰیٰتٍ لِقَوْمٍ یَعْقِلُونَ ﴿164﴾
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanların yararı için denizde (süzülüp) giden gemilerde, Allah’ın semadan indirip onunla, öldükten (kuruduktan) sonra toprağı dirilttiği suda, orada (yeryüzünde) yaydığı her türlü canlıda (ve onları yaymasında), rüzgarları (dilediği gibi) estirişinde, gök ile yer arasında (Allah’tan gelecek) emre hazır bekleyen bulutta, elbette düşünen bir kavim için (Allah’ın varlığına ve birliğine) nice deliller vardır.
165
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ یَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَادًا یُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِؕ وَالَّذٖینَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِؕ وَلَوْ یَرَى الَّذٖینَ ظَلَـمُٓوا اِذْ یَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَمٖیعًاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَدٖیدُ الْعَذَابِ ﴿165﴾
Öyle insanlar vardır ki Allah’tan başkasını (putları, arzu ve hevalarını, yücelttikleri, sevip bağlandıkları şahısları, bazı varlık ve eşyayı, gizli veya açıktan sevip) O’na, (Allah’a) denk hâle getirirler; tıpkı Allah’ı sever gibi onları severler,* (böylece şirke düşerler, Allah yerine onlara bağlanırlar). (Hakiki) inanmışların Allah sevgisi (emirlerine itaat ve bağlılığı) ise daha kuvvetli (ve içtendir). (O’na denk hiçbir sevgi beslemezler. Allah’a eş koşup da kendilerine) zulmedenler, azabı gördükleri zaman, (anlayacakları gibi) bütün kuvvet (ve kudret)in Allah’ta bulunduğunu ve Allah’ın azabının, gerçekten çetin olduğunu keşke (önceden) bilselerdi.1
1krş. 6/136; 12/106; 14/30; 31/21; 33/66-68; 34/31; 40/73-75; 45/23
*
* Bir toplum bir insana hayran oldu mu onu yüceltip kutsallaştırır ve (neredeyse onu) tanrı mertebesine çıkarır. Bazen de eşyayı kutsallaştırır. Artık bunlar eleştirilemez.2 Çünkü onlar artık tabulaşmış/putlaşmış olup yapılan her mühim iş ve harekette ona karşı tapınma edâsıyla bağlılıklarını sunarlar. Bu sosyolojik olay, ateistlerde ve ilkel (klan) kabilelerde daha yaygın halde idi. Bir kimse birini veya bir şeyi Allah için değil de onları Allah yerine veya Allah gibi severse/Allah gibi sevgi gösterirse, şirke düşmüş ve kendine zulmetmiş olur.3
166
اِذْ تَبَرَّاَ الَّذٖینَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذٖینَ اتَّبَعُوا وَرَاَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْاَسْبَابُ ﴿166﴾
Nitekim (dine aykırı olan işlerde) kendilerine uyulan (o peşinden gidilen günahkâr) kimseler, o gün azabı gördükleri vakit (kendilerine) uyanlardan hızla uzaklaşacaklar ve aralarındaki (yandaşlık ve liderlik gibi) bağlar kopacaktır.4
4krş. 2/70; 9/31
167
وَقَالَ الَّذٖینَ اتَّبَعُوا لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُا مِنَّاؕ كَذٰلِكَ یُرٖیهِمُ اللّٰهُ اَعْمٰلَهُمْ حَسَرٰتٍ عَلَیْهِمْؕ وَمَا هُمْ بِخٰرِجٖینَ مِنَ النَّارِࣖ ﴿167﴾
(Bunun üzerine onlara) uyanlar da: “Ah, keşke biz (dünyaya) bir kere daha dönseydik de (bugün onların) bizden uzaklaştıkları gibi biz de (onlardan) uzak dursaydık.” derler. İşte Allah onlara bütün yaptıklarını hasret (pişmanlık ve üzüntü)ler içinde gösterecektir. Onlar cehennemden çıkacak da değillerdir.5
5bk. 7/36-39; 16/27; 28/62-66; 33/66-68; 34/22; 37/22-35; 38/55-61; 41/9
168
یٰٓـاَیُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِی الْاَرْضِ حَلٰلًا طَیِّبًاؗ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوٰتِ الشَّیْطٰنِؕ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبٖینٌ ﴿168﴾
Ey insanlar! Yeryüzündeki helal ve temiz şeylerden yiyin. (Pis ve haram olan şeyleri yiyip içmede) şeytan (ve benzerlerin)in adımlarını izlemeyin. Çünkü o(nlar) sizin için apaçık bir düşmandır.6
6krş. 2/208; 17/27
169
اِنَّمَا یَاْمُرُكُمْ بِالسُّٓوءِ وَالْفَحْشَٓاءِ وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿169﴾
O size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi/iddia etmenizi emreder.
*
Âyet-i kerîmede belirtildiği gibi, İslâm’a aykırı emir, sevgi, şehvet gibi nefs-i emmârenin her türlü istekleri; hayasızlık ve haram mal edinme gibi şeyler7 şeytanın adımlarıdır ki bunlar siyâsî, içtimâî (sosyal) ve ferdî alanda toplanırlar. Kim İslâm’dan başka bir din ve hayat tarzı ararsa sonu hüsrandır.8 Çünkü bu, şeytan ve dostlarının yoludur.9 Zira yüce Allah, “Şeytana tapmayın.”10 buyurmaktadır.
170
وَاِذَا قٖیلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَـتَّبِـعُ مَٓا اَلْفَیْنَا عَلَیْهِ اٰبَٓاءَنَاؕ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُهُمْ لَا یَعْقِلُونَ شَیْـًٔا وَلَا یَهْتَدُونَ ﴿170﴾
Onlara; “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) uyun.” denildiği zaman onlar: “Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (ve öğrettikleri yol)a uyarız.” dediler. Peki, ataları bir şey (in İslâm’a uyup uymadığın)ı düşünemeyen ve doğru yolu bulamayan (sapık yolun yolcusu) kimseler olsalar da mı (onlara uyacaklardı)?!
*
Yüce Allah’ın gönderdiği son din İslâm’a ve O’nun kitabına uymayan bütün sistem, örf, âdet ve gelenekler batıl olup Allah katında makbul değildir ve sonu hüsrandır.1
171
وَمَثَلُ الَّذٖینَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذٖی یَنْعِقُ بِمَا لَا یَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًؕ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْیٌ فَهُمْ لَا یَعْقِلُونَ ﴿171﴾
(Doğru yola çağrılan kafirler)in durumu, bağıran (çoban)ın bağırıp çağırmasından başka bir şey işitmeyen (hayvan)ın durumu gibidir.
*
Veya: (Hakka çağırıldıkları halde anlamayan) kâfirlerin hali, (çobandan) bağırtı ve çağırtıdan başka hiçbir şey duymayan (hayvan)ların haline benzer.
171
وَمَثَلُ الَّذٖینَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذٖی یَنْعِقُ بِمَا لَا یَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًؕ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْیٌ فَهُمْ لَا یَعْقِلُونَ ﴿171﴾
Onlar, (mânen) sağır, dilsiz ve kördürler. Bu sebeple onlar, (ilâhî emirleri duysalar da) akletmezler (düşünüp emrin gereğini yerine getirmezler).
172
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَیِّبٰتِ مَا رَزَقْنٰكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِیَّاهُ تَعْبُدُونَ ﴿172﴾
Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz/helal olanlarından yiyin; eğer sadece O’na kulluk ediyorsanız, Allah’a şükredin. (O’na karşı diliniz, bedeniniz ve malınızla, kulluk borcunuz olan şükrü yerine getirin.)
173
اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَیْكُمُ الْمَیْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزٖیرِ وَمَٓا اُهِلَّ بِهٖ لِغَیْرِ اللّٰهِۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَیْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَٓا اِثْمَ عَلَیْهِؕ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿173﴾
(Allah) size sadece ölmüş (murdar hayvan)ı, kanı, (hem etinin hem tabiatının pisliğinden dolayı) domuz etini ve Allah’tan başkası (putlar ve şahıslar) adına kesileni haram kıldı.
*
Resûlullah (sas.) âyetteki “habâis” (pis şeyleri) açıklarken bunların dışındaki eti yenmeyen hayvanları bildirmiştir. Bunlar da hadis ve fıkıh kitaplarında mevcuttur.2
173
اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَیْكُمُ الْمَیْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزٖیرِ وَمَٓا اُهِلَّ بِهٖ لِغَیْرِ اللّٰهِۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَیْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَٓا اِثْمَ عَلَیْهِؕ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿173﴾
Fakat kim de mecbur kalırsa istekli olmayarak ve sınırı aşmadan (sırf ölmemek için) yerse ona hiçbir günah yoktur. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.3
3krş. 5/3
174
اِنَّ الَّذٖینَ یَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتٰبِ وَیَشْتَرُونَ بِهٖ ثَمَنًا قَلٖیلًاۙ اُولٰٓئِكَ مَا یَاْكُلُونَ فٖی بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ وَلَا یُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ یَوْمَ الْقِیٰمَةِ وَلَا یُزَكّٖیهِمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖیمٌ ﴿174﴾
Allah’ın indirdiği Kitab’dan bir şeyi gizleyip de* onu (elde edeceği dünyalık) birkaç paraya satanlar var ya... İşte onlar, (gizledikleri veya suskunluklarının karşılığında aldıkları ile) karınlarına ateşten başka bir şey doldurmayacaklar. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onları temize de çıkarmaz. Onlara acıklı bir azap vardır.
*
* Yahudi hahamları, âhir zaman peygamberinin vasıflarını ve geleceğini haber veren âyetleri bile bile gizliyorlardı.4
*
Din adına çıkmış bazı kimseler, ilâhî vahyin doğruluğunu kabul etmekle beraber, zalimlerle el ele vererek ilâhî vahyi onların arzuları doğrultusunda yorumlayarak mü’minlerle mücadeleye girişirler. Böylece bunu dünyevî bir kazanca/ranta ve şöhrete dönüştürürler. Cezaları ise âyette belirtilmiştir.
175
اُولٰٓئِكَ الَّذٖینَ اشْتَرَوُا الضَّلٰلَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ ﴿175﴾
Onlar doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfireti bırakıp azabı satın almış kimselerdir. Onlar, ateşe karşı ne kadar da dayanıklı imişler!
176
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ نَزَّلَ الْكِتٰبَ بِالْحَقِّؕ وَاِنَّ الَّذٖینَ اخْتَلَفُوا فِی الْكِتٰبِ لَفٖی شِقَاقٍ بَعٖیدٍࣖ ﴿176﴾
Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah, Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak indirmiştir. (Buna rağmen, keyfî yorumlar sonucu) o Kitab’da (ve hükümlerini kabulde) ihtilafa düşenler elbet (haktan) uzak bir ayrılık (bir azap) içindedirler.
177
لَیْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْیَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتٰبِ وَالنَّبِیّٖنَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّهٖ ذَوِی الْقُرْبٰى وَالْیَتٰمٰى وَالْمَسٰكٖینَ وَابْنَ السَّبٖیلِ وَالسَّٓائِلٖینَ وَفِی الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عٰهَدُواۚ وَالصّٰبِرٖینَ فِی الْبَاْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَحٖینَ الْبَاْسِؕ اُولٰٓئِكَ الَّذٖینَ صَدَقُواؕ وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ ﴿177﴾
(Ey ibadet edenler!) İyi ve erdemli olmak (yalnızca) yüzlerinizi Doğu ve Batı tarafına çevirmeniz değildir.
*
Önceki hıristiyanlar, Doğu’ya; Medine ve çevresindeki yahudiler ise Kuzeybatı’ya düşen Beyt-i Makdis’e yüzlerini dönerek ibadet ediyorlardı. Müslümanlar da Kâbe’den önce Beyt-i Makdis’e veya uygun gelen cihete dönüp ibadet ediyorlardı. Burada gerek böyle gerek namazda selam verirken yüzü Doğu ve Batıya çevirmek de kastedilmektedir.
177
لَیْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْیَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتٰبِ وَالنَّبِیّٖنَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّهٖ ذَوِی الْقُرْبٰى وَالْیَتٰمٰى وَالْمَسٰكٖینَ وَابْنَ السَّبٖیلِ وَالسَّٓائِلٖینَ وَفِی الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عٰهَدُواۚ وَالصّٰبِرٖینَ فِی الْبَاْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَحٖینَ الْبَاْسِؕ اُولٰٓئِكَ الَّذٖینَ صَدَقُواؕ وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ ﴿177﴾
Fakat iyi ve erdemli (muttakî) kişi; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitab’a (Kur’an’a) ve peygamberlere inanıp malı(nı), sevgisine rağmen (Allah rızası için) akrabaya, yetimlere, yoksullara ve yolda/sokakta kalmışlara, dilenenlere ve boyunduruk altında bulunanlara (kurtulmaları için ihlasla) veren, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, ahitleştiği zaman sözlerini yerine getiren, sıkıntıda, hastalıkta ve savaşın şiddetlendiği anda sabredendir. İşte (imanlarında, yaptığı iyilik ve taatte) doğru olanlar onlardır. Ve takvâya erenler de onlardır.
178
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَیْكُمُ الْقِصَاصُ فِی الْقَتْلٰىؕ اَلْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالْاُنْثٰى بِالْاُنْثٰىؕ فَمَنْ عُفِیَ لَهُ مِنْ اَخٖیهِ شَیْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَاَدَٓاءٌ اِلَیْهِ بِاِحْسٰنٍؕ ذٰلِكَ تَخْفٖیفٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَرَحْمَةٌؕ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَلٖیمٌ ﴿178﴾
Ey iman edenler! (Tarafınızdan kasten) öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı. Öldüren) hüre hür, köleye köle, kadına kadın (hâkimin hükmü ile kısas olunur. Erkek, kadını öldürmüşse yine aynıdır). Fakat (öldürülenin) kardeşi (velîsi veya mirasçılarından biri) tarafından o (kâtil) şahıs lehine bir şey affedilir (bağışlanır)sa (kısas düşer), o zaman örfe uymak (yani dine ve akla uygun diyet borcunu) ona (öldürülenin velîsine) güzellikle ödemek gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve merhamettir. Kim bundan sonra (kısas ister veya diyet aldıktan sonra yine de kâtile veya akrabasına) saldırıda bulunursa onun için pek acıklı bir azap vardır.
*
İslâm hukukuna göre; kasten öldürülenin vârisi hem kısası hem de diyeti (kan bedelini öldürene) bağışlayabilir. Bu takdirde olayın bir âmme suçu sayılması dolayısıyla, devletin bunu ta‘zir yoluyla takdir ettiği daha hafif bir ceza ile cezalandırma yetkisi vardır. Tevbe etmeyenlerin âhiret cezası bâkîdir.1
179
وَلَكُمْ فِی الْقِصَاصِ حَیٰوةٌ یٰٓـاُولِی الْاَلْبٰبِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ﴿179﴾
Ey (gerçeği düşünebilen tam) akıl sahipleri! Kısasta sizin için (umûmî) hayat vardır; olur ki sizler, (bu sayede keyfinize göre yaralama ve cinayetten) korunursunuz.
*
Yüce Allah’ın; “Kısasta hayat vardır.” ifadesi, insanlığın hayat hakkını korumak içindir. Kısas, bir ödeşmedir ki öldürme, kesme ve yaralama gibi suçlara karşı, suçluya misli olan cezanın/âdil olan karşılığının mahkemece verilmesi ya da mirasçılarının fidyeye razı olmaları şekliyle olur. Şahsî suçlarda devletin suçluyu affetme yahut diyete razı etme veya diyeti reddetme yetkisi yoktur. Bundan dolayı artık öç ve kan dâvâları da önlenmiş olacaktır. Nitekim, İslâm öncesi, eski Türklerde de töreye göre kısas yapıldığından kan dâvâları yoktu. Çünkü ceza suça denkti. Ceza, suça denk olunca caydırıcı oluyordu. Bu sebeple, ölmeyi göze alamayan yaralama ve öldürmeyi de göze alamıyor; hem de Allah’tan korkuyordu. Çağdaş hukuk sistemleri bunu sağlayamamıştır.
180
كُتِبَ عَلَیْكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ اِنْ تَرَكَ خَیْرًاۚ اَلْوَصِیَّةُ لِلْوٰلِدَیْنِ وَالْاَقْرَبٖینَ بِالْمَعْرُوفِۚ حَقًّا عَلَى الْمُتَّقٖینَؕ ﴿180﴾
Sizden birine ölüm (hali) geldiği zaman eğer bir hayır (bir mal) bırakıyorsa, anaya, babaya ve akrabalara (üçte birini) adalete uygun bir şekilde vasiyet etmesi size farz kılındı. Bu, “Allah’a karşı gelmekten sakınanlar” üzerinde bir haktır (onlar üzerine bir borçtur).
*
Vasiyet, malın üçte birini geçmeyecektir. Bu âyetteki vasiyet, Nisâ sûresindeki 7-12 ve 176. miras âyetleriyle yeni bir hükme bağlanmıştır. Peygamber Efendimiz de, “Vârise/mirasçıya, diğerlerinin rızaları dışında artık vasiyet yoktur.” buyurmuştur.
181
فَمَنْ بَدَّلَهُ بَعْدَمَا سَمِعَهُ فَاِنَّمَٓا اِثْمُهُ عَلَى الَّذٖینَ یُبَدِّلُونَهُؕ اِنَّ اللّٰهَ سَمٖیعٌ عَلٖیمٌؕ ﴿181﴾
Artık kim, onu (ölünün vasiyetini) işittikten (veya yazılmasından) sonra değiştirirse bunun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah, (her şeyi) işitendir, bilendir.
182
فَمَنْ خَافَ مِنْ مُوصٍ جَنَفًا اَوْ اِثْمًا فَاَصْلَحَ بَیْنَهُمْ فَلَٓا اِثْمَ عَلَیْهِؕ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖیمٌࣖ ﴿182﴾
Kim de, vasiyet edenin bir hata etmesi (haksızlığa meyletmesi)nden veya bir günah işlemesinden korkar da (tarafların) arasını düzeltirse ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.
183
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَیْكُمُ الصِّیَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذٖینَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ ﴿183﴾
Ey iman edenler! Sizden önceki (ümmet)lere yazıldığı gibi sizin üzerinize de oruç tutmak yazıldı (farz kılındı).1 Olur ki bu sayede takvâya erersiniz.
1Bu konuda geniş bilgi için bk. Feyizli, s.13-36
184
اَیَّامًا مَعْدُودٰتٍؕ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرٖیضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَیَّامٍ اُخَرَؕ وَعَلَى الَّذٖینَ یُطٖیقُونَهُ فِدْیَةٌ طَعَامُ مِسْكٖینٍؕ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَیْرًا فَهُوَ خَیْرٌ لَهُؕ وَاَنْ تَصُومُوا خَیْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿184﴾
(Farz kılınan oruç) sayılı günlerdir. Sizden kim, (o günlerde) hasta veya seferde ise o, (tutamadığı) günler sayısınca başka günlerde (oruç tutar. İhtiyarlığından veya tedavisi mümkün olmayan bir hastalıktan dolayı) oruç tutmaya gücü yetmeyenlere, (her güne karşılık) bir yoksulu (sabah akşam) doyuracak bir fidye vermesi (gerekli)dir. Kim de gönülden gelerek (daha fazla) bir ihsanda bulunursa bu, onun için daha hayırlıdır. Bununla beraber (zor da olsa, işin önemini) bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
185
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓی اُنْزِلَ فٖیهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَیِّنٰتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْیَصُمْهُؕ وَمَنْ كَانَ مَرٖیضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَیَّامٍ اُخَرَؕ یُرٖیدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْیُسْرَ وَلَا یُرٖیدُ بِكُمُ الْعُسْرَؗ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰیكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿185﴾
(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki Kur’an; insanlara hidayet (doğru yol) rehberi, doğru yolun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak onda(ki Kadir gecesinde) indirildi.
*
Kur’an’ın indirildiği Kadir gecesi, dünyanın/insanlığın aydınlanma gecesi olarak daima kutlanacaktır.
185
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓی اُنْزِلَ فٖیهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَیِّنٰتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْیَصُمْهُؕ وَمَنْ كَانَ مَرٖیضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَیَّامٍ اُخَرَؕ یُرٖیدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْیُسْرَ وَلَا یُرٖیدُ بِكُمُ الْعُسْرَؗ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰیكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿185﴾
Sizden kim (mazereti olmaksızın) bu ay(ın ilk hilâlin)e erişirse/görürse* hemen orucunu tutsun, kim de hasta veya seferde (olup da yer) ise tutmadığı günler sayısınca (caiz olan) başka günlerde (orucunu kazâ etsin). Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez. Bu da, o sayıyı (kaza ile) tamamlamanız ve size yol göstermesine karşılık Allah’ın yüceliğini tanımanız içindir. Olur ki (düşünür de) şükredersiniz.
*
* Peygamber Efendimiz, “Hilâli görmekle orucu tutun, hilâli görmekle iftar (bayram) edin.” buyurmuştur. Bir kimse, kendisi hilâli gördüğünde veya âdil bir kişi gördüğünü söylediğinde oruca başlar. Eğer İslâm hükümleri geçerli olan ve gecesi aynı geceye rastlayan ülkelerin birinde, şahitlerin şehadetiyle hilâlin görüldüğüne hâkim hüküm vermişse bütün müslümanlara aynı gecenin sabahında oruç tutmaları veya bayram yapmaları farzdır. Böyle değil ise hilâlin görülüşüne göre amel edilir. Sadece fen bilginlerinin hesabı (takvim) kâfî değildir. Mezheplerin ittifakı da bu görüş üzeredir.2
186
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَادٖی عَنّٖی فَاِنّٖی قَرٖیبٌؕ اُجٖیبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْیَسْتَجٖیبُوا لٖی وَلْیُؤْمِنُوا بٖی لَعَلَّهُمْ یَرْشُدُونَ ﴿186﴾
(Resûlüm!) Kullarım sana beni soracak olurlarsa (bilsinler ki) ben, şüphesiz onlara çok yakınım. (İsterse gönlünden geçirsin.) Bana dua edenin duasına icabet eder (kabul eder)im. O halde onlar da benim davetimi kabul ed(ip bana itaat et)sinler ve bana iman(da sebat) etsinler. Tâ ki bu sayede doğru yola (kurtuluşa) ulaşmış olsunlar.3
3bk. 25/77
*
Allahu Teâlâ kullarına ilmiyle, rahmetiyle, lütuf ve ihsanıyla çok yakındır; yeter ki kullar emirlerine itaatten uzaklaşmasın, iman ve ameline riyâ, münâfıklık ve şirk karıştırmasın, ihlaslı olsunlar. O’nun koyduğu sınırları da murâbıt olup korusunlar.4 İşte kim Allah’a bağlanır, O’nun kendileri için koyduğu dinî ilkeleri muhafaza eder ve dua ile O’na sığınırsa, O da onu yüceltir ve yalnız bırakmaz.5 Böylece Yaradan’ın yaratılana olan icabet vaadi gerçeklik kazanır.
187
اُحِلَّ لَكُمْ لَیْلَةَ الصِّیَامِ الرَّفَثُ اِلٰى نِسَٓائِكُمْؕ هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّؕ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَیْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْۚ فَالْـٰٔنَ بٰشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْࣕ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتّٰى یَتَبَیَّنَ لَكُمُ الْخَیْطُ الْاَبْیَضُ مِنَ الْخَیْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِࣕ ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّیَامَ اِلَى الَّیْلِۚ وَلَا تُبٰشِرُوهُنَّ وَاَنْتُمْ عٰكِفُونَۙ فِی الْمَسٰجِدِؕ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَقْرَبُوهَاؕ كَذٰلِكَ یُبَیِّنُ اللّٰهُ اٰیٰتِهٖ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ یَتَّقُونَ ﴿187﴾
Oruç (günlerinin) gecesinde eşlerinizle cinsî ilişki kurmanız size helal kılındı. (Haramdan korunmak ve sükunete kavuşmak için) onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbise (durumunda)sınız. Allah (onlara yaklaşmamakla)1 nefislerinizin arzularına karşı zâfiyet göstereceğinizi bildi de tevbelerinizi kabul edip sizi bağışladı. Artık bundan böyle, (oruç gecelerinde de) onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdığı (takdir ettiği) şey (nesl)i isteyin. Beyaz iplik siyah iplikten (fecrin aydınlığı, gecenin karanlığından) seçilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin için; sonra da orucu akşam oluncaya (iftar vaktine) kadar tamamlayın. Fakat mescidlerde itikâfa çekilmiş iken kadınlarınıza yaklaşmayın. Bu (hükümler) Allah’ın (yasak) sınırlarıdır; sakın sınırlara yaklaşmayın! Allah, sakınıp korunsunlar diye âyetlerini insanlara böyle açıklar.
1Mevdûdî, I, 149
188
وَلَا تَاْكُلُٓوا اَمْوٰلَكُمْ بَیْنَكُمْ بِالْبٰطِلِ وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّامِ لِتَاْكُلُوا فَرٖیقًا مِنْ اَمْوٰلِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَࣖ ﴿188﴾
Bir de mallarınızı aranızda batıl (meşru olmayan) yollarla yemeyin.
*
“Kumar, hırsızlık, dolandırıcılık, cebir, çapulculuk, emanete hıyanet gibi haksız yollarla mallarınızı yemeyin.” demektir. Âyette geçen “haram yollardan” ifadesinden maksat ise yalancı şahitlik, yalan yere yemin ve rüşvettir.
188
وَلَا تَاْكُلُٓوا اَمْوٰلَكُمْ بَیْنَكُمْ بِالْبٰطِلِ وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّامِ لِتَاْكُلُوا فَرٖیقًا مِنْ اَمْوٰلِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَࣖ ﴿188﴾
İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile (haksız yere) haram yollardan yemek için o malları hâkimlere (reis ve idarecilere rüşvet olarak) aktarmayın.2
2krş. 4/29
189
یَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِؕ قُلْ هِیَ مَوٰقٖیتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّؕ وَلَیْسَ الْبِرُّ بِاَنْ تَاْتُوا الْبُیُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰىۚ وَاْتُوا الْبُیُوتَ مِنْ اَبْوٰبِهَاࣕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿189﴾
(Resûlüm!) Sana hilâl halindeki (yeni doğan) ayları sorarlar. De ki: “Onlar, insanlar ve (özellikle) hac için vakit ölçüleridir. (İhramlı iken cahiliye döneminde olduğu gibi) evlere arkalarından girmeniz iyi ve erdemli olmak değildir. Fakat iyi ve erdemli kişi ‘Allah’ın emirlerine uygun davranandır.’ Evlere kapılarından girin ve Allah’ın emirlerine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının ki kurtulasınız.”
*
“Evlere kapılarından girin başka yerden girmeyin.” ifadesi sosyal yönden de bir terbiye ve ahlâk kuralı içermektedir.3
*
Medine halkı bayram törenlerinden, Ensar da hacdan döndükten sonra veya ihramlı iken evlerine arka taraftan girerlerdi. Bu cahiliye âdetini iyi bir şey sanırlardı. Yüce Allah bu âyetle, bunun çirkin olduğunu bildirdi ve kaldırdı.
190
وَقٰتِلُوا فٖی سَبٖیلِ اللّٰهِ الَّذٖینَ یُقٰتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواؕ اِنَّ اللّٰهَ لَا یُحِبُّ الْمُعْتَدٖینَ ﴿190﴾
Size savaş açanlarla siz de Allah yolunda savaşın. (Fakat savaşmayan ihtiyar, kadın ve çocukları öldürerek) aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah, aşırı gidenleri sevmez.
*
Bu âyet-i kerîmenin hükmü, bundan sonraki âyetle veya Tevbe sûresinin 12. âyetiyle de ilgilidir. Yüce Rabbimiz bu âyetle savaşa izin vermiş ancak savaşta da insan haklarını teminat altına alarak katliamları, toplu öldürmeleri yasaklamıştır.
191
وَاقْتُلُوهُمْ حَیْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَاَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَیْثُ اَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ اَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِۚ وَلَا تُقٰتِلُوهُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتّٰى یُقٰتِلُوكُمْ فٖیهِۚ فَاِنْ قٰتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْؕ كَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكٰفِرٖینَ ﴿191﴾
Onları (size harp açan kâfirleri) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. (İslâm’ı beğenmeyip şirk ve küfrü hâkim kılmak; âyetleri şahsî tevillerle aslî konumundan saptırmak veya dinden döndürmek için işkence yapmak şeklindeki) fitne ise adam öldürmekten daha beterdir. Mescid-i Haram’da sizinle savaşmadıkça siz de orada kendileriyle savaşmayın. (Fakat size) savaş açarlarsa siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir.1
1krş. 48/24
192
فَاِنِ انْتَهَوْا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿192﴾
Şâyet onlar (savaş ve küfürden) vazgeçerlerse (ilişmeyiniz). Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
193
وَقٰتِلُوهُمْ حَتّٰى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَیَكُونَ الدّٖینُ لِلّٰهِؕ فَاِنِ انْتَهَوْا فَلَا عُدْوٰنَ اِلَّا عَلَى الظّٰلِمٖینَ ﴿193﴾
(İslâm’a engel) bir fitne kalmayıncaya, din (sahte tanrıların emri doğrultusunda değil; kısıtlamasız olarak) yalnız Allah’ın (buyruğu doğrultusunda) oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (dine ve dînî yaşantıya engel olmaktan) vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.2
2bk. 8/39
*
Zilkâde ayında savaş haram olduğu halde, müşrikler Hudeybiye’de bu ayın hürmetini çiğnediler. Hicretin altıncı yılının bu ayında Hz. Peygamber ve ashâbına umre yaptırmadılar. Hz. Peygamber ise umrenin bir sonraki sene yapılması için anlaşma yaptı. Cenâb-ı Hak da, ertesi yıl bu ayda umre yapmayı nasip etti. Bunun için aşağıdaki âyetle bu aylarda saldıranlara karşı savaşa bile izin verdi.
194
اَلشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ وَالْحُرُمٰتُ قِصَاصٌؕ فَمَنِ اعْتَدٰى عَلَیْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَیْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدٰى عَلَیْكُمْࣕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَـمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّقٖینَ ﴿194﴾
Haram (denen hürmetli) ay, haram aya bedeldir;* hürmetler (dokunulmazlıklar) da karşılıklıdır. O halde kim size (bu ayda) saldırırsa onun size saldırdığı kadar (ölçüde ve şekilde), siz de onlara saldırın. Allah’ın emirlerine uygun yaşayın/O’na karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah, muttakî olan (emirlerine uygun yaşayan)larla beraberdir.**
*
* Geçen senenin Zilkâde ayı bu senenin ayına denktir.
*
** Savaş yapılması haram olan aylar; Muharrem, Receb, Zilkâde ve Zilhicce aylarıdır.
195
وَاَنْفِقُوا فٖی سَبٖیلِ اللّٰهِ وَلَا تُلْقُوا بِاَیْدٖیكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ وَاَحْسِنُواۚۛ اِنَّ اللّٰهَ یُحِبُّ الْمُحْسِنٖینَ ﴿195﴾
Allah yolunda (mallarınızı) harcayın, kendi ellerinizle (kendinizi) tehlikeye atmayın;* iyilik edin. Şüphesiz ki Allah, iyilik edenleri sever.
*
* Bu âyette, malı israf etmenin, Allah yolunda (din uğrunda) harcamamanın helake ve azaba sebep olacağı bildirildiği gibi bunun dışında bazı şeylerin de helake sebep olduğu hakkında sahabe fetvaları vardır. Buna dayanılarak kendi canına kıyma, bile bile kendine zarar verecek bir hareket ve eylemde bulunma veya sonunda vücuda/sağlığa zarar veren şeyler başta keyif verir gibi olsa da, bu âyetteki yasak hükmüne dâhil edilmiştir.3
196
وَاَتِمُّوا الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّٰهِؕ فَاِنْ اُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَیْسَرَ مِنَ الْهَدْیِۚ وَلَا تَحْلِقُوا رُؤُسَكُمْ حَتّٰى یَبْلُغَ الْهَدْیُ مَحِلَّهُؕ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرٖیضًا اَوْ بِهٖٓ اَذًى مِنْ رَاْسِهٖ فَفِدْیَةٌ مِنْ صِیَامٍ اَوْ صَدَقَةٍ اَوْ نُسُكٍۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْࣞ فَمَنْ تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ اِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَیْسَرَ مِنَ الْهَدْیِۚ فَمَنْ لَمْ یَجِدْ فَصِیَامُ ثَلٰثَةِ اَیَّامٍ فِی الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ اِذَا رَجَعْتُمْؕ تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌؕ ذٰلِكَ لِمَنْ لَمْ یَكُنْ اَهْلُهُ حَاضِرِی الْمَسْجِدِ الْحَرَامِؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَـمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَدٖیدُ الْعِقَابِࣖ ﴿196﴾
Haccı da, umreyi de Allah (rızası) için tam yapın. Eğer (bir engelle hac ve umreden) alıkonulursanız, o zaman kolayınıza gelen bir kurban (gönderin). Kurban yerine (Mina’ya) varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Aranızda hasta olan veya başından bir rahatsızlığı bulun(up da tıraş olan) varsa ona fidye gerekir ki o (fidye) de ya (üç gün) oruç tutmak, ya sadaka (altı fakire fitre)4 vermek ya da bir kurban kesmektir. Güven (ve sağlık) içinde olduğunuz vakit hac zamanına kadar, umre ile faydalanmak isteyen kimseye (hacc-ı temettü yapana), kolayına gelen kurbanı kesmesi; kurban bulamayana da hac günlerinde (ihramlı olarak) üç gün, (memleketinize) döndüğünüz zaman da yedi (gün) oruç tutması gerekir; bunlar tam on (gün)dür. Bu, ailesi Mescid-i Haram (civarın)da oturmayanlar içindir. Allah’ın emirlerine uygun yaşayın/aykırı davranışlardan sakının (hac hükümlerinde dikkatli olun) ve bilin ki Allah’ın cezası çok şiddetlidir.
4İbni Kesîr (Sâbûnî), I, 174
197
اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومٰتٌۚ فَمَنْ فَرَضَ فٖیهِنَّ الْحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِی الْحَجِّؕ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَیْرٍ یَعْلَمْهُ اللّٰهُؕ وَتَزَوَّدُوا فَاِنَّ خَیْرَ الزَّادِ التَّقْوٰىؗ وَاتَّقُونِ یٰٓـاُولِی الْاَلْبٰبِ ﴿197﴾
Hac, bilinen aylar(da)dır.*
*
Şevvâl, Zilkâde ayları ve Zilhicce’den on gün. Zilhiccenin 9-10. günleri de haccetme günleridir.
197
اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومٰتٌۚ فَمَنْ فَرَضَ فٖیهِنَّ الْحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِی الْحَجِّؕ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَیْرٍ یَعْلَمْهُ اللّٰهُؕ وَتَزَوَّدُوا فَاِنَّ خَیْرَ الزَّادِ التَّقْوٰىؗ وَاتَّقُونِ یٰٓـاُولِی الْاَلْبٰبِ ﴿197﴾
Kim o aylarda (niyetle ihrama girip) haccı yerine getirmeye azmederse (bilin ki) hacda (eşiyle) cinsî ilişki kurmak, günah sayılan davranışlarda bulunmak ve kavga etmek/ağız dalaşı yapmak yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. Bir de (yol için) kendinize azık edinin. (Bilin ki) azığın en hayırlısı takvâdır (günaha sebep olan hareketlerden sakınmaktır). Ey akıl sahipleri! Yalnız benim emirlerime uygun yaşayıp karşı gelmekten sakınarak azabımdan korunun.
198
لَیْسَ عَلَیْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْؕ فَاِذَٓا اَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفٰتٍ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِࣕ وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدٰیكُمْۚ وَاِنْ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلِهٖ لَمِنَ الضَّٓالّٖینَ ﴿198﴾
(Hac mevsiminde, ticaret yaparak)1 Rabbinizden bir lütuf (bir rızık) aramanızda size bir vebal yoktur. Arafat’(taki vakfe*)den (Müzdelife’ye) akın ettiğiniz zaman, Meş’ar-i Haram’ın yanında (Müzdelife’de) Allah’ı (dua ve telbiye ile) anın. Ve sizi doğru yola hidayet ettiği gibi (siz de), aynı şekilde O’nu (tevhid ve tâzimle) öylece anın. (Biliyorsunuz ki) siz, bundan evvel (cahiliye döneminde) cidden yanlış yolda olanlardan idiniz.
1Cessâs, I, 309
*
* Arafat’taki vakfe (durma); haccın rükünlerinden olup Arefe günü zeval vaktinden Kurban bayramının birinci günü tan yeri ağarıncaya kadar herhangi bir zamanda yerine getirilir. Kureyş ve dini Kureyş ile aynı olan bazı müşrik kabileler, Müzdelife’de vakfe yaparlardı.2
199
ثُمَّ اَفٖیضُوا مِنْ حَیْثُ اَفَاضَ النَّاسُ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَؕ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿199﴾
Sonra, insanların (sel gibi) aktığı (döndüğü) yerden, (Arafat’tan) siz de akın edin, Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
200
فَاِذَا قَضَیْتُمْ مَنٰسِكَكُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَذِكْرِكُمْ اٰبَٓاءَكُمْ اَوْ اَشَدَّ ذِكْرًاؕ فَمِنَ النَّاسِ مَنْ یَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِی الدُّنْیَا وَمَا لَهُ فِی الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلٰقٍ ﴿200﴾
Hac ibadetlerinizi bitirdiğinizde, vaktiyle (orada) atalarınızı (sevgi ve övgü ile) andığınız gibi artık bundan böyle daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı anın. İnsanlardan kimi; “Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) dünyada ver!” der. Artık (böyle diyen) o kimseye âhirette hiçbir nasip yoktur.
*
Bu insanlar, dünyevî arzularının iyiliğine, kötülüğüne bakmaksızın sadece bol dünyalık nimetler için dua ederler. Çünkü gönüllerinde âhiretin yeri yoktur, bunun için orada nasipleri de yoktur.
201
وَمِنْهُمْ مَنْ یَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِی الدُّنْیَا حَسَنَةً وَفِی الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ ﴿201﴾
Onların kimi de: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da güzellik, âhirette de güzellik ver ve bizi cehennem azabından (ateşinden) koru.” der.
202
اُولٰٓئِكَ لَهُمْ نَصٖیبٌ مِمَّا كَسَبُواؕ وَاللّٰهُ سَرٖیعُ الْحِسَابِ ﴿202﴾
İşte onlara, kazandıklarından (hem dünyada hem de âhirette) büyük bir nasip (rahmet, hayır ve bereket) vardır. Allah hesabı çok çabuk görendir.
203
وَاذْكُرُوا اللّٰهَ فٖٓی اَیَّامٍ مَعْدُودٰتٍؕ فَمَنْ تَعَجَّلَ فٖی یَوْمَیْنِ فَلَٓا اِثْمَ عَلَیْهِۚ وَمَنْ تَاَخَّرَ فَلَٓا اِثْمَ عَلَیْهِۙ لِمَنِ اتَّقٰىؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَـمُٓوا اَنَّكُمْ اِلَیْهِ تُحْشَرُونَ ﴿203﴾
(Teşrik günleri diye bilinen)* sayılı günlerde (tekbir getirmek suretiyle) Allah’ı zikredin. Kim iki günde (Zilhicce’nin on bir ve on-ikinci günlerinde Mina’dan Mekke’ye dönmek için) acele ederse ona günah yoktur. Kim de acele etmeyip geri kalırsa günahlardan korunması halinde ona da vebal yoktur. Allah’a ‘saygılı olup emrine uygun yaşayın’ ve bilin ki siz şüphesiz O’nun huzurunda toplanacaksınız.
*
* Teşrik günleri, Kurban bayramının ikinci gününden başlar, dördüncü günü ikindi vaktine kadar devam eder. Teşrik tekbirleri ise Arefe günü sabah namazında başlar, dördüncü günü ikindi vaktine kadar devam eder.
204
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ یُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِی الْحَیٰوةِ الدُّنْیَا وَیُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا فٖی قَلْبِهٖۙ وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ ﴿204﴾
İnsanlardan öyleleri vardır ki (onun) dünya hayatına dair (aldatan yaldızlı) sözü, senin hoşuna gider ve (hatta bunlar) sözlerinin özlerine uyduğu konusunda da Allah’ı şahit tutar. Halbuki gerçekte o, (İslâm’ın ve müslümanların) en azılı düşmanıdır.1
1krş. 63/4
*
Bu âyet münâfıklardan Ahnes b. Şurayk hakkında indi. Bu kişi, tatlı dilli olmakla birlikte, cânî ruhlu bir kimse idi. Mekke’nin fethinden sonra müellefe-i kulûbdan sayılıp ganimetten kendisine pay ayrıldığı, sonraları İslâm‘dan tekrar çıktığı kaydedilir.
205
وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِی الْاَرْضِ لِیُفْسِدَ فٖیهَا وَیُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَؕ وَاللّٰهُ لَا یُحِبُّ الْفَسَادَ ﴿205﴾
O, (dönüp gidince veya) iş başına geçince, (Allah’ın emrine karşı gelmek ve hevasına uymakla) ülkede fesat çıkarmaya, harsı (ekonomiyi, kültürü) ve nesli mahvetmeye çalışır. Allah ise fesadı/bozgunculuğu sevmez.
206
وَاِذَا قٖیلَ لَهُ اتَّقِ اللّٰهَ اَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْاِثْمِ فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُؕ وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ ﴿206﴾
Ona: “Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakın.” denildiği zaman, (kızar da) gururu kendisini (daha fazla) günaha sürükler; artık böylesinin hakkından cehennem gelir. (Orası) ne kötü bir yataktır!
*
Bu üç âyet-i kerîme; birtakım (münafık) insan tiplerini ortaya koymaktadır ki onlar çok güzel ve yaldızlı konuşmalar yaparlar. “Ben şahsî çıkarlarım için değil; doğruluğu, iyiliği getirmek ve insanları kurtarmak için çalışmaktayım.” gibi sözler söylerler. İdeolojilerini putlaştırmaya çalışırlar. Fakat iş başına geldikleri zaman, ekini (ekonomik gücü) ve nesli çeşitli usullerle mahvederler, mânevî değerlerinden kopmuş kişiliksiz, materyalist ve çıkarcı nesiller üretirler. Böylece büyük fesatlara ve bozulmalara sebep olurlar. Takvâya, Allah’ın emir ve rızasına uygun yaşamaya çağıranları da küçük görüp büyüklenirler. Onların hakkından ancak cehennem gelecektir. İslâm’ın nurunu söndürmeye ve gereği gibi müslüman olmak/müslümanca yaşamak isteyenleri de sindirmeye çalışan bu İslâm düşmanı münâfıklar hakkında inen bu üç âyette, düşünenler için alınacak büyük dersler vardır.2
207
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ یَشْرٖی نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِؕ وَاللّٰهُ رَؤُفٌ بِالْعِبَادِ ﴿207﴾
Kimi insanlar da, Allah’ın rızasını kazanmak için canını feda eder; Allah da kullarına çok şefkatlidir.
*
Süheyb er-Rûmî (ra.) Mekke’den Medine’ye hicret edecekti. Müşrikler engel oldular ve “Ancak malını burada bırakırsan hicret edebilirsin.” dediler. O da malını terk edip dini için hicret etti. Böylece o ve benzerleri bu âyet-i kerîme ile ilâhî övgüye mazhar oldular.3
208
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِی السِّلْمِ كَٓافَّةًࣕ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوٰتِ الشَّیْطٰنِؕ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبٖینٌ ﴿208﴾
Ey iman edenler! Hepiniz (çekişmeyi bırakıp Kur’ân’ın prensiplerinde toplanarak İslâm ile toplumsal ve evrensel) barışa/güvenliğe (tam anlamıyla İslâm’a) girin, şeytanın (ve benzerlerinin) izinden gitmeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.4
4krş. 2/168
209
فَاِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْكُمُ الْبَیِّنٰتُ فَاعْلَـمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَزٖیزٌ حَكٖیمٌ ﴿209﴾
(Haram ve helal hakkında) size bunca açık deliller (ve gerçekler) geldikten sonra (İslâm’ın hak yolundan) kayarsanız, bilin ki Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
210
هَلْ یَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ یَاْتِیَهُمُ اللّٰهُ فٖی ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَقُضِیَ الْاَمْرُؕ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُࣖ ﴿210﴾
Onlar (Kur’an’a/İslâm’a karşı olup şeytana uyanlar), ille de bulut gölgeleri içinde kendilerine Allah’ın (azabının) ve (azap için) meleklerin gelmesini ve (helak olup gitmeleri ile) işin bitirilmesini mi bekliyorlar? (Bütün) işler ancak Allah’a döndürülür (Her şey O’nun iradesi yönünde olup biter).5
5bk. 25/25
211
سَلْ بَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَ كَمْ اٰتَیْنٰهُمْ مِنْ اٰیَةٍ بَیِّنَةٍؕ وَمَنْ یُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَدٖیدُ الْعِقَابِ ﴿211﴾
(Resûlüm!) İsrâiloğulları’na bir sor; onlara (geçmişte) nice açık âyetler (mucizeler) verdik. Kim, Allah’ın nimetini, o (nimet) kendisine geldikten sonra (küfre saparak) değiştirirse şüphesiz Allah’ın cezası pek şiddetlidir.
*
Kurtubî’ye göre bu âyet, İsrâiloğulları’nı, bütün insanları ve Allah’ın bütün nimetlerini içine almaktadır. Buradaki nimet ise Hz. Muhammed (sas.) ve İslâm’ın kaynağı Kur’an’dır. Bu nimeti değiştirmek ise Hz. Peygamber’i tasdik etmemek, onun bildirdiklerine –bir kısmına dahi olsa– kasten uymamak, onları yerine getirmemektir.1
212
زُیِّنَ لِلَّذٖینَ كَفَرُوا الْحَیٰوةُ الدُّنْیَا وَیَسْخَرُونَ مِنَ الَّذٖینَ اٰمَنُواۘ وَالَّذٖینَ اتَّقَوْا فَوْقَهُمْ یَوْمَ الْقِیٰمَةِؕ وَاللّٰهُ یَرْزُقُ مَنْ یَشَٓاءُ بِغَیْرِ حِسَابٍ ﴿212﴾
Dünya hayatı, küfre sapanlara süslü gösterildi (dünyaperest/maddeperest oldular). Bu yüzden onlar(ın zenginleri, fakir) mü’minlerle* alay ederler. Halbuki takvâ sahipleri (Allah’ın emrine uygun yaşayan/aykırı davranmaktan sakınan o fakir mü’minler), kıyamet gününde onlardan üstündürler. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
*
* Bilâl, Süheyb ve Ammâr (r.anhüm) gibi.
213
كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وٰحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِیّٖنَ مُبَشِّرٖینَ وَمُنْذِرٖینَࣕ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتٰبَ بِالْحَقِّ لِیَحْكُمَ بَیْنَ النَّاسِ فٖیمَا اخْتَلَفُوا فٖیهِؕ وَمَا اخْتَلَفَ فٖیهِ اِلَّا الَّذٖینَ اُوتُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَیِّنٰتُ بَغْیًا بَیْنَهُمْۚ فَهَدَى اللّٰهُ الَّذٖینَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فٖیهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِهٖؕ وَاللّٰهُ یَهْدٖی مَنْ یَشَٓاءُ اِلٰى صِرٰطٍ مُسْتَقٖیمٍ ﴿213﴾
İnsanlar (imanlı) tek bir ümmetti. Sonra (bir kısmı küfre saparak ayrılığa düşünce) Allah, (rahmetini) müjdeleyici ve (azabından) sakındırıcı olarak peygamberler gönderdi. Anlaşmazlığa düştükleri şeylerde, insanlar arasında hükmetmek için onların beraberinde hakikati gösteren kitap(lar) da indirdi. Ancak kendilerine kitap verilenler, açık deliller geldikten sonra aralarındaki ihtiras (haset ve zulüm)den dolayı o (son Kitab hakkı)nda ayrılığa düştüler. Allah da (ona) iman edenleri, onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle ulaştırdı. Allah, dilediğini (iyi niyetine göre) doğru yola iletir.
214
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا یَاْتِكُمْ مَثَلُ الَّذٖینَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْؕ مَسَّتْهُمُ الْبَاْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى یَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذٖینَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِؕ اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَرٖیبٌ ﴿214﴾
(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce geçip giden (mü’min)lerin, başlarına gelen (sıkıntı)lar, sizin de başınıza gelmeden (hemen) cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki hatta Peygamber ve onunla birlikte olan o mü’minler: “Allah’ın (vaadettiği) yardımı ne zaman?” diyecek (duruma gelmiş)lerdi. İyi bilin ki Allah’ın yardımı çok yakındır.2
2krş. 3/142; 29/2-3
*
Bu âyet ashâbın Hendek gazvesinde karşılaştıkları çetin sıkıntılar üzerine nazil olmuştur. Âyet-i kerîme’de Hz. Peygamber ve ashâbına/ümmetine bir mesaj vardır ki; o da, halis niyetle çıkılan İslâm davası yolunda gelecek zorluklara dayanmak, sabretmek, acizlik göstermeyip mücadeleye devam etmektir. Ancak böylece cenneti kazanmak, Allah’ın yardımına kavuşmak mümkün olur.
215
یَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا یُنْفِقُونَؕ قُلْ مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَیْرٍ فَلِلْوٰلِدَیْنِ وَالْاَقْرَبٖینَ وَالْیَتٰمٰى وَالْمَسٰكٖینِ وَابْنِ السَّبٖیلِؕ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَیْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِهٖ عَلٖیمٌ ﴿215﴾
(Resûlüm!) Sana (Allah yolunda, kimlere) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İnfak edeceğiniz mal; ana baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Siz hayırdan ne yaparsanız, şüphesiz, Allah onu hakkıyla bilir (ve mükâfatı verir.)
216
كُتِبَ عَلَیْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَیْـًٔا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَیْـًٔا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْؕ وَاللّٰهُ یَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَࣖ ﴿216﴾
(Ey mü’minler!) Size hoş gelmese de, (gerektiğinde zulüm ve saldırıyı önlemek için meşru ölçüler içinde)* savaşmak artık size yazıldı (farz kılındı).1
1bk. 2/190-193; 8/36
*
* İslam’da savaşta bile aşırı gidilmez; harp etmeyenler, kadınlar ve çocuklar öldürülmez.2
216
كُتِبَ عَلَیْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَیْـًٔا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَیْـًٔا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْؕ وَاللّٰهُ یَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَࣖ ﴿216﴾
Olur ki (bazen) hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur ve hoşunuza giden bir şey de sizin için şer olur. (Hayırlı ve doğru olanı) Allah bilir, siz bilemezsiniz.
217
یَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ فٖیهِؕ قُلْ قِتَالٌ فٖیهِ كَبٖیرٌؕ وَصَدٌّ عَنْ سَبٖیلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِهٖ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِهٖ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِؕ وَلَا یَزَالُونَ یُقٰتِلُونَكُمْ حَتّٰى یَرُدُّوكُمْ عَنْ دٖینِكُمْ اِنِ اسْتَطٰعُواؕ وَمَنْ یَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ دٖینِهٖ فَیَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُولٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمٰلُهُمْ فِی الدُّنْیَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُولٰٓئِكَ اَصْحٰبُ النَّارِۚ هُمْ فٖیهَا خٰلِدُونَ ﴿217﴾
(Ey Resûlüm!) Sana, haram olan (hürmet edilen) ayı ve o ayda savaşmanın hükmünü sorarlar. De ki: “Evet onda savaşmak büyük (bir günah)tır.” Fakat (insanları) Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, Mescid-i Haram’ı (Kâbe’yi) ziyareti yasaklamak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah nazarında daha büyük (bir günah)tır. (Şirki yayarak, toplumda anarşi çıkararak, din ve vicdan hürriyetine baskı ve zulüm yaparak) fitne çıkarmak ise öldürmekten daha büyük (günah)tır. (Kâfirler) güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmazlar. Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse işte onların bütün yaptıkları (iyi ameller) dünyada da âhirette de boşa gitmiştir. Onlar, ateş ehli (cehennemlik) olup orada ebedî olarak kalacaklardır.3
3bk. 2/194 ve ilgili dipnot; 9/36
*
Buhârî ve Müslim’de yer alan bir hadîs-i şerîfe göre bir müslümanın kanı şu üç şeyden biriyle helal olur:
*
a. Evlendikten sonra zina ederse.
*
b. Kasten bir mü’mini öldürürse.
*
c. Mürted olursa; yani bilerek dinden çıkacak söz ve harekette bulunup da, teklif edildiği halde tevbe etmez, imana döndüğünü açıklamazsa.4
*
Bu suçlar cemiyeti yıkan suçlardır. İslâm’a göre öldürme kararı ise ancak yetkili merci olan hâkim tarafından verilir.5
218
اِنَّ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَالَّذٖینَ هَاجَرُوا وَجٰهَدُوا فٖی سَبٖیلِ اللّٰهِۙ اُولٰٓئِكَ یَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِؕ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿218﴾
(Allah ve Resûlü’ne) gerçekten inananlar, (dinini yaşamaktan aciz kalıp vatanlarından) hicret ederek, Allah yolunda (mücadele ve) cihad edenler (var ya)! İşte onlar, Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.
219
یَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَیْسِرِؕ قُلْ فٖیهِمَٓا اِثْمٌ كَبٖیرٌ وَمَنٰفِعُ لِلنَّاسِؗ وَاِثْمُهُمَٓا اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَاؕ وَیَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا یُنْفِقُونَؕ قُلِ الْعَفْوَؕ كَذٰلِكَ یُبَیِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰیٰتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ ﴿219﴾
Sana (sarhoş edici) şarap ve kumarın hükmünü sorarlar. De ki: “O ikisinde büyük bir günah, hem de insanlara (bazı ufak) faydalar vardır. Ama günahları (ve zararları) faydalarından daha büyüktür.”
*
Bu âyet-i kerîme, yüce Allah’ın içkiye müptela insanları uyarmasının pedagojik merhale olarak ikincisidir. Birtakım insanlarca, içkinin bazı faydaları var gibi düşünülüyorsa da, gerek içki ve gerekse kumarın fert ve topluma zararının, kötülüklerinin ve günahının daha büyük olduğuna dikkat çekilmektedir. Çünkü içkinin yasak edilmesi, hemen kesin olsa idi, içki müptelası insanların onu birdenbire bırakması zor olacağından nefsin emri öne çıkar, Allah’ın emri geriye bırakılabilirdi. Bu kadarki uyarıdan bile, elbette, aklını kullanan bir mü’min, zarar ve günahı daha büyük olana yanaşmayacaktır.6
219
یَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَیْسِرِؕ قُلْ فٖیهِمَٓا اِثْمٌ كَبٖیرٌ وَمَنٰفِعُ لِلنَّاسِؗ وَاِثْمُهُمَٓا اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَاؕ وَیَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا یُنْفِقُونَؕ قُلِ الْعَفْوَؕ كَذٰلِكَ یُبَیِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰیٰتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ ﴿219﴾
Yine sana ‘Allah yolunda neyi harcayacaklarını’ sorarlar. De ki: “İhtiyacınızdan artanını (verin).” Allah size âyetlerini böylece açıklıyor ki dünya ve âhiret hakkında (lehinize ve aleyhinize olan şeyi iyi) düşünesiniz (ve ona göre hareket edesiniz).
*
Aşağıdaki âyetin başında yer alan ilk “dünya ve âhiret” kelimeleri, önceki âyetin sonu ile ilgili olduğundan oraya eklenmiştir.
220
فِی الدُّنْیَا وَالْاٰخِرَةِؕ وَیَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْیَتٰمٰىؕ قُلْ اِصْلَاحٌ لَهُمْ خَیْرٌؕ وَاِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَاِخْوٰنُكُمْؕ وَاللّٰهُ یَعْلَمُ الْمُفْسِدَ مِنَ الْمُصْلِحِؕ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَعْنَتَكُمْؕ اِنَّ اللّٰهَ عَزٖیزٌ حَكٖیمٌ ﴿220﴾
(Resûlüm!) Bir de sana yetimler hakkında sorarlar. De ki: “Onların (mallarını karşılıksız muhafaza etmek ve) durumlarını düzeltmek (için yakın ilgi göstermek, yüzüstü bırakmaktan) daha hayırlıdır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık (onlar) sizin kardeşlerinizdir. Allah, (yetimlere) fenalık yapanla (iyilik yapıp) hallerini düzelteni bilir. Allah dileseydi sizi (onlar gibi) zor durumda bırakırdı. Şüphesiz Allah mutlak galip, hüküm ve hikmet sahibidir.”
221
وَلَا تَنْكِحُوا الْمُشْرِكٰتِ حَتّٰى یُؤْمِنَّؕ وَلَاَمَةٌ مُؤْمِنَةٌ خَیْرٌ مِنْ مُشْرِكَةٍ وَلَوْ اَعْجَبَتْكُمْۚ وَلَا تُنْكِحُوا الْمُشْرِكٖینَ حَتّٰى یُؤْمِنُواؕ وَلَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَیْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ وَلَوْ اَعْجَبَكُمْؕ اُولٰٓئِكَ یَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَاللّٰهُ یَدْعُٓوا اِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِاِذْنِهٖۚ وَیُبَیِّنُ اٰیٰتِهٖ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ یَتَذَكَّرُونَࣖ ﴿221﴾
(Ey mü’minler!) Müşrik (ve kâfir) kadınlarla (gerçek bir inanışla) inanıncaya kadar evlenmeyin. İmanlı bir cariye* (bile), hoşunuza giden müşrik (ve kâfir) bir kadından, elbet daha hayırlıdır. İman edinceye kadar müşrik (ve kâfir) erkeklere de (mü’min kadınları) nikâhlamayın. Hoşunuza gitse bile, (Allah’a) ortak koşan (kâfir veya putperest) bir adamdan, imanlı bir köle bile elbet daha hayırlıdır.
*
Mâide sûresi 17, 72-73 ve 89 ile Tevbe sûresi 30. âyetlerde belirtilen özelliklerdeki Ehl-i Kitab olan (hıristiyan ve yahudi)ler de şirk içinde kâfir olmalarıyla nikâhta bu genel hükme dâhil edilmişlerdir.1
221
وَلَا تَنْكِحُوا الْمُشْرِكٰتِ حَتّٰى یُؤْمِنَّؕ وَلَاَمَةٌ مُؤْمِنَةٌ خَیْرٌ مِنْ مُشْرِكَةٍ وَلَوْ اَعْجَبَتْكُمْۚ وَلَا تُنْكِحُوا الْمُشْرِكٖینَ حَتّٰى یُؤْمِنُواؕ وَلَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَیْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ وَلَوْ اَعْجَبَكُمْؕ اُولٰٓئِكَ یَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَاللّٰهُ یَدْعُٓوا اِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِاِذْنِهٖۚ وَیُبَیِّنُ اٰیٰتِهٖ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ یَتَذَكَّرُونَࣖ ﴿221﴾
(Çünkü) onlar sizi cehenneme çağırırlar. Allah ise sizi kendi izniyle (yardımıyla) cennete ve mağfirete çağırır ve düşünüp gereken dersi alsınlar diye, insanlara âyetlerini (böyle) açıklar.
*
Cariyeler, harp esiri olup devlet emîri tarafından savaşçılara ganimet olarak verilen kadınlardır. Çoğunlukla metres durumunda değil; kocaları ölmüş hizmetçi kadın konumundadırlar ve iffetlidirler. İslâm hukukuna göre, bu durumdaki bekâr cariyeler, ya kendi durumundaki erkek bir köle ile veya hür bir kadınla da evli olmayan hür bir erkekle sahibinin izniyle evlenebilirler. Fakat bu sistem bitmesine rağmen çağdaş görünümlü gönüllü cariyelerin, nikâhsız/metres veya zevk ve serüven düşkünü kadınların ortaya çıkması çok üzücü bir haldir.2
222
وَیَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْمَحٖیضِؕ قُلْ هُوَ اَذًىۙ فَاعْتَزِلُوا النِّسَٓاءَ فِی الْمَحٖیضِۙ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى یَطْهُرْنَۚ فَاِذَا تَطَهَّرْنَ فَاْتُوهُنَّ مِنْ حَیْثُ اَمَرَكُمُ اللّٰهُؕ اِنَّ اللّٰهَ یُحِبُّ التَّوّٰبٖینَ وَیُحِبُّ الْمُتَطَهِّرٖینَ ﴿222﴾
(Resûlüm!) Sana, bir de kadınların âdet hali hakkında sorarlar. De ki: “O bir rahatsızlıktır. Bu yüzden aybaşı halinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara (cinsel ilişki için) yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın (birleşin). Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.”
223
نِسَٓاؤُكُمْ حَرْثٌ لَكُمْࣕ فَاْتُوا حَرْثَكُمْ اَنّٰى شِئْتُمْؗ وَقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَـمُٓوا اَنَّكُمْ مُلٰقُوهُؕ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنٖینَ ﴿223﴾
Kadınlarınız(ın ön uzvu) sizin tarlanız (çocuk tohumu ekme yeriniz)dir. O halde (ilişkinizde) o ekme yerinize (hayız hali dışında) nasıl isterseniz öyle varın; birbiriniz için ön hazırlıklar yapın.
*
Kadınlar, zevk aracınız değil, nesil yetiştiren tarlanızdır.3 Kadınla cinsel beraberlik sırasında uygun sevgi davranışlarıyla bedenî ve rûhî ön hazırlık, besmele ile de mânevî hazırlık yapın ve soyunuzun devamı için de çocuklar yetiştirin.4
223
نِسَٓاؤُكُمْ حَرْثٌ لَكُمْࣕ فَاْتُوا حَرْثَكُمْ اَنّٰى شِئْتُمْؗ وَقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَـمُٓوا اَنَّكُمْ مُلٰقُوهُؕ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنٖینَ ﴿223﴾
Allah’ın emirlerine aykırı davranmaktan sakının (da meşru olarak ve meşru yerden temasta bulunun)* ve mutlaka O’na kavuşacağınızı da bilin. (Bunu,) iman edenlere müjdele!
*
* Yahudiler, hayız halinde kadınlarla meşru olmayan yerinden temasta bulunuyorlardı.
224
وَلَا تَجْعَلُوا اللّٰهَ عُرْضَةً لِاَیْمٰنِكُمْ اَنْ تَبَرُّوا وَتَتَّقُوا وَتُصْلِحُوا بَیْنَ النَّاسِؕ وَاللّٰهُ سَمٖیعٌ عَلٖیمٌ ﴿224﴾
Yemin etmek suretiyle, Allah’(ın adın)ı, iyilik yapmanıza, (kötülüklerden) sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel yapmayın (böyle yapmışsanız, kefaret ödeyerek yemininizi bozun). Allah her şeyi işitendir, bilendir.
225
لَا یُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ فٖٓی اَیْمٰنِكُمْ وَلٰكِنْ یُؤَاخِذُكُمْ بِمَا كَسَبَتْ قُلُوبُكُمْؕ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَلٖیمٌ ﴿225﴾
Allah sizi, kasıtsız (ve rastgele) yeminlerinizden dolayı (işlediğiniz hatalarınızdan) sorumlu tutmaz fakat kalplerinizin kazandığı (kasıtlı yeminler) ile sorumlu tutar. Allah çok bağışlayandır, halîmdir (kullarının rızkını günahı sebebiyle kesmez ve cezada acele etmez).1
1bk. 5/89
226
لِلَّذٖینَ یُؤْلُونَ مِنْ نِسَٓائِهِمْ تَرَبُّصُ اَرْبَعَةِ اَشْهُرٍۚ فَاِنْ فَٓاؤُ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿226﴾
(Câhiliyede olduğu gibi kızıp da) kadınlarına yaklaşmamaya yemin eden (koca)lar için dört ay bekleme süresi vardır. Eğer (bu müddet içinde yeminlerine kefaret ödeyerek hanımlarına) dönerlerse şüphesiz ki Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Bu müddet içinde dönmek daha hayırlıdır. Eğer bu müddeti geçirirlerse tam boşanma meydana gelir.)2
2bk. 2/232; 4/34 ve izahı 65/1-2
227
وَاِنْ عَزَمُوا الطَّلٰقَ فَاِنَّ اللّٰهَ سَمٖیعٌ عَلٖیمٌ ﴿227﴾
Yok, eğer (yeminden dönmeyerek) boşanmaya karar vermişlerse (ayrılırlar), Allah şüphesiz işitendir, (niyetlerini) bilendir.
228
وَالْمُطَلَّقٰتُ یَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ ثَلٰثَةَ قُرُٓوءٍؕ وَلَا یَحِلُّ لَهُنَّ اَنْ یَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللّٰهُ فٖٓی اَرْحَامِهِنَّ اِنْ كُنَّ یُؤْمِنَّ بِاللّٰهِ وَالْیَوْمِ الْاٰخِرِؕ وَبُعُولَتُهُنَّ اَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ فٖی ذٰلِكَ اِنْ اَرَادُٓوا اِصْلٰحًاؕ وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذٖی عَلَیْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِࣕ وَلِلرِّجَالِ عَلَیْهِنَّ دَرَجَةٌؕ وَاللّٰهُ عَزٖیزٌ حَكٖیمٌࣖ ﴿228﴾
(Bir veya iki kez ric’î talakla) boşanmış kadınlar, kendi başlarına üç aybaşı (veya üç temizlik) hali (içinde kocasının barışmasını) bekler (evlenemez)ler.3 Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın (önceki evlilikten bir çocuk) yarattığını gizlemeleri onlara helal olmaz. Bu (üç aylık) müddet içinde kocaları gerçekten barışmak isterlerse onları geri almaya yine kendileri hak sahibidirler. Erkeklerin, kadınlar üzerinde ma’rûf (meşru olan) hakları olduğu gibi, kadınların da onlar üzerinde (bazı hakları) vardır. Yalnız erkeklerinki onlara göre (aile reisliği ve görevleri bakımından hukûken) bir derece fazladır. Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
3bk. Bilmen, Istılâhât, II, 189, 202-203, 226
229
اَلطَّلٰقُ مَرَّتَانِࣕ فَاِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ اَوْ تَسْرٖیحٌ بِاِحْسٰنٍؕ وَلَا یَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَاْخُذُوا مِمَّٓا اٰتَیْتُمُوهُنَّ شَیْـًٔا اِلَّٓا اَنْ یَخَافَٓا اَلَّا یُقٖیمَا حُدُودَ اللّٰهِؕ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا یُقٖیمَا حُدُودَ اللّٰهِۙ فَلَا جُنَاحَ عَلَیْهِمَا فٖیمَا افْتَدَتْ بِهٖؕ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ وَمَنْ یَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَاُولٰٓئِكَ هُمُ الظّٰلِمُونَ ﴿229﴾
Boşama iki defadır. Ondan sonrası ya iyilikle tutmak veya (geçinmek imkânsızsa tekrar birleşmeyip) güzellikle salıvermektir. Onlara verdiklerinizden bir şeyi, (geri) almanız size helal olmaz. Ancak erkek ve kadının, artık Allah’ın (evlilik hakkındaki) sınırlarını koruyamayacaklarından korkmaları (yani birlikte yaşama ümitlerinin kalmaması durumu) başka. (Ey hüküm vericiler!) Siz de onların, Allah’ın (evlilik hakkında koyduğu) sınırlarını ayakta tutamamalarından korkarsanız o zaman kadının (aynen mihrini veya mihri kadar) fidye vererek boşanmasında (veya erkeğin, “hulu‘” denilen bir mal yani bir menfaat karşılığında karısını bâin talak ile boşamasında) ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Sakın onları ihlâl etmeyin! Kim Allah’ın sınırlarını çiğnerse işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.
*
Kadını bir veya iki defa boşamaya ric’i (dönüşü olan/kesinlik ifade etmeyen) talak denir. Erkek her defasında bu şekilde boşadığı eşini, iddet (bekleme) müddeti olan üç ay bitmeden güzel bir söz veya bir hediye ile kendisine döndürebilir; fakat şahit bulunması sünnete uygundur.4 Bu müddet geçerse talak/boşanma bâin olur (kesinleşir).5 Bu âyette kadına da boşanma hakkı verilmiştir.6
230
فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتّٰى تَنْكِحَ زَوْجًا غَیْرَهُؕ فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا جُنَاحَ عَلَیْهِمَٓا اَنْ یَتَرَاجَعَٓا اِنْ ظَـنَّٓا اَنْ یُقٖیمَا حُدُودَ اللّٰهِؕ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ یُبَیِّنُهَا لِقَوْمٍ یَعْلَمُونَ ﴿230﴾
Eğer erkek, karısını (temizlik hallerinde bilinçli olarak açık, kesin lafızla üçüncü defa veya üç defa)7 boşarsa bundan sonra (artık evlilik bağı kopmuş olduğundan), kadın başka bir erkekle (şartsız ve hilesiz) evlen(ip karı koca hayatı yaşayıp da boşan)madıkça ona helal olmaz. O (ikinci koca) da bunu boşarsa Allah’ın sınırları içinde duracaklarına inandıkları takdirde, (eski karı kocanın) tekrar birbirlerine dönmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar, bilip anlayan bir topluluğa Allah’ın açıkladığı (uyulması gereken) sınırlardır.
7bk. Bilmen, Istılâhât, II, 189, 202-203, 226
231
وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَاَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ اَوْ سَرِّحُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍࣕ وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ ضِرَارًا لِتَعْتَدُواۚ وَمَنْ یَفْعَلْ ذٰلِكَ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُؕ وَلَا تَتَّخِذُٓوا اٰیٰتِ اللّٰهِ هُزُوًاؗ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَیْكُمْ وَمَٓا اَنْزَلَ عَلَیْكُمْ مِنَ الْكِتٰبِ وَالْحِكْمَةِ یَعِظُـكُمْ بِهٖؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَـمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖیمٌࣖ ﴿231﴾
(Ey kocalar!) Siz kadınları (ric’î talakla) boşadığınız zaman, iddet müddetleri (olan üç ay hali)ni bitir(meye yaklaş)ırlarken,1* ya onları iyilikle yanınızda tutun veya güzellikle bırakın. (Yoksa mallarından dolayı) haklarına tecavüz etmek kastıyla, zarar vererek, onları (yanınızda) tutmayın. Kim bunu yaparsa kendisine yazık etmiş olur. Allah’ın âyetlerini alaya almayın! Allah’ın size olan nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitab’ı ve (ondaki) hikmeti düşünün. “Allah’ın emrine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının, azabından korkun.” ve bilin ki Allah her şeyi bilendir.
1Buhârî, (Tecrid), XI, 381
*
* 2/229. Âyetin açıklamasında geçtiği üzere erkek kadını bir veya iki ric‘î talak ile boşamışsa iddet müddetinin sona ermemesi lazımdır. Yoksa bu boşama, her birinde beynûnet-i suğrâ ile ba‘în olur/kesinleşir. Bu bâinleşen talakın her birinden sonra evliliğin devamı isteniyorsa kadının rızası ile yeni bir nikah gerekir. Çünkü eşi kendisine artık haram olur.2 Ancak beynûnet-i kübrâ ile yani üç kez veya üçüncü kez boşanmış kadının, başka biri ile sahih bir evlilik geçirip ondan da bir kasıt ve hile olmaksızın boşandıktan sonra ancak yeniden nikahla 230. âyet gereğince önceki kocasına dönmesi caiz olur.
232
وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ اَنْ یَنْكِحْنَ اَزْوٰجَهُنَّ اِذَا تَرٰضَوْا بَیْنَهُمْ بِالْمَعْرُوفِؕ ذٰلِكَ یُوعَظُ بِهٖ مَنْ كَانَ مِنْكُمْ یُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْیَوْمِ الْاٰخِرِؕ ذٰلِكُمْ اَزْكٰى لَكُمْ وَاَطْهَرُؕ وَاللّٰهُ یَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ ﴿232﴾
Kadınları (talâk-ı ric’î ile bir veya iki defa) boşadığınız zaman, iddet müddetleri sona erince (boşanma kesinleşir), artık aralarında örfe uygun (meşru) bir şekilde anlaştıkları takdirde onları (eski veya yeni)3* kocalarıyla nikâh(lanıp evlenmek)ten men etmeyin. İşte bununla, sizden Allah’a ve âhiret gününe inananlara öğüt verilmektedir. Böyle olması, sizin için daha iyi ve daha temizdir. (Bundaki faydayı) Allah bilir, siz bilemezsiniz.
3Hazîn, I, 158; Nesefî (Medârik), I, 117
*
* Mâ‘kıl b. Yesâr’ın (ra.) kız kardeşini, kocası ric‘î talakla boşamıştı fakat iddeti içinde sözünden dönmedi. Kadının iddeti bitmesine ve talakın ba‘înleşmesine yani artık pişmanlık ve dönüşün imkânsızlaşmasına rağmen, karı koca aralarında nikâh akdi için yeniden anlaştı. Fakat Mâ‘kıl (ra.) buna razı olmadı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme geldi. Çünkü onu ‘Beynûnet-i Kübrâ’ ile boşamamıştı. Bu yüzden Hz. Mâ‘kıl (ra.), kız kardeşinin kocasını çağırdı ve onları yeniden evlendirdi.4 Diğer bir bâin şekli şöyledir: Bir kimse karısını, bâin (kesin) boşama ifade eden “Sen bâinsin, seni boşadım, sen benden boşsun, seni terk ettim, bıraktım, çık git.” gibi lafızlarla boşarsa, bu boşama ric’î olmaz, bâin olur.5
233
وَالْوٰلِدٰتُ یُرْضِعْنَ اَوْلٰدَهُنَّ حَوْلَیْنِ كَامِلَیْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ یُـتِمَّ الرَّضَاعَةَؕ وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِؕ لَا تُكَلَّفُ نَفْسٌ اِلَّا وُسْعَهَاۚ لَا تُضَٓارَّ وٰلِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ بِوَلَدِهٖ وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذٰلِكَۚ فَاِنْ اَرَادَا فِصَالًا عَنْ تَرَاضٍ مِنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلَا جُنَاحَ عَلَیْهِمَاؕ وَاِنْ اَرَدْتُمْ اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا اَوْلٰدَكُمْ فَلَا جُنَاحَ عَلَیْكُمْ اِذَا سَلَّمْتُمْ مَٓا اٰتَیْتُمْ بِالْمَعْرُوفِؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَـمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖیرٌ ﴿233﴾
Anneler, (boşanmadan önce veya sonra doğan) çocuklarını emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba)lar için tam iki yıl emzirirler. Onların (annelerin) örf-âdete uygun (orta) bir şekilde yiyecek ve giyeceği, çocuğun (asıl) babasına aittir. Hiçbir kimse, gücünün yettiğinden fazlasıyla mükellef tutulamaz. Ne bir anne çocuğu sebebiyle, ne de çocuğun (asıl) babası, çocuğu sebebiyle (zoraki bir teklifle) zarara sokulmamalıdır. (Babanın ölümü durumunda) mirasçının sorumluluğuna düşen de babasının üzerindekilerin aynıdır. Eğer (ana baba) kendi aralarında rıza ve danışmayla (iki seneden evvel) çocuğu memeden kesmek isterlerse kendilerine bir vebal yoktur. Çocuklarınızı (süt anneye) emzirtmek isterseniz vereceğiniz (ücreti) örfe uygun şekilde ödemeniz şartıyla, yine üzerinize bir vebal yoktur. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah yaptıklarınızı görmektedir.6
6bk. 65/6-7
234
وَالَّذٖینَ یُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَیَذَرُونَ اَزْوٰجًا یَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَعَشْرًاۚ فَاِذَا بَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَیْكُمْ فٖیمَا فَعَلْنَ فٖٓی اَنْفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِؕ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖیرٌ ﴿234﴾
İçinizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, (süslenmeden) kendi kendilerine dört ay on gün (iddet) beklerler. Bekleme müddetleri sona erince, örfe uygun (meşru) bir şekilde kendi başlarına (evlenmek, süslenmek gibi) yaptıkları şeyden dolayı size günah yoktur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
*
Bu zaman zarfında veya daha önce kadının gebe olduğu anlaşılırsa bebeği doğurana kadar evlenemez.
*
Eşi ölmeyip boşananlar için ise bekleme süresi üç aydır.1 Hamile olanlar için bekleme süresi yine doğum anında biter. Cariyeler için ise yarım iddet iki temizlik süresidir.
235
وَلَا جُنَاحَ عَلَیْكُمْ فٖیمَا عَرَّضْتُمْ بِهٖ مِنْ خِطْبَةِ النِّسَٓاءِ اَوْ اَكْنَنْتُمْ فٖٓی اَنْفُسِكُمْؕ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ وَلٰكِنْ لَا تُوَاعِدُوهُنَّ سِرًّا اِلَّٓا اَنْ تَقُولُوا قَوْلًا مَعْرُوفًاؕ وَلَا تَعْزِمُوا عُقْدَةَ النِّكَاحِ حَتّٰى یَبْلُغَ الْكِتٰبُ اَجَلَهُؕ وَاعْلَـمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ یَعْلَمُ مَا فٖٓی اَنْفُسِكُمْ فَاحْذَرُوهُۚ وَاعْلَـمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَلٖیمٌࣖ ﴿235﴾
Böyle (iddetini bekleyen) kadınlara (nikâhla) evlenmek istediğinizi üstü kapalı ifade etmenizde* veya (bu isteği) gönüllerinizde saklamanızda size bir beis yoktur. (Çünkü) Allah, onlara sözünü edeceğiniz şeyi bilir. Fakat (onlara) meşru bir söz söylemeniz dışında, sakın gizlice (buluşma için) sözleşmeyin/randevulaşmayın** ve farz olan bekleme müddeti sona erinceye kadar, nikâh akdetmeye kalkışmayın! İçinizde olanı Allah’ın bildiğini bilin. O’ndan korkun. Bilin ki Allah, çok bağışlayıcı ve halîmdir (kulların günahı sebebiyle rızkını kesmez ve cezada mühlet verir.)
*
* Bu usul, Allah’ın belirlediği bir edep ve terbiyedir. İddetini bekleyen ve kendisiyle evlenmek istenilen kadına, “sen çok iyi, sâliha bir hanımsın, senin gibisi az bulunur, seni beğeniyorum.” gibi tâciz etmeksizin bir iki üstü kapalı söz söylenebilir; açıkça evlenme teklifi yapılmaz. Bu noktadan hareketle gerek flört olayı, gerek şartlı ve bir müddet için nikâhlanma da gayr-i meşrudur.
*
** Gizlice buluşmalar ve batıl (modern) tâbiriyle flört hayatı, asla İslâmî değildir; haramdır. Bu da sağlıklı akılla değil, hissî/duygusal dürtülerle yaşayanların halidir.
236
لَا جُنَاحَ عَلَیْكُمْ اِنْ طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ اَوْ تَفْرِضُوا لَهُنَّ فَرٖیضَةًۚ وَمَتِّعُوهُنَّۚ عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُۚ مَتٰعًا بِالْمَعْرُوفِۚ حَقًّا عَلَى الْمُحْسِنٖینَ ﴿236﴾
Henüz kendileriyle cinsî temasta (veya halvet-i sahîhada) bulunmadığınız* veya kendilerine bir mehir takdir etmediğiniz kadınları boşarsanız size bir günah yoktur. Onları, zengin olan kudretince; fakir de kendi halince örfe uygun birtakım fayda(lı hediyeler) ile faydalandırsın. Bu, iyilik edenlerin şânına yaraşır bir borçtur.
*
* Halvet-i sahîha da buna dahildir. Yani cinsel ilişkiye herhangi bir engel olmaksızın müsait zemin ve yeterli zaman içinde gizli veya kapalı bir yerde bir kadınla başbaşa kalmak da mehir ödeme bağlamında, cinsî temas hükmünde sayılmıştır; mehrin tamamı kadınındır. Ancak gerek zifaf, gerek halvet-i sahîhada hastalık ve benzeri ciddi bir engelden dolayı temasta bulunmamışsa o zaman kadın mehrin yarısını alır.2
237
وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَرٖیضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ یَعْفُونَ اَوْ یَعْفُوَا الَّذٖی بِیَدِهٖ عُقْدَةُ النِّكَاحِؕ وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىؕ وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَیْنَكُمْؕ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖیرٌ ﴿237﴾
Eğer (kadınlara) bir mehir belirlemiş olduğunuz halde, kendileriyle temasta bulunmadan3 onları boşarsanız, bu takdirde, tespit ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır. Ancak eşler veya nikâh akdi elinde bulunan (velîlerin gözü tok davranarak) bağışlaması hariçtir. (Bu durumda, kadın mehrinden vazgeçebilir veya erkek mehrin tamamını kadında bırakabilir. Ama mehrin hepsini) bağışlamanız takvâya daha yakındır. Aranızda iyilik ve ihsanı (birbirinize iyi davranmayı) unutmayın. Allah şüphesiz yaptıklarınızı görür.
3bk. üstteki 236. âyetin açıklaması.
238
حٰفِظُوا عَلَى الصَّلَوٰتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى وَقُومُوا لِلّٰهِ قٰنِتٖینَ ﴿238﴾
Namazlara ve (bunlar arasında) orta namaza* devam edin; gönülden boyun eğerek (vakit ve erkâna riayet ederek) tam teslimiyetle Allah’ın huzurun(da namaz)a durun.1
1bk. 11/114; 17/78-79; 30/17
*
* “es-Salâtü’l-vustâ” “hâfizû” fiilinin özellikli diğer mef‘ûlüdür. “Vustâ” kelimesi, “evsat” kelimesinin müennesi olup orta ve en hayırlı anlamına gelir. Resûlullah (sas.) Hendek gazvesinde: “Orta namazdan yani ikindi namazından bizi güneş batana kadar alıkoydular, Allah onların evini ateş doldursun!” buyurmuştur.2 Ayrıca, “Vustâ namazı, ikindi namazıdır.” buyurmuştur. Sahabenin ekserîsi ve tâbiînden çoğunluğunun görüşü de bu şekildedir. Bunun dışında namazların önemi için orta namazının sabah namazı veya beş vaktin her biri olduğu hakkında görüşler de vardır.3
239
فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَـالًا اَوْ رُكْبَـانًاۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ ﴿239﴾
Eğer (herhangi bir tehlike sebebiyle) korkarsanız (namazı) yaya, yahut binekte (gider) iken kılın. Güvende olduğunuz zaman da, bilmediğiniz şeyleri size öğreten (Allah’ın) öğrettiği gibi Allah’ı anın (ve namazlarınızı kılın).4
4bk. 4/101-103
240
وَالَّذٖینَ یُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَیَذَرُونَ اَزْوٰجًاۚ وَصِیَّةً لِاَزْوٰجِهِمْ مَتٰعًا اِلَى الْحَوْلِ غَیْرَ اِخْرَاجٍۚ فَاِنْ خَرَجْنَ فَلَا جُنَاحَ عَلَیْكُمْ فٖی مَا فَعَلْنَ فٖٓی اَنْفُسِهِنَّ مِنْ مَعْرُوفٍؕ وَاللّٰهُ عَزٖیزٌ حَكٖیمٌ ﴿240﴾
Sizden, geride eşlerini bırakarak vefat eden erkekler, o eşlerine (kendi evlerinden) çıkarılmaksızın bir yıl süre ile maîşetlerini temine imkân sağlayacak miktarı (hayattayken) vasiyet etsinler. Şâyet (buna rağmen kendiliklerinden) çıkarlarsa artık bu durumda, kendileri adına yaptıkları meşru tasarrufları dolayısıyla size bir vebal yoktur. Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
*
Bu âyetteki, “kadına bir yıllık bakma mecburiyeti” 2/234. âyette dört ay on güne indirilmiştir. Mücahid’e göre evde oturmayı ve nafaka almayı tercih etmişse yine bir senedir.
241
وَلِلْمُطَلَّقٰتِ مَتٰعٌ بِالْمَعْرُوفِؕ حَقًّا عَلَى الْمُتَّقٖینَ ﴿241﴾
Boşanmış kadınlar için örfe uygun (meşru) şekilde bir metâ (geçimini sağlayacak nafaka) vardır. Bu da, ‘Allah’ın emrine uygun yaşamak isteyen ve azabından korkan’ kocalara bir borçtur.
242
كَذٰلِكَ یُبَیِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰیٰتِهٖ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَࣖ ﴿242﴾
İşte Allah, düşünesiniz diye âyetlerini size böyle açıklar.
243
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖینَ خَرَجُوا مِنْ دِیٰرِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِࣕ فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْیٰهُمْؕ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا یَشْكُرُونَ ﴿243﴾
(Resûlüm!) Ölüm korkusuyla binlercesinin* yurtlarından çıkıp gittiklerini görmedin mi (bilmiyor musun)? (İşte) Allah onlara “Ölün!” dedi. (Onlar da Sînâ’da ölür hâle geldiler ve kısa bir müddet)5 sonra (ibret için) onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı ikram sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmezler.
5Sekiz gün. (Mukâtil, s.106)
*
* Vebâ salgınından kaçan İsrâiloğulları.
244
وَقٰتِلُوا فٖی سَبٖیلِ اللّٰهِ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ سَمٖیعٌ عَلٖیمٌ ﴿244﴾
Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah (hakkıyla) işiten ve bilendir.
245
مَنْ ذَا الَّذٖی یُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَیُضٰعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافًا كَـثٖیرَةًؕ وَاللّٰهُ یَقْبِضُ وَیَبْصُطُࣕ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ ﴿245﴾
(Haydi) kim var! İsteyene Allah (adın)’a güzel bir borç (faizsiz ödünç) versin de, O da (verdiğini) ona kat kat fazlasıyla artırsın. Allah (imtihan için rızkı kimine) daraltır, (kimine) de genişletir. (İşlerinizden ve kazandıklarınızdan hesap vermek üzere) ancak O’na döndürüleceksiniz.6
6bk. 5/12; 57/11, 18; 73/20
246
اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَاِ مِنْ بَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۘ اِذْ قَالُوا لِنَبِیٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكًا نُقٰتِلْ فٖی سَبٖیلِ اللّٰهِؕ قَالَ هَلْ عَسَیْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَیْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقٰتِلُواؕ قَالُوا وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقٰتِلَ فٖی سَبٖیلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِیٰرِنَا وَاَبْنَٓائِنَاؕ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَیْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَلٖیلًا مِنْهُمْؕ وَاللّٰهُ عَلٖیمٌ بِالظّٰلِمٖینَ ﴿246﴾
(Resûlüm!) Musa’dan sonra, İsrâiloğulları’nın ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar, peygamberlerinden birine: “Bize bir hükümdar gönder de (onun önderliğinde) Allah yolunda savaşalım.” demişlerdi. O da: “Ya savaş yazılır, (farz kılınır) da savaşmaktan geri durursanız?” deyince, onlar şöyle demişlerdi: “Yurtlarımızdan çıkarıldığımız ve çocuklarımızdan ayrıldığımız halde bizler neden Allah yolunda savaşmayalım?” Ama savaş onlara yazıl(ıp farz kılın)ınca içlerinden pek azı hariç (savaşmaktan) yüz çevirdiler. Allah o zalimleri çok iyi bilir.
*
Sînâ yarımadasında yaşayan Amalikalılar, kralları Câlût’un kumandasında İsrâiloğulları’na saldırıp onları yurtlarından çıkarmıştı. Onlar da, peygamberlerinden, kendilerine bir kumandan tayin etmesini istemişlerdi.
247
وَقَالَ لَهُمْ نَبِیُّهُمْ اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكًاؕ قَالُٓوا اَنّٰى یَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَیْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ یُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِؕ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰیهُ عَلَیْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِی الْعِلْمِ وَالْجِسْمِؕ وَاللّٰهُ یُؤْتٖی مُلْكَهُ مَنْ یَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ وٰسِعٌ عَلٖیمٌ ﴿247﴾
Peygamberleri onlara: “Allah şüphesiz size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. (Onlar da) dediler ki: “Biz hükümdarlığa ondan daha layık iken ve ona mal (servet) yönünden geniş imkân verilmemişken, o bize nasıl hükümdar olabilir?” (Peygamber de onlara): “Allah, şüphesiz onu üzerinize (hükümdar) seçmiş ve geniş bir ilim ve sağlam bir vücut vererek onun gücünü artırmıştır.” dedi. Allah mülkünü (hükümranlığı) dilediğine verir. Allah ‘rahmet ve ihsanı bol olan’ ve (her şeyi) bilendir.
*
Yahudi ileri gelenlerine göre iktidar ancak servet sahiplerinin elinde olmalı idi. Bu âyette ise iktidar sahibinin ehliyete, mânevî güce sahip ilim sahibi ve cesaretli olması gerektiği vurgulanmaktadır.
248
وَقَالَ لَهُمْ نَبِیُّهُمْ اِنَّ اٰیَةَ مُلْكِهٖٓ اَنْ یَاْتِیَكُمُ التَّابُوتُ فٖیهِ سَكٖینَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِیَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُؕ اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖینَࣖ ﴿248﴾
Peygamberleri onlara (şunu da) söyledi: “Onun hükümdarlığının gerçek alameti, size meleklerin taşıdığı Tâbût’un* gelmesidir ki içinde Rabbinden bir ferahlık, Musa ailesinin ve Harun ailesinin geriye bıraktıklarından (âsâ, hırka, sarık ve Tevrat’tan bazı levhalar gibi) bir kalıntı vardır. Eğer iman edenlerdenseniz sizin için bunda kesin bir alamet (işaret ve ibret) vardır.”
*
* Tâbût, Hz. Musa’nın savaşlarda ordunun önünde bulundurduğu bir sandıktı. Asker bundan mânen kuvvet alır, harpten kaçmazdı.1
249
فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَلٖیكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَیْسَ مِنّٖیۚ وَمَنْ لَمْ یَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّٖٓی اِلَّا مَنِ اغْـتَرَفَ غُرْفَةً بِیَدِهٖۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَلٖیلًا مِنْهُمْؕ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذٖینَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْیَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِهٖؕ قَالَ الَّذٖینَ یَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلٰقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلٖیلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثٖیرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِؕ وَاللّٰهُ مَعَ الصّٰبِرٖینَ ﴿249﴾
Tâlût (cihad için Kudüs’ten) askerler(iy)le ayrılınca dedi ki: “Şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan (kana kana) içerse benden değildir. Eliyle sadece bir avuç alanlar dışında kim ondan tatmazsa bendendir.” Pek azı dışında onlar (nehre varınca) ondan (bol bol) içtiler. Nihayet (Tâlût’un) kendisi ve beraberindeki inananlar (ırmağı) geçince, (içenler geçemeyip:) “Bugün bizim (zalim) Câlût ve askerlerine karşı gücümüz yok.” dediler.
*
Hz. Musa’nın kavminde de benzer bir olay oldu.1
249
فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَلٖیكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَیْسَ مِنّٖیۚ وَمَنْ لَمْ یَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّٖٓی اِلَّا مَنِ اغْـتَرَفَ غُرْفَةً بِیَدِهٖۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَلٖیلًا مِنْهُمْؕ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذٖینَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْیَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِهٖؕ قَالَ الَّذٖینَ یَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلٰقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلٖیلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثٖیرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِؕ وَاللّٰهُ مَعَ الصّٰبِرٖینَ ﴿249﴾
Allah’a kavuşacaklarını kesin bilen (Tâlût’a itaat edip nehri geçen)ler ise: “Nice az bir topluluk, Allah’ın izniyle, çok olan bir topluluğa galip gelmiştir. Allah sabır (ve sebat) edenlerle beraberdir.” dediler.2
2bk. 3/13
250
وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِهٖ قَالُوا رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَیْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكٰفِرٖینَؕ ﴿250﴾
Savaş için, Câlût ve askerlerine karşı meydana çıktıklarında şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır (ve sebat) yağdır ve ayaklarımızı sabit (bizi metanetli) kıl ve kâfirler toplumuna karşı bize yardım et/zafer ihsan eyle.”
251
فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِۙ وَقَتَلَ دَاوُدُ جَالُوتَ وَاٰتٰیهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا یَشَٓاءُؕ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعٰلَمٖینَ ﴿251﴾
Derken, Allah’ın izniyle o (kâfir)leri bozguna uğrattılar. Davud (düşman hükümdarı olan) Câlût’u* öldürdü. Allah da ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet (peygamberlik ve Zebur’u) verdi ve ona (zırh yapmak, kuşlarla konuşmak ve güzel sesle okumak gibi) dilediği şeylerden öğretti. Eğer Allah’ın insanları birbiriyle önleyip savması (ortadan kaldırması) olmasaydı, yeryüzü muhakkak fesada uğrardı; fakat Allah, âlemler üzerine büyük lütuf sahibidir.
*
* Câlût, çok eskiden Sînâ yarımadasında (Mısır ile Filistin arasında) yaşayan bir kavim olan Amalika kavminin zalim bir hükümdarı idi. Davud (as.) (M.Ö.1004-965) bu savaşta Allah’ın verdiği mucize ve fırsat sayesinde yolda gelirken ilhamla alıp attığı sapan taşı ile onu öldürdü. Tâlût’un askerleri de onları yendiler. Bunun üzerine Tâlût, Hz. Davud’a kızını ve devlet mülkiyetinin de yarısını verdi. Sonra Tâlût’un ölmesiyle de mülkiyetin tamamına sahip olup İsrâiloğulları’na peygamber olan ilk hükümdar oldu. Kudüs’ü kendisine başkent yaptı.3
252
تِلْكَ اٰیٰتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَیْكَ بِالْحَقِّؕ وَاِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلٖینَ ﴿252﴾
(Resûlüm!) İşte bunlar, (anlatılan kıssalar) Allah’ın âyetleridir ki onları dosdoğru olarak okuyoruz. Elbette sen gönderilen peygamberlerdensin.
253
تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۘ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجٰتٍؕ وَاٰتَیْنَا عٖیسَى ابْنَ مَرْیَمَ الْبَیِّنٰتِ وَاَیَّدْنٰهُ بِرُوحِ الْقُدُسِؕ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذٖینَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَیِّنٰتُ وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَؕ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ یَفْعَلُ مَا یُرٖیدُࣖ ﴿253﴾
İşte, peygamberlerin bir kısmını, (verdiğimiz özelliklerle) diğerlerine üstün kıldık. Allah onlardan kimiyle (perde arkasından vasıtasız) konuştu, kimini de derecelerle yükseltti. Meryemoğlu İsa’ya açık mucize (ve belge)ler verdik ve onu Rûhu’l-Kuds (Cebrail) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi (onları iradelerine bırakmasaydı), onlardan sonraki (ümmet)ler, kendilerine apaçık mucize (ve delil)ler geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat onlar ihtilafa düştüler; onlardan kimi iman etti, kimi de küfre saptı. Yine Allah dileseydi (onları iradelerine bırakmasaydı) birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin Allah dilediğini mutlaka yapar (Onları iradelerine bırakmayı dilemiştir).
254
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنٰكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ یَاْتِیَ یَوْمٌ لَا بَیْعٌ فٖیهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفٰعَةٌؕ وَالْكٰفِرُونَ هُمُ الظّٰلِمُونَ ﴿254﴾
Ey iman edenler! İçinde hiçbir alışverişin, dostluğun ve iltimasın bulunmadığı bir gün (kıyamet/hesap günü) gelmeden evvel, size verdiğimiz rızıktan (Allah’ın rızasını kazanmak için) harcayın. Kâfirler, zalimlerin ta kendileridir.
255
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَیُّ الْقَیُّومُۚ لَا تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌؕ لَهُ مَا فِی السَّمٰوٰتِ وَمَا فِی الْاَرْضِؕ مَنْ ذَا الَّذٖی یَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِهٖؕ یَعْلَمُ مَا بَیْنَ اَیْدٖیهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا یُحٖیطُونَ بِشَیْءٍ مِنْ عِلْمِهٖٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِیُّهُ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا یَؤُدُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِیُّ الْعَظٖیمُ ﴿255﴾
Allah öyle bir ilâh ki kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. O, Hayy ve Kayyûm’dur (daima diri ve yarattıklarını gözetip yönetendir ve her şey varlığını O’nunla devam ettirir). Kendisini ne bir uyuklama (gaflet) ne de bir uyku tutar. Göklerde ve yerde olanlar(ın hepsi) ancak O’nundur. O’nun izni olmadıkça O’nun katında kim şefaat edebilir? Kullarının önündeki ve arkasındaki (geçmiş ve geleceklerini, yaptıklarını ve yapacaklarını, dünya ve âhirete ait) şeylerini O bilir. Onlar, O’nun ilminden ancak dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü (kudreti, mülk ve hükümranlığı) gökleri ve yeri kaplamıştır; onları koruyup gözetmek O’na ağır gelmez. O çok yücedir, çok büyüktür.
*
Âyete’l-kürsî için Peygamberimiz (sas.), “Kur’an’daki en büyük âyettir.” buyurmuştur. Bunu ihlasla okuyan kimsenin belalardan emin olduğuna ve çok sevap kazandığına dair hadisler vardır.1
256
لَٓا اِكْرَاهَ فِی الدّٖینِ قَدْ تَبَیَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَیِّۚ فَمَنْ یَكْفُرْ بِالطّٰغُوتِ وَیُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىࣗ لَا انْفِصَامَ لَهَاؕ وَاللّٰهُ سَمٖیعٌ عَلٖیمٌ ﴿256﴾
Din(e girmede/iman etme)de zorlama yoktur.
*
İslâm, iman konusunda zorlamayı değil; tebliği, daveti ve irşâdı esas almış, iman edip etmemeyi, herkesin hür irade ve vicdanına bırakmıştır.2 Ancak toplumun fesadına sebep olan hallerde yönetim birimlerince bazı yaptırımlar uygulanır. Aile reisleri de aile fertlerine din bilgilerini öğreterek gereğini yaptırmaya çalışır.
256
لَٓا اِكْرَاهَ فِی الدّٖینِ قَدْ تَبَیَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَیِّۚ فَمَنْ یَكْفُرْ بِالطّٰغُوتِ وَیُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىࣗ لَا انْفِصَامَ لَهَاؕ وَاللّٰهُ سَمٖیعٌ عَلٖیمٌ ﴿256﴾
Doğruluk ile sapıklık (iman ile küfür, hak ile batıl) meydana çıkmıştır. Artık kim, tâğûtu (Allah’tan uzaklaştıran ve emirlerini yapmaktan men edenleri)* tanımayıp da Allah’a iman ederse, işte o, kopması (mümkün) olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) hakkıyla işitendir, bilendir.
*
* Arapça’da “tâğût” kelimesi sözlük anlamıyla haddi aşan herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden ve O’nun kullarının hâkimi ve mâliki olduğunu inkâr edip onları kendi kulu olmaya zorlayan kimseler için kullanır. Allah’a isyan üç derecede olabilir:
*
1. Bir kimse Allah’ın kulu olduğunu kabul eder, fakat pratikte O’nun emirlerinin aksini yaparsa buna fâsık denilir.
*
2. Bir kimse Allah’tan ilgisini keser ve başka birisine bağlanırsa o zaman kâfir olur.
*
3. Allah’ın hükümlerini beğenmeyerek onu uygulamaya mânî olan ve O’nun kullarını kendi emirlerine ve yoluna boyun eğmeye zorlayan kimse tâğûttur. Böylece, Allah’ın emirlerini engelleyip insanları kendisinin istek ve emirlerine sevk eden tâğût; nefis, şeytan, rahip, liderler, kral ve benzerleri, herhangi bir şahıs da olabilir ki yüce Allah bu tâğût belasından kaçınmayı emretmiştir.3 Bu nedenle bir kimse tâğûtu reddetmedikçe gerçekten Allah’a inanmış sayılamaz. Çünkü tâğûtlar, kendilerini ilâh yerine koyup Allah’ın dinine alternatif bir din koyarlar ve ona itaat ettirmek isterler. Fakat mü’minin kalbinde hak ile batıl asla uzlaşmaz.4
257
اَللّٰهُ وَلِیُّ الَّذٖینَ اٰمَنُواۙ یُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمٰتِ اِلَى النُّورِؕ وَالَّذٖینَ كَفَرُٓوا اَوْلِیَٓاؤُهُمُ الطّٰغُوتُۙ یُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمٰتِؕ اُولٰٓئِكَ اَصْحٰبُ النَّارِۚ هُمْ فٖیهَا خٰلِدُونَࣖ ﴿257﴾
Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları (küfür, şirk, materyalizm ile her türlü “izm”lerin, batıl yaşantı ve zihniyetin) karanlıklarından aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları da tâğût (Allah’tan uzaklaştıran ve emirlerini yapmaktan men edenler)dir ki onlar da onları aydınlıktan (nurlu yoldan) çıkarır karanlıklara (sokar). Onlar, ateş ehli (cehennemlik)tirler; onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.1
1bk. 14/1
*
Yüce Allah’ın, Resûlü’ne indirdiği Kur’an’la aydınlanma ve aydınlık devri başlamıştır. Kral tanrıların ve insanların diğer insanlara arzuları doğrultusunda hâkimiyeti, baskı ve zulmü kalkmış; sömürü, faiz, vurgunculuk ve diğer ahlâksızlıklar bitmiş, kadınlar soyunup döküldükçe beğenilmekten ve zevk aracı olmaktan kurtulmuş; iffetli, şahsiyet ve yetki sahibi olmuşlardır. Böylece hakça yaşama ve adalet gelmiş, gözü görenler için karanlık gitmiştir. Fakat diğer taraftan şeytanların dostu kâfirler, kâfirlerin dostu da tâğûtlar bir üçgen bağlantısı halinde durmakta ve devam etmektedir.2 Bunların ortak amacı Kur’an’ı hayatın dışına çıkarmak, onunla yakın ilişkiyi kesmek, ona samimiyetle inananları, inancıyla yaşayamaz hâle getirmektir.
258
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖی حَٓاجَّ اِبْرٰهٖیمَ فٖی رَبِّهٖٓ اَنْ اٰتٰیهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۘ اِذْ قَالَ اِبْرٰهٖیمُ رَبِّیَ الَّذٖی یُحْيٖ وَیُمٖیتُۙ قَالَ اَنَا اُحْيٖ وَاُمٖیتُؕ قَالَ اِبْرٰهٖیمُ فَاِنَّ اللّٰهَ یَاْتٖی بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَاْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذٖی كَفَرَؕ وَاللّٰهُ لَا یَهْدِی الْقَوْمَ الظّٰلِمٖینَۚ ﴿258﴾
Allah kendisine hükümranlık verdi diye (şımarıp azarak), Rabbi hakkında İbrahim ile tartışan (Nemrut’)u görmedin mi? Hani İbrahim: “Benim Rabbim (kudretiyle) hem dirilten, hem öldürendir.” deyince, o: “Ben de yaşatır ve öldürürüm.” demişti. (Bunu bir idamlığı serbest bırakmak, bir suçsuzu da öldürmekle yapmıştı.) İbrahim: “Şüphesiz ki Allah, güneşi doğudan getiriyor; haydi sen de batıdan getir!” deyince o kâfir (Nemrut) şaşırıp kalmıştı. Allah (hakkı kabul etmeyen, gücü ve yetkiyi yalnız kendinde gören) zalimler toplumunu doğru yola eriştirmez.
259
اَوْ كَالَّذٖی مَرَّ عَلٰى قَرْیَةٍ وَهِیَ خَاوِیَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى یُحْيٖ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُؕ قَالَ كَمْ لَبِثْتَؕ قَالَ لَبِثْتُ یَوْمًا اَوْ بَعْضَ یَوْمٍؕ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ یَتَسَنَّهْۚ وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰیَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَیْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْمًاؕ فَلَمَّا تَبَیَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ ﴿259﴾
Yahut o kimseyi* (görmedin mi) ki (binalarının) duvarları, (çöken) çatılarının üzerine yıkılmış olan bir kasabaya uğradı da, (kendi kendisine): “Allah bunu (böyle harap bir yeri), ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah da onu, yüz yıl ölü bıraktıktan sonra diriltti. “Ne kadar (ölü vaziyette) kaldın?” dedi. O da: “Bir gün veya bir günün birazı kadar kaldım.” dedi. (Allah:) “Hayır yüz yıl kaldın, işte yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış. Bir de eşeğine bak; (onun kemikleri kalmış. Böyle yapmamız) seni, insanlara ibret belgesi kılmamız içindir. Şimdi o kemiklere bak, onları nasıl yerli yerine getirip sonra ona et giydiriyoruz.” dedi. O, (merkep dirilip de eski halini alarak) kendisine apaçık belli olunca, şöyle dedi: “Artık biliyorum ki Allah, şüphesiz her şeye kâdirdir.”**
*
* Meşhur kavle göre Hz. Üzeyr’i3
*
** Üzeyr (as.), Kudüs’ün, M.Ö.586 yılında Buhtunnasr tarafından tahrip edilmesinden yıllar sonra, götürüldüğü Bâbil esaretinden kaçıp tekrar geldiğinde; “Bu yıkılıp ölmüş şehir, tekrar eskisi gibi nasıl yapılıp dirilecek?” demişti.
260
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهٖیمُ رَبِّ اَرِنٖی كَیْفَ تُحْيِ الْمَوْتٰىؕ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْؕ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِیَطْمَئِنَّ قَلْبٖیؕ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّیْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَیْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ یَاْتٖینَكَ سَعْیًاؕ وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَزٖیزٌ حَكٖیمٌࣖ ﴿260﴾
Vaktiyle İbrahim de: “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster.” demişti. (Allah da:) “Ne o, yoksa inanmadın mı?” dedi. “Evet (inandım), fakat kalbimin iyice mutmain olması için (görmek istedim).” dedi. (Allah) buyurdu ki: “Öyleyse dört (cins) kuş yakala, onları kendine alıştır (sonra iyice kesip doğra)*  ve her dağın üzerine onlardan bir parça koy, sonra da onları çağır; koşa koşa sana gelirler.” Bil ki Allah, (dilediği her şeyde) mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.**
*
* “Fesur hünne” lafzındaki (sâd)ın kesre ile okunuşu da vardır ki buna göre de, kesme mânasını ihtiva etmektedir.1
*
** Bu âyet-i kerîmede hem Hz. İbrahim’in düşüncesini hür olarak söylemesinin hem de O’nun şahsında bütün insanlara -meydana gelen mucize şekliyle- diriltme olayının örneği verilmiştir.
261
مَثَلُ الَّذٖینَ یُنْفِقُونَ اَمْوٰلَهُمْ فٖی سَبٖیلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فٖی كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍؕ وَاللّٰهُ یُضٰعِفُ لِمَنْ یَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ وٰسِعٌ عَلٖیمٌ ﴿261﴾
Mallarını Allah yolunda sarf edenlerin durumu, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan bir tek (tohum) tane(si)nin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah ‘rahmet ve ihsanı bol olan’ ve (her şeyi) bilendir.
262
اَلَّذٖینَ یُنْفِقُونَ اَمْوٰلَهُمْ فٖی سَبٖیلِ اللّٰهِ ثُمَّ لَا یُتْبِعُونَ مَٓا اَنْفَقُوا مَنًّا وَلَٓا اَذًىۙ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَیْهِمْ وَلَا هُمْ یَحْزَنُونَ ﴿262﴾
Allah yolunda mallarını harcayıp da, (harcadıkları şeyin) ardından başa kakıp, gönül kırmayanların (verdiklerini hiç hissettirmeyenlerin) mükâfatları Rableri katındadır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.
263
قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَیْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ یَتْبَعُهَٓا اَذًىؕ وَاللّٰهُ غَنِیٌّ حَلٖیمٌ ﴿263﴾
Bir tatlı söz ve (bir kusuru) bağışlama, peşinden eziyet (ve mihnet) gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allah Ganîdir (bu tür sadakalara ihtiyacı yoktur), Halîm’dir (cezalandırmayı ihmal etmez ancak mühlet verir).
264
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقٰتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذٖی یُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا یُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْیَوْمِ الْاٰخِرِؕ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَیْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًاؕ لَا یَقْدِرُونَ عَلٰى شَیْءٍ مِمَّا كَسَبُواؕ وَاللّٰهُ لَا یَهْدِی الْقَوْمَ الْكٰفِرٖینَ ﴿264﴾
Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde, insanlara gösteriş için malını sarf eden adam gibi, siz de sadakalarınızı başa kakarak ve (verdiğiniz kimseyi) inciterek boşa çıkarmayın. İşte bu şekilde mal sarf eden kimsenin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan şu kayaya benzer ki ona şiddetli bir sağanak (yağmur) isabet edince onu sert (çıplak) bir kaya halinde bırakır. (Bunun gibi gösteriş yapan ve verdiğini başa kakanlar da) kazandıklarından bir şey elde edemezler. Zira Allah kâfirler/nankörler topluluğunu doğru yola eriştirmez.2
2bk. 4/38; 8/47; 39/47; 107/6
*
İslâm öncesinde Araplar ziyafet verirler, çeşitli cömertlik gösterileri yaparlar ve elindeki avucundakinin tümünü o gün harcarlardı. Bununla övünürler, şairler de bunları şiirlerle överlerdi. Bu cömertlikleri nisbetinde de asillik ve şeref pâyesi ile taltif edilip bununla gururlanırlardı. İşte İslâm bu hususta bir dönüşüm gerçekleştirdi: Cimriliği yerdiği gibi, üstünlük ve şerefin de Allah’ın emrine uygun yaşamakta ve O’nun rızasını kazanmakta olduğunu; O’nun rızası yolunda olmayan, gerek gösteriş gerekse inançsızlık içindeki harcamaların hiçbir değeri olmadığını ilan etti. Aynı zamanda âyet-i kerîme; gösteriş, başa kakma veya kendisine hizmet ettirme durumunda, verilen sadakaların boşa gideceğini de bildirmektedir.3
265
وَمَثَلُ الَّذٖینَ یُنْفِقُونَ اَمْوٰلَهُمُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْبٖیتًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَیْنِۚ فَاِنْ لَمْ یُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّؕ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖیرٌ ﴿265﴾
Allah’ın rızasını istemek ve içlerindeki (imanlarını) kökleştirip sağlamlaştırmak için mallarını sarf edenlerin durumu da, yüksek bir tepede bulunan, bol yağmur değince ürünlerini iki kat veren veya bol yağmur değmese bile (aynı ürünü vermek için) çisentinin bile yettiği bir bahçenin durumu gibidir.
*
İhlasla yapılan amellerin sevabı da böyledir.
265
وَمَثَلُ الَّذٖینَ یُنْفِقُونَ اَمْوٰلَهُمُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْبٖیتًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَیْنِۚ فَاِنْ لَمْ یُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّؕ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖیرٌ ﴿265﴾
Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
266
اَیَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخٖیلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْرٖی مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهٰرُۙ لَهُ فٖیهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرٰتِۙ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّیَّةٌ ضُعَفَٓاءُࣕ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ فٖیهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْؕ كَذٰلِكَ یُبَیِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰیٰتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَࣖ ﴿266﴾
Sizden biriniz arzu eder mi ki alt tarafından ırmaklar akan ve içinde her çeşit meyvelerden (bir miktar) bulunan hurmalığı ve üzüm bağı olsun da, hem kendisine ihtiyarlık çökmüşken hem de güçsüz (ve bakıma muhtaç) çocukları varken, bu sırada ateşli (kavurucu) bir kasırga ortaya çıkıp da bağı kasıp kavursun? (Elbette istemez.) İşte Allah, düşünesiniz diye, âyetlerini size böyle açıklıyor.
*
İşte insanın çok sevdiği malı ve mevkii elinden alınabilir. Bundan dolayı mal, servet ve mevki ile övünüp gururlanılmaz. Nice saltanatlar, devletler ve saraylar yıkılmıştır. Bâkî kalacak ve kendisine dayanılıp güvenilecek olan yalnız Allah’tır.
267
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِنْ طَیِّبٰتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْاَرْضِࣕ وَلَا تَیَمَّمُوا الْخَبٖیثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ وَلَسْتُمْ بِاٰخِذٖیهِ اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا فٖیهِؕ وَاعْلَـمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَنِیٌّ حَمٖیدٌ ﴿267﴾
Ey iman edenler! (Helal olarak) kazandıklarınızın ve sizin için yerden (bitirip) çıkardığımız ürünlerin iyi (ve temiz)lerinden ‘Allah için sarfedin’ (zekât ve sadaka verin), kendinizin, gönül rızası ile değil, ancak gözünüzü kapatıp alabileceğiniz kötü şeyleri vermeye kalkışmayın. Bilin ki Allah zengindir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur) ve övülmeye layık olandır.
268
اَلشَّیْطٰنُ یَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَیَاْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَٓاءِۚ وَاللّٰهُ یَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلًاؕ وَاللّٰهُ وٰسِعٌ عَلٖیمٌۚ ﴿268﴾
Şeytan sizi fakirlikle korkutur (fakir düşeceğinizi düşündürerek zekât ve sadaka vermekten caydırır), çirkin şeyleri emreder. Allah ise (emrini yerine getirmek için sarfeden) sizlere, kendisinden bir mağfiret ve bolluk vaadeder. Allah’ın lütfu (ve ihsanı) geniştir ve O, her şeyi hakkıyla bilendir.
*
Peygamberimiz (sas.), “Kulların sabahladığı hiçbir gün yoktur ki iki melek inip biri: ‘Yâ Allah, (hayır yolunda) harcayana halef ver (bedelini, arkasından bunun gibi olan birini ver)’; diğeri de: ‘Yâ Allah, malını (sarfetmeyip) tutana da telef ver.’ diye dua etmesinler.” buyurmuştur. Hadîs-i kudsîde: “Ey Âdemoğlu, sen infak et (Allah yolunda harca) ki sana da infak edilsin.” buyurulmuştur.
269
یُؤْتِی الْحِكْمَةَ مَنْ یَشَٓاءُۚ وَمَنْ یُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِیَ خَیْرًا كَثٖیرًاؕ وَمَا یَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُولُوا الْاَلْبٰبِ ﴿269﴾
O, (Allah) hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet nasip etmişse muhakkak ona çok hayır verilmiştir. (Bu âyet ve öğütleri) olgun akıl sahiplerinden başkası düşünemez.
*
Âyet-i kerîmedeki “hikmet” kelimesini İbni Abbas (ra.); “Helal ve haram ilmi ve Kur’an tefsiri” ile izah etmiştir ki bu da şer‘î ilimleri bilmek demektir. Aynı zamanda hikmet derin ve yararlı bilgiler olup işe yaramayan birtakım felsefî nazariyeler değildir. Kendisine hikmet verilen kimse; Kitab’ı, sünneti ve ilgili ilimlerin inceliklerini bilip düşünür, bütün iş ve sorumluluklarını noksansız onlara göre yerine getirir. Nefse uygun düşüncelerden, iş ve hareketlerden bütün günah ve kötülüklerden uzak kalır. İşte bunlar kendisine hayır verilmiş hikmet sahibi kimselerdir.1
270
وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ نَفَقَةٍ اَوْ نَذَرْتُمْ مِنْ نَذْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ یَعْلَمُهُؕ وَمَا لِلظّٰلِمٖینَ مِنْ اَنْصَارٍ ﴿270﴾
(Allah rızası için muhtaçlara) harcadığınız her nafakayı veya adadığınız her adağı Allah mutlaka bilir (ve mükâfatını ihsan eder. Verdiğini başa kakarak veya adaklarını yerine getirmeyerek nefislerine) zulmedenlerin yardımcıları yoktur.
271
اِنْ تُبْدُوا الصَّدَقٰتِ فَنِعِمَّا هِیَۚ وَاِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَـرَٓاءَ فَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْؕ وَیُكَفِّرُ عَنْكُمْ مِنْ سَیِّـَٔاتِكُمْؕ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖیرٌ ﴿271﴾
Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz, (başkalarını teşvik bakımından) ne güzeldir! Eğer onları gizli olarak fakirlere verirseniz, işte bu, (riyâ/gösteriş olmaması bakımından) sizin için daha hayırlıdır ve (Allah, bununla) sizin günahlarınızdan bir kısmını bağışlar. Allah işlediklerinizden hakkıyla haberdardır.
*
Zekâta aynı zamanda sadaka denmesinin iki sebebi vardır. Birincisi malın temizlenip artması, ikincisi de imanda sadâkat ve kemâle delâlet etmesidir. Bunun da gizli verilmesi, hem takvâya hem de fakirin şahsiyetini incitmemeye uygun olmasındandır.
272
لَیْسَ عَلَیْكَ هُدٰیهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ یَهْدٖی مَنْ یَشَٓاءُؕ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَیْرٍ فَلِاَنْفُسِكُمْؕ وَمَا تُنْفِقُونَ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ اللّٰهِؕ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَیْرٍ یُوَفَّ اِلَیْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ ﴿272﴾
(Ey Muhammed!) Onları (müşrikleri bir de sadaka vererek) doğru (ve hak) yola eriştirmek senin görevin değildir (senin görevin yalnız tebliğdir). Fakat Allah, (niyet ve amellerine göre) dilediğini hidayete erdirir. (Allah yolunda) hayır olarak harcadığınız her şey kendi (iyiliği)niz içindir. Zaten siz (mü’minler), ancak Allah’ın rızasını isteyip kazanmak için harcarsınız. (Böylece) hayır olarak sarfettiğiniz her iyi şeyin karşılığı size (fazlasıyla) ödenir. Sizin hakkınız asla yenmez.
273
لِلْفُقَـرَٓاءِ الَّذٖینَ اُحْصِرُوا فٖی سَبٖیلِ اللّٰهِ لَا یَسْتَطٖیعُونَ ضَـرْبًا فِی الْاَرْضِؗ یَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِیَٓاءَ مِنَ التَّعَفُّفِۚ تَعْرِفُهُمْ بِسٖیمٰهُمْۚ لَا یَسْـَٔلُونَ النَّاسَ اِلْحَافًاؕ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَیْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِهٖ عَلٖیمٌࣖ ﴿273﴾
(Sadakalar,) kendilerini Allah yolunda (ilim ve hizmete) adamış olan ve yeryüzünde dolaşıp kazanamayan fakirler içindir ki iffetleri (utanıp istememeleri) sebebiyle, gerçek hallerini bilmeyen, onları zengin zanneder. (Resûlüm!) Sen onları simalarından tanırsın; onlar, yüzsüzlük ederek insanlardan (bir şey) istemezler. (Hak yolunda) hayır namına ne verirseniz muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilir.
*
Bu âyet-i kerîme, kendilerini Allah yolunda ilme ve cihada adamış olanlar hakkında nazil olmuştur.
274
اَلَّذٖینَ یُنْفِقُونَ اَمْوٰلَهُمْ بِالَّیْلِ وَالنَّهَارِ سِرًّا وَعَلَانِیَةً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَیْهِمْ وَلَا هُمْ یَحْزَنُونَ ﴿274﴾
Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık (Allah yolunda hayra, hayır işlerine) harcayanlar var ya, işte onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.1
1krş. Âyet 278; cimriliğin şer olduğuna dair bk. 3/180
275
اَلَّذٖینَ یَاْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا یَقُومُونَ اِلَّا كَمَا یَقُومُ الَّذٖی یَتَخَبَّطُهُ الشَّیْطٰنُ مِنَ الْمَسِّؕ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَیْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۘ وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَیْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواؕ فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّهٖ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَؕ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِؕ وَمَنْ عَادَ فَاُولٰٓئِكَ اَصْحٰبُ النَّارِۚ هُمْ فٖیهَا خٰلِدُونَ ﴿275﴾
Ribâ (faiz) yiyenler, (kabirlerinden) ancak kendisini şeytan çarpmış (cin tutmuş, delirmiş bir) kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu (ceza) onların: “Alım satım da (zaten) faiz gibidir.” demelerindendir. Halbuki Allah, (hilesiz ve aldatmasız yapılan)1 alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faizden) vazgeçerse geçmişteki (haram olmadan evvel aldığı) onundur ve (affedilme) işi Allah’a aittir. Kim de tekrar (faize) dönerse onlar ateş ehlidirler ve hep orada kalacaklardır.
1bk. 83/1-17; 4/29; Buhârî, “Buyû”, 26; Müslim, “İman”, 43, 164, 220
276
یَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَیُرْبِی الصَّدَقٰتِؕ وَاللّٰهُ لَا یُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَثٖیمٍ ﴿276﴾
Allah faiz (ile gelen)i mahveder, sadaka(sı verilen mal)ları da artırır. Allah (haramı helal sayan ve onda ısrar eden) nankör ve günahkârların hiçbirini sevmez.
277
اِنَّ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصّٰلِحٰتِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَیْهِمْ وَلَا هُمْ یَحْزَنُونَ ﴿277﴾
İman edip sâlih (makbul ve ecir kazandıran) iş yapanların, namazı dosdoğru kılıp zekâtı verenlerin, Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur. Onlar üzgün de olmayacaklardır.
278
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَقِیَ مِنَ الرِّبٰٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿278﴾
Ey iman edenler! “Allah’ın emrine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının.” (Eğer gerçek) mü’minlerseniz, artık kalan faizi de bırakın (almayın).
*
Görüldüğü gibi, Allahu Teâlâ faizi imanla irtibatlandırmıştır. Bu durumda inanan bir mü’minin faize devamı imkânsızdır; çünkü bu, bir başka yönüyle, Allah’ın emrini tanımama hastalığıdır. Bu âyetten hareketle İslâm’da rüşvet, ihtikâr, rant ve şans oyunları gibi yollarla kazanılan her türlü haksız kazançlar faiz gibi haram kılınmış, haram yerlere harcamalarla lüks, israf ve maddeperestlik de yasaklanmıştır. Helal yolla emek karşılığı olan ücretler, kazançlar; zekât, sadaka, sosyal yardım, bağış ve miras yoluyla elde edilenler de helal kılınmış, Allah rızasına dayalı her türlü infak/harcama, yardım ve yatırımlar teşvik edilmiştir. Böylece İslâm, önce Allah’a iman ve O’na kulluk esasına, sonra İslâm’ın emrettiği dinî kültüre, ahlâka ve iktisâdî nizamı uygulamaya dayanır. Netice olarak İslâm, hem dünya ve âhiret saadeti için helal yolla çalışmayı2  hem de ferdî ve içtimâî kazanç ve mülkiyet felsefesini esas alır.
279
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَاْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهٖۚ وَاِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُسُ اَمْوٰلِكُمْۚ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ ﴿279﴾
Eğer (bu faizi terk etme işini) yapmazsanız Allah’a ve Resûlü’ne savaş açtığınızı bilin. Eğer (faizin her türlüsünü alıp verme hususunda) tevbe ederseniz ana paranız yine sizindir. Ne haksızlık yapmış ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz.
*
Bu iki âyet, faizde üçüncü aşamadır. Görüldüğü gibi bu âyetlerde her türlü faize kesin yasak getirilmiş, faizde ısrar etmenin ise Allah’a (cc.) ve Peygamber’e (sas.) karşı savaş açmak olduğu ifade edilmiştir. Allah’a ve Peygamber’e inanan bir kimse için bu dehşet verici bir ifadedir.3
280
وَاِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلٰى مَیْسَرَةٍؕ وَاَنْ تَصَدَّقُوا خَیْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿280﴾
Eğer (borçlunun eli) darda ise genişlik vaktine kadar bekleyip ona mühlet verin. (Eli darda olana, borcu) sadaka (veya zekât) olarak bağışlamanız, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır.
*
Borçlu olan ve borcunu veremeyecek olan fakire alacaklısı, borcunu zekâtı olarak sayamaz; ancak zekâtını ona verir ve verdiği miktardan borcunu ister.4
281
وَاتَّقُوا یَوْمًا تُرْجَعُونَ فٖیهِ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا یُظْلَمُونَࣖ ﴿281﴾
Öyle bir günden sakının ki (hepiniz) o günde Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı(nın karşılığı) tastamam verilecek ve onlar asla haksızlığa uğratılmayacaklardır.
*
İbni Abbas’a göre en son nazil olan âyettir. Bakara sûresinde bulunan tek Mekkî âyettir. Vedâ Haccı’nda Mekke’ de nazil olmuştur.
282
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُٓوا اِذَا تَدَایَنْتُمْ بِدَیْنٍ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاكْتُبُوهُؕ وَلْیَكْتُبْ بَیْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِࣕ وَلَا یَاْبَ كَاتِبٌ اَنْ یَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللّٰهُ فَلْیَكْتُبْۚ وَلْیُمْلِلِ الَّذٖی عَلَیْهِ الْحَقُّ وَلْیَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُ وَلَا یَبْخَسْ مِنْهُ شَیْـًٔاؕ فَاِنْ كَانَ الَّذٖی عَلَیْهِ الْحَقُّ سَفٖیهًا اَوْ ضَعٖیفًا اَوْ لَا یَسْتَطٖیعُ اَنْ یُمِلَّ هُوَ فَلْیُمْلِلْ وَلِیُّهُ بِالْعَدْلِؕ وَاسْتَشْهِدُوا شَهٖیدَیْنِ مِنْ رِجَالِكُمْۚ فَاِنْ لَمْ یَكُونَا رَجُلَیْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَاَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَٓاءِ اَنْ تَضِلَّ اِحْدٰیهُمَا فَتُذَكِّرَ اِحْدٰیهُمَا الْاُخْرٰىؕ وَلَا یَاْبَ الشُّهَدَٓاءُ اِذَا مَا دُعُواؕ وَلَا تَسْـَٔمُٓوا اَنْ تَكْتُبُوهُ صَغٖیرًا اَوْ كَبٖیرًا اِلٰٓى اَجَلِهٖؕ ذٰلِكُمْ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ وَاَقْوَمُ لِلشَّهٰدَةِ وَاَدْنٰٓى اَلَّا تَرْتَابُٓوا اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجٰرَةً حَاضِرَةً تُدٖیرُونَهَا بَیْنَكُمْ فَلَیْسَ عَلَیْكُمْ جُنَاحٌ اَلَّا تَكْتُبُوهَاؕ وَاَشْهِدُٓوا اِذَا تَبَایَعْتُمْࣕ وَلَا یُضَٓارَّ كَاتِبٌ وَلَا شَهٖیدٌؕ وَاِنْ تَفْعَلُوا فَاِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَؕ وَیُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُؕ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖیمٌ ﴿282﴾
Ey iman edenler! Muayyen bir vadeye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman, onu yaz(ıp senet yap)ın. Aranızdan, doğruluğu ile tanınmış bir kâtip de (onu) yazsın. Kâtib(-i âdil), Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, dosdoğru yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da onu ikrar edip yazdırsın. Rabbi olan Allah’tan korksun, borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer üzerinde hak olan (borçlu), akılca noksan, aciz veya ikrar edip yazdıramayacak durumda ise velîsi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit tutun; eğer iki erkek olmazsa, razı ol(up güven)eceğiniz şahitlerden bir erkek ve biri yanılırsa diğerine hatırlatması için iki kadın gerekir. Şahitler çağırıldıkları zaman (gelmekten) kaçınmasınlar. (Borç) büyük olsun küçük olsun, (her birini) vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah katında daha adaletli, şahitlik için en sağlam ve şüpheye düşmemenize de daha yakın olan davranıştır. Ancak aranızda (elden ele) devrettiğiniz ve peşin olarak yaptığınız ticaret (işlerin)de, onu (senedi) yazmamanızda sizin için bir vebal yoktur. Alışveriş ettiğiniz vakit de şahit tutun. Kâtip de, şahit de asla mağdur edilmesin. (Veya bu ikisi kimseye zarar vermesin.) Eğer (bir zarar) verirseniz şüphesiz bu, sizin için yoldan çıkmadır/günahkârlıktır. Allah’ın emrine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının; azabından sakının. Allah size (her şeyi) öğretiyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.1
1bk. 5/106-107
*
Her türlü borçlanma işlerinin, şahitler huzurunda yazı ile tespiti, İslâmî prensiplere göre yürürlüğe giren ve alışverişi güvence altına almayı sağlayan bir nevi noterlik uygulamasıdır. Âyet-i kerîmede, şahitlik konusunda yüce Allah: “Eğer iki erkek olmazsa razı olacağınız/güveneceğiniz bir erkek ve biri yanılırsa diğerinin hatırlatması için iki kadın gerekir.” şeklindeki buyruğu ile kadınların şahitlik yapabileceğine, ancak iki kadını, erkeğin bulunmaması şartına bağlamıştır. Ama bu husus, kadını insan ve kişilik yönünden asla bir ayırıma tâbi tutmak değildir. Ancak haya duygusunun çokluğu, duygularının inceliği ve duygusallığının ağır basmasıyla aşırı heyecan duyması, korkması ve bu yüzden unutması ve bir tesir altında kalabilmesi gibi yapısal özellikleri vardır.2 Bu itibarla kendisine daha müessir ve daha ağır yük getiren mâlî dâvâlarda ve buna kıyâsen had ve kısas gibi ceza dâvâlarında şahitlik yapması3 gerekince korku duymasını, unutmasını ve yanılmasını önlemek için konuşarak hemcinsiyle takviye edilmesi güvenirliğinin temini için uygun görülmüştür. Aynı zamanda kadının böylece psikolojik olarak yıpranmaktan korunması da sağlanmıştır. Diğer taraftan konuyu ilgilendiren zina, had ve kısas gibi ceza dâvâlarının konusu olan olayların içine yeteri kadar nüfuz ve tahammül edemeyeceği için bir şüphe söz konusu olabilir. Hz. Peygamber (sas.); “Şüphe durumunda had ve kısas dâvâlarını düşürün.” buyurmuştur. Çünkü suç sabit olmamıştır. “Suç sabit olmadan berâet-i zimmet esastır.”4 gereğine göre, gerek kadının özel durumları gerekse yargının şüpheden uzak olması, kolaylaşması ve daha sağlam olması için bir erkek yerine iki kadın alternatifi getirilmiştir. Tabii ki ‘daha sağlam’, ‘sağlam’ın efdalidır. Bunların dışında kadının tek şahit olduğu yerler de vardır.
283
وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِبًا فَرِهٰنٌ مَقْبُوضَةٌؕ فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضًا فَلْیُؤَدِّ الَّذِی اؤْتُمِنَ اَمٰنَتَهُ وَلْیَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُؕ وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهٰدَةَؕ وَمَنْ یَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُؕ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلٖیمٌࣖ ﴿283﴾
Eğer yolculukta olup da bir kâtip bulamazsanız (borçludan) alınan rehinler de yeter. Eğer birbirinizden eminseniz, (o zaman kendisine güvenilen borçlu) kimse Rabbi olan Allah’tan korksun da emaneti tastamam ödesin. Bir de şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse hakikaten o kimsenin kalbi günahkâr olur. Allah her ne yaparsanız hakkıyla bilir.
284
لِلّٰهِ مَا فِی السَّمٰوٰتِ وَمَا فِی الْاَرْضِؕ وَاِنْ تُبْدُوا مَا فٖٓی اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ یُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُؕ فَیَغْفِرُ لِمَنْ یَشَٓاءُ وَیُعَذِّبُ مَنْ یَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ ﴿284﴾
Göklerde ve yerde olan her şey sadece Allah’ındır. (Ey insanlar!) İçinizdeki (yapmayı düşündüğünüz bir günah eylemi)ni açığa vursanız da gizleseniz de* Allah sizi onlardan dolayı hesaba çeker.
*
* Ya da şahitliği gizleseniz de.1
*
Buhârî’nin rivayet ettiğine göre, bu âyet 286. âyet ile neshedilmiştir.
284
لِلّٰهِ مَا فِی السَّمٰوٰتِ وَمَا فِی الْاَرْضِؕ وَاِنْ تُبْدُوا مَا فٖٓی اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ یُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُؕ فَیَغْفِرُ لِمَنْ یَشَٓاءُ وَیُعَذِّبُ مَنْ یَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ ﴿284﴾
O, (niyet ve amellerine göre) dilediğini bağışlar,** dilediğine de azap eder. Allah her şeye kâdirdir.
*
** Hadîs-i kudsî’de yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Bir kimse bir iyilik yapmaya niyet eder onu yapamazsa ona tam bir iyilik, eğer yaparsa on iyilikten, yedi yüz hatta daha fazlasını yazarım. Bir kötülük işlemeyi düşünür de yapmazsa bunu, onun için yazmam; eğer yaparsa bir kötülük (bir mislini) yazarım.”2
285
اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَیْهِ مِنْ رَبِّهٖ وَالْمُؤْمِنُونَؕ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهٖ وَكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖؕ لَا نُفَرِّقُ بَیْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِهٖࣞ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَیْكَ الْمَصٖیرُ ﴿285﴾
(O) Resûl, Rabbinden kendisine indirilen (Kur’an’)a iman etti, mü’minler de (iman ettiler. Onların) her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti. “O’nun peygamberlerinden hiçbiri arasında (iman bakımından) ayrım yapmayız;
*
* Peygamberler arasında, ancak derece bakımından üstünlük vardır. Bilinen peygamberlerin birine inanmayan kimse, Allah’a da iman etmiş sayılmaz.3
285
اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَیْهِ مِنْ رَبِّهٖ وَالْمُؤْمِنُونَؕ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهٖ وَكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖؕ لَا نُفَرِّقُ بَیْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِهٖࣞ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَیْكَ الْمَصٖیرُ ﴿285﴾
işittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz. Dönüş(ümüz) ancak sanadır.” dediler.
286
لَا یُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَاؕ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَیْهَا مَا اكْتَسَبَتْؕ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَاْنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَیْنَٓا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذٖینَ مِنْ قَبْلِنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهٖۚ وَاعْفُ عَنَّاࣞ وَاغْفِرْ لَنَاࣞ وَارْحَمْنَاࣞ اَنْتَ مَوْلٰینَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكٰفِرٖینَ ﴿286﴾
Allah kimseye (ibadet ve itaatte) gücünün yettiğinin dışında (üstünde) teklifte bulunmaz (herkesin) kazandığı (iyilik) kendi yararına;* yaptığı (kötülükler) de kendi zararınadır. “Ey Rabbimiz! Unutur veya (kasıtsız) hata edersek, bizi (ondan) sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bizden önceki (itaatsiz ümmet)lere yüklediğin gibi, bize (zor/helak edici) bir yük yükleme! Ey Rabbimiz! Gücümüzün yetmediği şeyleri de bize taşıtma! Bizi affet, bizi bağışla, bizi esirge! Sen Mevlâmızsın; küfre sapan, seni tanımayanlara karşı bize yardım et/zafer ihsan eyle.”**
*
* İyilikleri düşünmenin bile bir ecri vardır.
*
** “Âmene’r-Resûlü” diye bilinen bu iki âyetin, Peygamber Efendimiz’e Miraç gecesinde vasıtasız olarak vahyolunduğu rivayet edilmektedir. Bu iki âyet hadislerde övülmüş, her zaman ve özellikle yatmadan önce okunması tavsiye edilmiştir. “Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti geceleyin okuyan kimseye (o gece için) bunlar yeter.”.4 Bu iki âyet, ilâhî emirler karşısında mutlak itaate yönelen mü’minlerin inançlarındaki sadâkati, mü’minlerin vasıflarını, konumlarını ve Allah’ın adaletini ifade etmektedir. Ayrıca mü’minlere Rablerinin celâline uygun nasıl dua edeceklerini de öğretmektedir. Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin her birinin ayrı ayrı; “Akıllı bir adam görmedim ki Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti okumadan uyusun.” dedikleri nakledilir.5