سُورَةُ النُّورِ
Nûr Sûresi
MEDENÎBu sûre hakkındaMedine döneminde nâzil olmuştur. 64 âyettir. Sûre adını, nur âyeti denilen 35. âyetten almıştır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1
سُورَةٌ اَنْزَلْنٰهَا وَفَرَضْنٰهَا وَاَنْزَلْنَا فٖیهَٓا اٰیٰتٍ بَیِّنٰتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ﴿1﴾
(Bu,) indirdiğimiz ve (hükümlerinin tatbikini) farz kıldığımız bir sûredir. Düşünüp öğüt alasınız diye içinde apaçık âyetler indirdik.
2
اَلزَّانِیَةُ وَالزَّانٖی فَاجْلِدُوا كُلَّ وٰحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍࣕ وَلَا تَاْخُذْكُمْ بِهِمَا رَاْفَةٌ فٖی دٖینِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْیَوْمِ الْاٰخِرِۚ وَلْیَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَٓائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ ﴿2﴾
Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, onlara karşı acıma hissi, Allah’ın dinin(i tatbik)de sizi etkisi altına almasın. Mü’minlerden bir grup da onların azabına (cezasına) şahit olsunlar.
*
Zina, akıl bâliğ iki cinsin iradeleriyle gayr-i meşrû ilişkide bulunmasıdır, suçtur. Zinanın tarifi için bk. 17/32 dipnotu. Zina eden âkil, bâliğ ve hür bekârlara celde (sopa), evlenmişlere de recm cezası, Hz. Peygamber’in uygulamasıyla sabit olmuştur. “Recm, bu âyetten önce oldu.” diyenler de vardır. İmam Suyûtî ise “Neshedilmeyen her âyet neshedilenin yerini tutar.” demiştir. Fakat Hulefâ-i Râşidîn zamanında da “Hz. Peygamber uyguladı.” diye uygulanmıştır. Sahabe, tâbiîn, Haricîlerin bir kısmı dışında, ümmetin imam ve âlimleri bu konuda icmâ etmişlerdir. Gaye, hem Allah’ın hududunun çiğnenmemesi hem de müslümanların şerefinin, namusunun nesep ve neslinin temiz kalması, nesli ve toplumu bozan namussuzluk fitnesinin önlenmesidir. İslâm fıkhına göre bu cezaları uygulamanın şartı ise, zina edenleri dört kişinin birlikte açıkça görmeleri ve aynen şâhitlik etmeleri1 veya zina edenlerin bilinçli ve ısrarlı dört kere itirafları ile cezalandırılmalarını istemeleridir. Bu şartlar dolayısıyla recm edilerek öldürme cezası oldukça zorlaşmış ve yok denecek kadar az uygulanmıştır. Cezada uygulama şekli yetkililere aittir.2
3
اَلزَّانٖی لَا یَنْكِحُ اِلَّا زَانِیَةً اَوْ مُشْرِكَةًؗ وَالزَّانِیَةُ لَا یَنْكِحُهَٓا اِلَّا زَانٍ اَوْ مُشْرِكٌۚ وَحُرِّمَ ذٰلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنٖینَ ﴿3﴾
Zinâkâr erkek; zinâkâr veya müşrik bir kadından başkasıyla evlenemez. Zinâkâr kadın da zinâkâr veya müşrik bir erkekten başkasıyla evlenemez. Çünkü bu (evlenme şekli) mü’minlere haram kılınmıştır.3
3bk. 24/26-32
*
Müşriklerle evlenme ancak tevbe edip İslâm’a girmeleri ile mümkün olur.4
4
وَالَّذٖینَ یَرْمُونَ الْمُحْصَنٰتِ ثُمَّ لَمْ یَاْتُوا بِاَرْبَعَةِ شُهَدَٓاءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمٰنٖینَ جَلْدَةً وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهٰدَةً اَبَدًاۚ وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْفٰسِقُونَۙ ﴿4﴾
Namuslu (ve hür) kadına (zina suçu) isnad(ın)da bulunup da sonra (bu hususta) dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun ve onların şahitliğini ebedî olarak kabul etmeyin. İşte onlar (yalancılıkları dolayısıyla) fâsıktırlar.
*
Dört şahit şartı aynı zamanda iftiraya meydan vermemek içindir.
*
Hükümler, kadın ve erkek için aynıdır.
5
اِلَّا الَّذٖینَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُواۚ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿5﴾
Ancak (hükmolunan bu cezaların infazından) sonra tevbe edip düzelenler hariçtir. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
*
Tevbenin kabul zamanı içerisinde, tevbe etmeden ölenlerin cezaları, müşrik ve kasten adam öldürenlerle beraber geçmektedir.5 Tevbe etmeleri halinde de, imanını tazeleme ve sâlih amelde bulunma şartı6 getirilmiştir.
6
وَالَّذٖینَ یَرْمُونَ اَزْوٰجَهُمْ وَلَمْ یَكُنْ لَهُمْ شُهَدَٓاءُ اِلَّٓا اَنْفُسُهُمْ فَشَهٰدَةُ اَحَدِهِمْ اَرْبَعُ شَهٰدٰتٍ بِاللّٰهِۙ اِنَّهُ لَمِنَ الصّٰدِقٖینَ ﴿6﴾
Eşlerine (zina suçu) isnad edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanlar(a gelince): Onlardan her birinin (dört şahit yerine kendi) şahitliği; kendisinin hakikaten doğru sözlülerden olduğuna dair dört defa Allah’a yemin ederek şahitlik etme(si)dir.
7
وَالْخٰمِسَةُ اَنَّ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَیْهِ اِنْ كَانَ مِنَ الْكٰذِبٖینَ ﴿7﴾
Beşincide; eğer yalancılardan ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olması(nı dilemesi)dir.
8
وَیَدْرَؤُا عَنْهَا الْعَذَابَ اَنْ تَشْهَدَ اَرْبَعَ شَهٰدٰتٍ بِاللّٰهِۙ اِنَّهُ لَمِنَ الْكٰذِبٖینَۙ ﴿8﴾
Kadının da o (kocası)nın hakikaten yalancı olduğuna dair Allah’a yemin ederek dört (defa) şahitlik etmesi, azabı (cezayı) kendisinden giderir.
9
وَالْخٰمِسَةَ اَنَّ غَضَبَ اللّٰهِ عَلَیْهَٓا اِنْ كَانَ مِنَ الصّٰدِقٖینَ ﴿9﴾
Beşincide; o (kocası)nın söylediğinin doğru olması halinde, Allah’ın gazabının kendi üzerine olması(nı dilemesi)dir. (Artık hâkim, bu karı kocayı boşar.)
10
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَاَنَّ اللّٰهَ تَـوَّابٌ حَكٖیمٌࣖ ﴿10﴾
Ya üzerinize Allah’ın lütfu, rahmeti olmasaydı ve hakikaten Allah, tevbeleri çok kabul eden hüküm (ve hikmet) sahibi olmasaydı (haliniz nice olurdu)?!
*
Hz. Peygamber ile birlikte gittiği Benî Mustalik gazvesinden dönen Hz. Âişe (r.anhâ), kervanın konakladığı sırada, hacet için dışarı çıkmıştı. Dönüşte gerdanlığının düştüğünü fark etti ve aramaya gitti. Tekrar karargâha geldiğinde ordu hareket etmiş, kendi devesini süren de onu üzerindeki hevdec (kapalı yer)inde sanıp deveyi sürmüştü. Nihayet artçı olarak gelen ve Hz. Âişe’yi gören Safvân (ra.), devesinden inip onu bindirmiş ve orduya yetiştirmişti. Bazı münâfıklar bu işi dedikodu konusu yaptılar. Hastalandığı için babasının evinde kalmakta olan Hz. Âişe, bunu duyunca günlerce ağladı. Hz. Peygamber de çok üzülmüştü. Aradan bir ay geçmişti... İşin aslı kendi içine doğsa bile Allah’tan takviyesini bekliyordu. İşte aşağıdaki âyetler onun iffetini ve masumluğunu bildirmektedir.1
11
اِنَّ الَّذٖینَ جَٓاؤُ بِالْاِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْؕ لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْؕ بَلْ هُوَ خَیْرٌ لَكُمْؕ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْاِثْمِۚ وَالَّذٖی تَوَلّٰى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظٖیمٌ ﴿11﴾
O iftirayı uydurup çıkaranlar, şüphesiz içinizden (münafık olan küçük) bir gruptur. Siz onu, kendiniz için şer sanmayın. Bilakis o sizin için bir hayırdır. Onlardan herkese kazandığı günah (nisbetinde ceza) vardır. Onlardan (elebaşılık yapıp) o günahın büyüğünü yüklenen (Abdullah b. Übeyy) için de büyük bir azap vardır.
12
لَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنٰتُ بِاَنْفُسِهِمْ خَیْرًاۙ وَقَالُوا هٰذَٓا اِفْكٌ مُبٖینٌ ﴿12﴾
Erkek ve kadın mü’minlerin, kendi vicdanlarında iyi bir zanda bulunup da: “Bu, apaçık bir iftiradır.” demeleri gerekmez miydi?
13
لَوْلَا جَٓاؤُ عَلَیْهِ بِاَرْبَعَةِ شُهَدَٓاءَۚ فَاِذْ لَمْ یَاْتُوا بِالشُّهَدَٓاءِ فَاُولٰٓئِكَ عِنْدَ اللّٰهِ هُمُ الْكٰذِبُونَ ﴿13﴾
O(nlar iftiraları)na, dört şâhit getirmeli değil miydiler? Madem ki şâhitleri getirmediler, o halde onlar, Allah katında yalancıların ta kendileridir.
14
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِی الدُّنْیَا وَالْاٰخِرَةِ لَمَسَّكُمْ فٖی مَٓا اَفَضْتُمْ فٖیهِ عَذَابٌ عَظٖیمٌۚ ﴿14﴾
Eğer dünyada ve âhirette Allah’ın lütfu ve rahmeti üzerinize olmasaydı içine daldığınız dedikodu yüzünden size kesinlikle büyük bir azap dokunurdu.
15
اِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِاَفْوَاهِكُمْ مَا لَیْسَ لَكُمْ بِهٖ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَیِّنًاࣗ وَهُوَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظٖیمٌ ﴿15﴾
O zaman siz onu dilden dile aktarıyor, hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyi ağzınızda geveleyip duruyor ve bunu basit bir şey sanıyordunuz. Halbuki o, Allah’ın yanında çok büyük (bir günah)tır.
16
وَلَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا یَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاࣗ سُبْحٰنَكَ هٰذَا بُهْتٰنٌ عَظٖیمٌ ﴿16﴾
Onu işittiğiniz zaman: “Bunu söylememiz bize yakışmaz, hâşâ! Bu büyük bir iftiradır.” deseydiniz ya!
17
یَعِظُكُمُ اللّٰهُ اَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهٖٓ اَبَدًا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖینَۚ ﴿17﴾
Eğer iman edenler iseniz o (iftira)nın benzerine dönmenizi Allah size ebedî olarak yasak ediyor.
*
Âyetteki “ya’izuküm” lafzı İbni Abbas’a göre; “Size haram ediyor, sizi nehyediyor.” demektir.2
18
وَیُبَیِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰیٰتِؕ وَاللّٰهُ عَلٖیمٌ حَكٖیمٌ ﴿18﴾
Allah size âyetleri açıklıyor. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
19
اِنَّ الَّذٖینَ یُحِبُّونَ اَنْ تَشٖیعَ الْفٰحِشَةُ فِی الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ اَلٖیمٌۙ فِی الدُّنْیَا وَالْاٰخِرَةِؕ وَاللّٰهُ یَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ ﴿19﴾
Hayasızlığın (serbest bırakılıp) mü’minler içinde yayılmasını arzu edenler için gerçekten dünyada ve âhirette acıklı bir azap vardır. (Bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
*
İnsan tabiatının yanısıra, İslâm inanç ve ahlâk ilkelerine aykırı olan edepsiz sözler; cinsel arzuları uyandıran dar, şeffaf, açık saçık giysiler; zina, eşcinsellik vb. birer hayasızlıktır.3
20
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَاَنَّ اللّٰهَ رَؤُفٌ رَحٖیمٌࣖ ﴿20﴾
Eğer üzerinize Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah pek şefkatli ve merhametli bulunmasaydı (hemen cezanızı verirdi).
21
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوٰتِ الشَّیْطٰنِؕ وَمَنْ یَتَّبِـعْ خُطُوٰتِ الشَّیْطٰنِ فَاِنَّهُ یَاْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِؕ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكٰى مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ اَبَدًاۙ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ یُزَكّٖی مَنْ یَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ سَمٖیعٌ عَلٖیمٌ ﴿21﴾
Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın! Kim şeytanın adımları ardınca giderse şüphesiz ki o hayasızlığı ve kötülüğü emreder.
*
Âyet-i kerîmede fuhuş (hayasızlık) ile münker (kötülük) lafızlarının birlikte gelmesiyle aynı zamanda fuhuştan zina, münkerden de hırsızlık ve adam öldürmeyi içine alan genel suçlar kastedilmiştir.1
21
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوٰتِ الشَّیْطٰنِؕ وَمَنْ یَتَّبِـعْ خُطُوٰتِ الشَّیْطٰنِ فَاِنَّهُ یَاْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِؕ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكٰى مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ اَبَدًاۙ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ یُزَكّٖی مَنْ یَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ سَمٖیعٌ عَلٖیمٌ ﴿21﴾
Eğer sizin üzerinize Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı asla hiçbiriniz temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah (her şeyi) işitendir, bilendir.2
2bk. 2/168-169. Ayrıca krş. 2/208
*
Hz. Ebû Bekir’in Mistah adında fakir bir akrabası vardı. Hz. Âişe’ye yapılan iftira ile bu da alâkalandığı için Hz. Ebû Bekir, ona yardım etmemeye yemin etmişti. Fakat aşağıda mü’minlerin lütufkâr davranmasını bildiren âyetle yardıma devam etti.
22
وَلَا یَاْتَلِ اُولُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ اَنْ یُؤْتُٓوا اُولِی الْقُرْبٰى وَالْمَسٰكٖینَ وَالْمُهٰجِرٖینَ فٖی سَبٖیلِ اللّٰهِࣕ وَلْیَعْفُوا وَلْیَصْفَحُواؕ اَلَا تُحِبُّونَ اَنْ یَغْفِرَ اللّٰهُ لَكُمْؕ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿22﴾
Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar; yakınlarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (mallarından bir şey) vermekte kusur etmesinler.
*
Yahut, “Vermemek üzere yemin etmesinler.”
22
وَلَا یَاْتَلِ اُولُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ اَنْ یُؤْتُٓوا اُولِی الْقُرْبٰى وَالْمَسٰكٖینَ وَالْمُهٰجِرٖینَ فٖی سَبٖیلِ اللّٰهِࣕ وَلْیَعْفُوا وَلْیَصْفَحُواؕ اَلَا تُحِبُّونَ اَنْ یَغْفِرَ اللّٰهُ لَكُمْؕ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿22﴾
(Hatalarını) affetsinler, hoş görsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
23
اِنَّ الَّذٖینَ یَرْمُونَ الْمُحْصَنٰتِ الْغٰفِلٰتِ الْمُؤْمِنٰتِ لُعِنُوا فِی الدُّنْیَا وَالْاٰخِرَةِࣕ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظٖیمٌۙ ﴿23﴾
Hiç şüphesiz, namuslu/iffetli, fenalıktan habersiz mü’min kadınlara (zina suçu) atanlar, dünya ve âhirette lanetlenmişlerdir. Onlar için büyük bir azap vardır.
24
یَوْمَ تَشْهَدُ عَلَیْهِمْ اَلْسِنَتُهُمْ وَاَیْدٖیهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا یَعْمَلُونَ ﴿24﴾
O gün (kıyamette) dilleri, elleri ve ayakları (dünyada) yapmış olduklarına şâhitlik edecektir.3
3krş. 36/65; 41/20-23
25
یَوْمَئِذٍ یُوَفّٖیهِمُ اللّٰهُ دٖینَهُمُ الْحَقَّ وَیَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ الْمُبٖینُ ﴿25﴾
O gün Allah, onlara hak olan cezalarını tastamam verecek ve onlar da Allah’ın hak (ve adaletli) olduğunu açıkça bileceklerdir.
26
اَلْخَبٖیثٰتُ لِلْخَبٖیثٖینَ وَالْخَبٖیثُونَ لِلْخَبٖیثٰتِۚ وَالطَّیِّبٰتُ لِلطَّیِّبٖینَ وَالطَّیِّبُونَ لِلطَّیِّبٰتِۚ اُولٰٓئِكَ مُبَرَّؤُنَ مِمَّا یَقُولُونَؕ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرٖیمٌࣖ ﴿26﴾
Kötü kadınlar kötü erkeklere; kötü erkekler kötü kadınlara; temiz/iyi kadınlar temiz/iyi erkeklere; temiz/iyi erkekler de temiz/iyi kadınlara (uygun)dur. Bu (temiz ola)nlar, (Hz. Peygamber, Hz. Âişe ve Hz. Safvân) onların söyledikleri iftiradan uzaktır. Onlar için mağfiret ve (cennette) cömertçe bir rızık vardır.4
4bk. 24/3
27
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُیُوتًا غَیْرَ بُیُوتِكُمْ حَتّٰى تَسْتَاْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلٰٓى اَهْلِهَاؕ ذٰلِكُمْ خَیْرٌ لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ﴿27﴾
Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere (ve odalara girerken) “tanışsanız da izin almadan”5 ve sahiplerine (seslenip) selam vermeden girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır. Herhalde bunu düşünüp anlarsınız.
5Âyetteki isti’nas fiili tanışıklığı da içermektedir.
28
فَاِنْ لَمْ تَجِدُوا فٖیهَٓا اَحَدًا فَلَا تَدْخُلُوهَا حَتّٰى یُؤْذَنَ لَكُمْۚ وَاِنْ قٖیلَ لَكُمُ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا هُوَ اَزْكٰى لَكُمْؕ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلٖیمٌ ﴿28﴾
Eğer orada bir kimse bulamazsanız size izin verilinceye kadar içeriye girmeyin. Eğer size: “Geri dönün (müsait değiliz).” denilirse hemen dönün. Bu sizin için daha nezih (bir hareket)tir. Allah yaptıklarınızı (hakkıyla) bilendir.
29
لَیْسَ عَلَیْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَدْخُلُوا بُیُوتًا غَیْرَ مَسْكُونَةٍ فٖیهَا مَتٰعٌ لَكُمْؕ وَاللّٰهُ یَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ ﴿29﴾
İçinde oturulmayan fakat sizin için bir faydalanma bulunan evlere (ve odalara) girmenizde üzerinize bir günah yoktur. Allah açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de bilir.
30
قُلْ لِلْمُؤْمِنٖینَ یَغُضُّوا مِنْ اَبْصٰرِهِمْ وَیَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْؕ ذٰلِكَ اَزْكٰى لَهُمْؕ اِنَّ اللّٰهَ خَبٖیرٌ بِمَا یَصْنَعُونَ ﴿30﴾
Mü’min erkeklere söyle, gözlerini (harama istekle bakmaktan) sakınsınlar ve mahrem yerlerini (ırzlarını) korusunlar! Bu onlar için daha temiz (bir hareket)tir. Hiç şüphesiz Allah, onların yaptıklarından haberdardır.
31
وَقُلْ لِلْمُؤْمِنٰتِ یَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصٰرِهِنَّ وَیَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا یُبْدٖینَ زٖینَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْیَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُیُوبِهِنَّࣕ وَلَا یُبْدٖینَ زٖینَتَهُنَّ اِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ اَوْ اٰبَٓائِهِنَّ اَوْ اٰبَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓائِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اِخْوٰنِهِنَّ اَوْ بَنٖٓی اِخْوٰنِهِنَّ اَوْ بَنٖٓی اَخَوٰتِهِنَّ اَوْ نِسَٓائِهِنَّ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَیْمٰنُهُنَّ اَوِ التّٰبِعٖینَ غَیْرِ اُولِی الْاِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ اَوِ الطِّفْلِ الَّذٖینَ لَمْ یَظْهَرُوا عَلٰى عَوْرٰتِ النِّسَٓاءِࣕ وَلَا یَضْرِبْنَ بِاَرْجُلِهِنَّ لِیُعْلَمَ مَا یُخْفٖینَ مِنْ زٖینَتِهِنَّؕ وَتُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ جَمٖیعًا اَیُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿31﴾
Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama istekle bakmaktan) sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar. Ziynetlerini/ziynet sayılan yerlerini meydana çıkarmasınlar/göstermesinler. Ancak (kendiliğinden) görünen (el, yüz) bu emrin dışındadır. Başörtülerini, yakalarının üstüne kadar (boyunlarını örtecek şekilde) koysunlar.
*
Yani, kadınlar saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyunlarını, gerdanlarını, sînelerini açık tutmayıp bu suretle iyice örtsünler ve o halde bu emri yerine getirebilecek baş örtüsü kullansınlar. Buna Arapça’da “hımar” çoğuluna “humur” denir ve bu bilinen baş örtüsüdür. Türban ise Fransızca’dan alınmış olup boyun kökünden alnın üstündeki kıl bitimine kadar saçları örten kulağı göğsü ve boynu açıkta bırakan bir örtüdür. Bu âyetten önce cahiliye kadınları, baş örtülerini boyunlarına bağlarlar, uçlarını arkaya bırakırlar, gerdan ve gerdanlıklarını açık tutarlardı. İşte bu âyet-i kerîme ile cahiliye dönemi örtünme şekli kalktı. Elmalılı’nın da dediği üzere, anlatılan ölçüler dâhilinde müslüman kadınların başlarını örtmesi farzdır.1 Hz. Peygamber’den beri de uygulama böyledir. Bunun aksini düşünmek, yüce Kur’an’ın emrini, menfaate ve arzuya uydurmaktır. Allah’ın hükmü ve müslümanların uygulaması böyledir. Buna karşılık; “Başını isteyen açsın, isteyen örtsün.” ve benzeri söylemler Allah’ın emrine aykırıdır. İslâm, kadını bir bütün kabul eder. Bunun için de izin verilen yerlerin dışında kadının her yeri ziynettir, fıtraten güzeldir; erkeğin dikkatini çeker ve hislerinin uyanmasına sebep olur. Böylece İslâm, kadınlara hem şehvetle bakışı, eliyle, diliyle onları rahatsız edişi, hem de kadınların şehveti tahrike sebep olan açılışlarını, cilveli konuşma ve davranışlarını, cinsel bir taciz olarak haram kılmıştır. Bu da temiz bir aile ve cemiyet kurulmasını temin içindir. Örtünmenin şekli ise 33/59’da ve (Müslim (Davudoğlu), II, “Libas” 125, hadis no: 2128) gibi hadislerde belirtilmiştir. TC Diyânet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu da 03.02.1993 tarih ve 6 nolu karar ile bu belirtilen ölçülere uygun olarak kadınların tesettürlerinin ve başlarını örtmelerinin farz olduğunu yayınlamıştır.
31
وَقُلْ لِلْمُؤْمِنٰتِ یَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصٰرِهِنَّ وَیَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا یُبْدٖینَ زٖینَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْیَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُیُوبِهِنَّࣕ وَلَا یُبْدٖینَ زٖینَتَهُنَّ اِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ اَوْ اٰبَٓائِهِنَّ اَوْ اٰبَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓائِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اِخْوٰنِهِنَّ اَوْ بَنٖٓی اِخْوٰنِهِنَّ اَوْ بَنٖٓی اَخَوٰتِهِنَّ اَوْ نِسَٓائِهِنَّ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَیْمٰنُهُنَّ اَوِ التّٰبِعٖینَ غَیْرِ اُولِی الْاِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ اَوِ الطِّفْلِ الَّذٖینَ لَمْ یَظْهَرُوا عَلٰى عَوْرٰتِ النِّسَٓاءِࣕ وَلَا یَضْرِبْنَ بِاَرْجُلِهِنَّ لِیُعْلَمَ مَا یُخْفٖینَ مِنْ زٖینَتِهِنَّؕ وَتُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ جَمٖیعًا اَیُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿31﴾
Ziynet (ve ziynet sayılan yer)lerini kendi kocalarından veya babalarından veya kocalarının babalarından veya kendi oğullarından veya kocalarının oğullarından veya kardeşlerinden veya kardeşlerinin oğullarından veya kız kardeşlerinin oğullarından veya kendi (mü’min)2 kadınlarından veya ellerinin altındaki sahip oldukları (cariyeleri)nden veya kadına ihtiyaç duymayan (tamamen şehvetsiz) erkek hizmetçilerinden veya kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayacak çocuklardan başkasına aç(ıp göster)mesinler. Gizledikleri ziynetlerinin bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar. Ey mü’minler! Hepiniz Allah’a tevbe edin (ve emirlerini yerine getirin) ki kurtuluşa eresiniz.3
2bk. Râzî, XVIII, 289. Mü’min olmayan kadınlar, yabancı erkek hükmündedir.
3bk. 33/32-34, 59
32
وَاَنْكِحُوا الْاَیٰمٰى مِنْكُمْ وَالصّٰلِحٖینَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَاِمَٓائِكُمْؕ اِنْ یَكُونُوا فُقَـرَٓاءَ یُغْنِهِمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهٖؕ وَاللّٰهُ وٰسِعٌ عَلٖیمٌ ﴿32﴾
İçinizdeki bekârları, köle ve cariyelerinizden sâlih (evlenmesi uygun) olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah lütfuyla onları zengin eder. Allah lütfu ve ihsanı geniş olandır, O her şeyi bilendir.1
1bk. 4/25
33
وَلْیَسْتَعْفِفِ الَّذٖینَ لَا یَجِدُونَ نِكَاحًا حَتّٰى یُغْنِیَهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهٖؕ وَالَّذٖینَ یَبْتَغُونَ الْكِتٰبَ مِمَّا مَلَكَتْ اَیْمٰنُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ اِنْ عَلِمْتُمْ فٖیهِمْ خَیْرًاࣗ وَاٰتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللّٰهِ الَّـذٖٓی اٰتٰیكُمْؕ وَلَا تُكْرِهُوا فَتَیٰتِكُمْ عَلَى الْبِغَٓاءِ اِنْ اَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَیٰوةِ الدُّنْیَاؕ وَمَنْ یُكْرِهْهُنَّ فَاِنَّ اللّٰهَ مِنْ بَعْدِ اِكْرٰهِهِنَّ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿33﴾
Evlenme (imkânı) bulamayanlar da Allah kendilerini lütfundan zengin ed(ip imkân ver)inceye kadar iffetli/namuslu kalsınlar (haramdan sakınsınlar). Ellerinizin altındaki (köle ve cariye)lerden mükâtebe (hür olmak için kazanıp bedel ödeme) isteyenlerle eğer onlar için bir hayır görüyor/bunu yapabileceklerini düşünüyorsanız hemen yazı(lı olarak sözle)şin. Allah’ın size verdiği maldan onlara da verin (yardımcı olun). Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için (hele de) namuslu kalmak isterlerse* cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zorlarsa şüphesiz ki Allah, zorlanmaları sebebiyle (onları) çok bağışlayan, çok merhamet edendir.2**
2bk. 4/25
*
* Zina haram olduğundan usûl-i fıkıhta belirtildiği gibi burada mefhûm-u muhalifi yani “iffetli/namuslu kalmak istemeyenleri zorlayın.” şeklinde anlaşılmaması için paranteze “hele de” kelimesi konulmuştur.
*
** Bunlar, asırlarca uygulanan kökleşmiş ve bir çırpıda kaldırılması mümkün olmayan kölelik müessesesini ortadan kaldırmak için İslâm’ın almış olduğu bir dizi tedbirden biridir.3
34
وَلَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اِلَیْكُمْ اٰیٰتٍ مُبَیِّنٰتٍ وَمَثَلًا مِنَ الَّذٖینَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقٖینَࣖ ﴿34﴾
Muhakkak ki size, hem (gereken şeyleri) açıklayan âyetler, hem sizden evvel gelip geçmişlerden misaller hem de (Allah’ın emirlerine uyup azabından) korunanlar için bir öğüt indirdik.
35
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِؕ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖیهَا مِصْبَاحٌؕ اَلْمِصْبَاحُ فٖی زُجَاجَةٍؕ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّیٌّ یُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبٰرَكَةٍ زَیْتُونَةٍ لَا شَرْقِیَّةٍ وَلَا غَرْبِیَّةٍۙ یَكَادُ زَیْتُهَا یُضٖٓیءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌؕ نُورٌ عَلٰى نُورٍؕ یَهْدِی اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ یَشَٓاءُؕ وَیَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثٰلَ لِلنَّاسِؕ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖیمٌۙ ﴿35﴾
Allah, göklerin, yerin (herşeyin) nuru(nu, aydınlığını veren)4dir. O’nun nurunun misali bir hücre içindeki (kuvvetli) bir lamba gibidir. O lamba bir cam içindedir. O cam sanki inciden bir yıldızdır ki güneşin doğduğu yere de battığı yere de nispeti olmayan mübarek bir ağaçtan, zeytinden yakılır.
4bk. Kurtubî, XII, 256; Sâbûnî, II, 340
*
Tûr-i Sînâ’da o zeytin ağacından Hz. Musa’ya gözüken ışık, ilâhî nurun ışığıdır. Bu nur, Allah’ın dilediği yerde ve kalpte parlar.
35
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِؕ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖیهَا مِصْبَاحٌؕ اَلْمِصْبَاحُ فٖی زُجَاجَةٍؕ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّیٌّ یُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبٰرَكَةٍ زَیْتُونَةٍ لَا شَرْقِیَّةٍ وَلَا غَرْبِیَّةٍۙ یَكَادُ زَیْتُهَا یُضٖٓیءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌؕ نُورٌ عَلٰى نُورٍؕ یَهْدِی اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ یَشَٓاءُؕ وَیَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثٰلَ لِلنَّاسِؕ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖیمٌۙ ﴿35﴾
Onun (zeytinin parlak) yağı, kendisine bir ateş değmese bile neredeyse ışık verir. (Bu da) nur üzerine nurdur (ışığı pırıl pırıl aydınlıktır). Allah dilediği (layık gördüğü) kimseyi nuruna kavuşturur.
*
Hidayetine eriştirir, Kur’an’a uymaya muvaffak kılar ve aydınlığa çıkarır.5
35
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِؕ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖیهَا مِصْبَاحٌؕ اَلْمِصْبَاحُ فٖی زُجَاجَةٍؕ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّیٌّ یُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبٰرَكَةٍ زَیْتُونَةٍ لَا شَرْقِیَّةٍ وَلَا غَرْبِیَّةٍۙ یَكَادُ زَیْتُهَا یُضٖٓیءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌؕ نُورٌ عَلٰى نُورٍؕ یَهْدِی اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ یَشَٓاءُؕ وَیَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثٰلَ لِلنَّاسِؕ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖیمٌۙ ﴿35﴾
Allah insanlar için misaller verir. Allah her şeyi bilendir.
36
فٖی بُیُوتٍ اَذِنَ اللّٰهُ اَنْ تُرْفَعَ وَیُذْكَرَ فٖیهَا اسْمُهُۙ یُسَبِّحُ لَهُ فٖیهَا بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِۙ ﴿36﴾
(O lamba,) Allah’ın, yükseltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde (ve mescidlerde)dir ki onların içinde sabah akşam O’nu tesbih eder.6
6Nur için bk. 4/174; 6/122; 39/22; 57/19, 28
37
رِجَالٌۙ لَا تُلْهٖیهِمْ تِجٰرَةٌ وَلَا بَیْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَاٖیتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ یَخَافُونَ یَوْمًا تَتَقَلَّبُ فٖیهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصٰرُۙ ﴿37﴾
(İşte) nice adamlar (var)dır ki onları ne ticaret ne de alışveriş, Allah’ı anmaktan, namazı dosdoğru/gereğine uygun kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoyar. Onlar, (dehşetinden) kalplerin ve gözlerin halden hâle geçeceği bir günden korkarlar.1
1bk. 18/46; 63/9
38
لِیَجْزِیَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَیَزٖیدَهُمْ مِنْ فَضْلِهٖؕ وَاللّٰهُ یَرْزُقُ مَنْ یَشَٓاءُ بِغَیْرِ حِسَابٍ ﴿38﴾
Çünkü Allah, kendilerini yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandıracak ve (ayrıca) lütfundan onlara daha fazlasını da verecektir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
39
وَالَّذٖینَ كَفَرُٓوا اَعْمٰلُهُمْ كَسَرَابٍ بِقٖیعَةٍ یَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًؕ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ یَجِدْهُ شَیْـًٔا وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰیهُ حِسَابَهُؕ وَاللّٰهُ سَرٖیعُ الْحِسَابِۙ ﴿39﴾
İnkâr edenlerin/küfre sapanların (iyi sandıkları) amelleri ise, düz arazide (ufukta görülen) bir serap gibidir (uzaktan parıldar), susayan, onu su zanneder. Nihayet o(nun yanı)na vardığı zaman hiçbir şey bulamaz ve (tıpkı bunun gibi o kâfirlerin âhirette eli boşa çıkar da) yanında (sadece) Allah’ı bulur. O da onun hesabını eksiksiz görür. Allah hesabı çok çabuk görendir.2
2bk. 18/104; 88/2-7
*
Açıktan veya içten içe Allah’ı inkâr edenlerin veya gönderdiği hükümleri beğenmeyen, ona uymak isteyenleri dışlayıp baskı uygulayan, dini afyon sayan yahut yaptığı işlerde Allah’ın rızasını, emir ve yasaklarını hiçe sayıp böylece Allah’ı aradan çıkaranların şöhret ve menfaat uğruna yaptığı bütün iyi işlerin Allah yanında hiçbir değeri yoktur, âhiret azabı ise mahfuzdur.3
40
اَوْ كَظُلُمٰتٍ فٖی بَحْرٍ لُجِّیٍّ یَغْشٰیهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهٖ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهٖ سَحَابٌؕ ظُلُمٰتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍؕ اِذَٓا اَخْرَجَ یَدَهُ لَمْ یَكَدْ یَرٰیهَاؕ وَمَنْ لَمْ یَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍࣖ ﴿40﴾
Yahut (o inkârcıların amelleri) engin bir denizdeki karanlıklar gibidir ki onu bir dalga kaplar, onun üstünden diğer bir dalga, onun üstünden de (koyu) bir bulut ve (böylece) karanlıklar üstünde karanlıklar. O(rada bulunan kimse) elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Allah kime (niyet ve ameline göre) bir nur (hidayet ve ışık) vermemişse artık onun için bir nur (hidayet ve ışık) olamaz.
*
İşte görülüyor ki küfür, insanı boğan karanlıklar denizidir. Küfre sapanlar, aklını Allah’ın istediği doğrultuda kullanmamış, Kur’an’ın rehberliğini ve Peygamber’in uyarılarını dışlamış, böylece bunların verdiği aydınlığı terk edip karanlıklar içinde kalmışlardır. Bu sebeple dünyada yaptıkları bütün iyi işler de boşa gitmiştir. Âhiret aydınlığı ise iman edip sâlih amelde bulunanlaradır.4 Aynı zamanda yüce Allah bu misalle, engin denizlerin derinliklerine doğru karanlık tabakaların oluştuğunu bildirmektedir. Son yüzyıldaki bilimsel çalışmalar, denizlerdeki yoğunluk farkıyla iç dalgalar, hem de derinliklere doğru ışık miktarının azalması nispetinde kat kat karanlıklar olduğunu ortaya çıkarmıştır. “Belirli karanlıktaki bütün renkler simsiyah olarak algılanır.”5
41
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ یُسَبِّـحُ لَهُ مَنْ فِی السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّیْرُ صٰٓفّٰتٍؕ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبٖیحَهُؕ وَاللّٰهُ عَلٖیمٌ بِمَا یَفْعَلُونَ ﴿41﴾
Görmez misin ki göklerde ve yerdekiler ve havada kanat çırparak uçan (sıra sıra) kuşlar, bizzat Allah’ı tesbih ederler! Her biri duasını da tesbihini de kesin şekilde bilir. Allah onların yaptıklarını hakkıyla bilendir.6
6bk. 17/44
42
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِۚ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَصٖیرُ ﴿42﴾
Göklerin ve yerin mülkü (ve idaresi) Allah’ındır. Dönüş de ancak Allah’adır.
43
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ یُزْجٖی سَحَابًا ثُمَّ یُؤَلِّفُ بَیْنَهُ ثُمَّ یَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ یَخْرُجُ مِنْ خِلٰلِهٖۚ وَیُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ فٖیهَا مِنْ بَرَدٍ فَیُصٖیبُ بِهٖ مَنْ یَشَٓاءُ وَیَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ یَشَٓاءُؕ یَكَادُ سَنَا بَرْقِهٖ یَذْهَبُ بِالْاَبْصٰرِؕ ﴿43﴾
Görmez misin ki Allah bulut(lar)ı (dilediği tarafa) sevk eder, sonra on(lar)ın arasını birleştirir, sonra on(lar)ı üst üste yığar (yoğunlaştırır). Bir de bakarsın ki yağmur on(lar)ın arasından çıkmış. Gökten, oradaki dağlar (gibi bulutlar)dan dolu indirir de onunla dilediğine musibet (afet) verir, dilediğinden de onu çevirir. Şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri kör eder!7
7krş. 7/57 ve dipnotu
44
یُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّیْلَ وَالنَّهَارَؕ اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُولِی الْاَبْصٰرِ ﴿44﴾
Allah gece ile gündüzü (peş peşe getirerek, uzatıp kısaltarak) evirip çeviriyor. Hiç şüphesiz bunda (hakikatleri gören) basîret sahipleri için elbette bir ibret vardır.
*
43 ve 44. âyetlerin sonundaki “ebsâr” kelimesi aynı olduğu halde ayrı anlamlara gelmektedir. Buna edebiyatta “cinas” denir.
45
وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ مِنْ مَٓاءٍۚ فَمِنْهُمْ مَنْ یَمْشٖی عَلٰى بَطْنِهٖۚ وَمِنْهُمْ مَنْ یَمْشٖی عَلٰى رِجْلَیْنِۚ وَمِنْهُمْ مَنْ یَمْشٖی عَلٰٓى اَرْبَعٍؕ یَخْلُقُ اللّٰهُ مَا یَشَٓاءُؕ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ ﴿45﴾
Allah (türlerine göre) her hayvanı (önce kendi şekil ve özellikleriyle ana maddesi) sudan (nutfeden) yarattı. Bunlardan kimi karnı üzerinde (sürünerek) yürür kimi iki ayağı üzerinde yürür kimi de dört (ayağı) üzerinde yürür. Allah dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye kâdirdir.1
1bk. 21/30 ve açıklaması
46
لَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اٰیٰتٍ مُبَیِّنٰتٍؕ وَاللّٰهُ یَهْدٖی مَنْ یَشَٓاءُ اِلٰى صِرٰطٍ مُسْتَقٖیمٍ ﴿46﴾
Andolsun ki biz, (hakikatleri) açıklayan âyetleri indirdik. Allah dilediği kimseyi (halis niyet ve sâlih amellerine göre) doğru yola iletir.
47
وَیَقُولُونَ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالرَّسُولِ وَاَطَعْنَا ثُمَّ یَتَوَلّٰى فَرٖیقٌ مِنْهُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَؕ وَمَٓا اُولٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِنٖینَ ﴿47﴾
(Münâfıklar:) “Allah’a ve Resûl’e inandık ve itaat ettik.” derler. Sonra içlerinden bir grup bunun arkasından yüz çevirir. İşte onlar inanmış değillerdir.
*
Âyet-i kerîme göstermektedir ki yalnız dilden; “Allah ve Resûlü’ne inandık ve itaat ettik.” deyip de kalbinden tasdik etmemek münâfıklık, emirlerine itaat etmemek de fâsıklıktır. Allah ve Resûlü’nün emirlerini beğenmeyerek yüz çevirip de din dışı/dine aykırı olanlarla tatmin olmak ise imansızlık ve kâfirliktir.
48
وَاِذَا دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِهٖ لِیَحْكُمَ بَیْنَهُمْ اِذَا فَرٖیقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ ﴿48﴾
Onlar aralarında hükmetmek için Allah’a ve Resûl’ü(n hükümleri)ne çağırıldıkları zaman bir de bakarsın ki onların bir kısmı hemen yüz çevirir.
49
وَاِنْ یَكُنْ لَهُمُ الْحَقُّ یَاْتُٓوا اِلَیْهِ مُذْعِنٖینَؕ ﴿49﴾
Şâyet hak (bu emir ve hükümler), kendileri (lehi)ne gözükürse itaat ederek ona gelirler.
50
اَفٖی قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ اَمِ ارْتَابُٓوا اَمْ یَخَافُونَ اَنْ یَحٖیفَ اللّٰهُ عَلَیْهِمْ وَرَسُولُهُؕ بَلْ اُولٰٓئِكَ هُمُ الظّٰلِمُونَࣖ ﴿50﴾
(Onların) kalplerinde (bir inkâr) hastalığı mı var? Yoksa şüphe mi ettiler? Yoksa Allah’ın ve Resûlü’nün kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır! Asıl onlar, kendileri zalimdirler.
51
اِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنٖینَ اِذَا دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِهٖ لِیَحْكُمَ بَیْنَهُمْ اَنْ یَقُولُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاؕ وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ﴿51﴾
Aralarında hüküm verilmesi için Allah’a ve Resûlü’ne çağırıldıkları zaman mü’minlerin sözü ancak: “İşittik ve itaat ettik.” demeleri (teslimiyet göstermeleri)dir. İşte asıl umduklarına erenler onlardır.
52
وَمَنْ یُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَیَخْشَ اللّٰهَ وَیَتَّقْهِ فَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ ﴿52﴾
Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat eder, Allah’a saygı duyarak emirlerine uygun yaşarsa işte asıl kurtuluşa erenler onlardır.
53
وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَیْمٰنِهِمْ لَئِنْ اَمَرْتَهُمْ لَیَخْرُجُنَّؕ قُلْ لَا تُقْسِمُواۚ طَاعَةٌ مَعْرُوفَةٌؕ اِنَّ اللّٰهَ خَبٖیرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿53﴾
(Münâfıklar) eğer kendilerine emredersen, onlar da mutlaka (savaşa) çıkacaklarına dair var güçleriyle Allah’a yemin ederler. De ki: “Yemin etmeyin (sizden istenen) güzel bir itaattir.
*
Veya “Yemin etmeyin, itaatinizin durumu malumdur.”
53
وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَیْمٰنِهِمْ لَئِنْ اَمَرْتَهُمْ لَیَخْرُجُنَّؕ قُلْ لَا تُقْسِمُواۚ طَاعَةٌ مَعْرُوفَةٌؕ اِنَّ اللّٰهَ خَبٖیرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿53﴾
Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”
54
قُلْ اَطٖیعُوا اللّٰهَ وَاَطٖیعُوا الرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَیْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَیْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْؕ وَاِنْ تُطٖیعُوهُ تَهْتَدُواؕ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلٰغُ الْمُبٖینُ ﴿54﴾
De ki: “Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz artık onun üzerine düşen, sadece kendisine yüklenen (vahyi duyurma ve açıklama görevi)dir. Sizin üzerinize düşen de, size yüklenen (itaat görevi)dir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz. Peygamber’in üzerine düşen apaçık bir tebliğden başkası değildir.”
55
وَعَدَ اللّٰهُ الَّذٖینَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصّٰلِحٰتِ لَیَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِی الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذٖینَ مِنْ قَبْلِهِمْࣕ وَلَیُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دٖینَهُمُ الَّذِی ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَیُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًاؕ یَعْبُدُونَنٖی لَا یُشْرِكُونَ بٖی شَیْـًٔاؕ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْفٰسِقُونَ ﴿55﴾
(Resûlüm!) Allah, sizden iman edip de sâlih amel işleyenlere vaad etti ki: Kendilerinden öncekileri (kâfirlerin yerine) hükümran kıldığı gibi, elbette onları da (dinlerini ve kitaplarını tahrif edenlerin yerine) yeryüzünde hükümran yapacak (devlet-hilâfet verecek), onlar için beğendiği dinlerini (İslâm’ı) mutlaka kendileri için iktidar yapıp sağlam temellere oturtacak ve korkularının ardından onları kesinlikle tam bir güvene erdirecektir. (Çünkü onlar) hiçbir şeyi bana ortak koşmadan kulluk ederler. Artık kim bundan sonra nankörlük ederse işte onlar, yoldan çıkan (fâsık)ların ta kendileridir.1
1krş. 8/26; 14/14; 21/105
*
Bu âyet-i kerîme, Allah’ın dinini hâkim kılmak hususunda müslümanlara güven vermekte ve onlara kötülüğün ve inkârcılığın yaygınlaşması durumunda ümitsizliğe düşmemelerini bildirmektedir.2
56
وَاَقٖیمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَطٖیعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ﴿56﴾
Namazı dosdoğru/gereğine uygun kılın, zekâtı verin ve Peygamber’e itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.
*
Peygamber’e (sas.) gerçek itaat, onun emirlerini tutmak, yasaklarından kaçınmak ve sünnetlerini yerine getirmekle mümkündür.
57
لَا تَحْسَبَنَّ الَّذٖینَ كَفَرُوا مُعْجِزٖینَ فِی الْاَرْضِۚ وَمَاْوٰیهُمُ النَّارُؕ وَلَبِئْسَ الْمَصٖیرُࣖ ﴿57﴾
Sakın ha, o inkâr edenlerin, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakan (kimse)ler olduklarını zannetme! Onların varacağı yer ateştir. O ne kötü bir dönüş yeridir!
58
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لِیَسْتَـْٔذِنْكُمُ الَّذٖینَ مَلَكَتْ اَیْمٰنُكُمْ وَالَّذٖینَ لَمْ یَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرّٰتٍؕ مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ وَحٖینَ تَضَعُونَ ثِیَابَكُمْ مِنَ الظَّهٖیرَةِ وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِࣞ ثَلٰثُ عَوْرٰتٍ لَكُمْؕ لَیْسَ عَلَیْكُمْ وَلَا عَلَیْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّؕ طَوّٰفُونَ عَلَیْكُمْ بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍؕ كَذٰلِكَ یُبَیِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰیٰتِؕ وَاللّٰهُ عَلٖیمٌ حَكٖیمٌ ﴿58﴾
Ey iman edenler! (Köle ve hizmetçi olarak) ellerinizin sahip olduğu kimseler ve sizden olup da henüz bulûğa ermemiş (küçük)ler, şu üç vakitte (odanıza girmek isterlerse) sizden izin istesinler: Sabah namazından önce, öğleyin (istirahat için) elbiselerinizi çıkardığınız zaman ve yatsı namazından sonra. (Çünkü bunlar) sizin üstünüzün açılabileceği üç (mahremiyet) vaktidir. Bunlardan başka (zamanlarda girmelerinde) size de, onlara da bir günah yoktur. (Onlar, hizmet için) yanınızda dolaşabilir, birbirinizin yanında olabilirsiniz. Allah size âyetleri bu şekilde açıklar. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
*
Bu âyet-i kerîmede ahlâkî bir eğitim verilmektedir. Küçük çocukların bile yatılacak zamanlarda, büyüklerin yanına rastgele girmesini önlemek, ileride muhtemel kötü durumların ortaya çıkmasını engellemek içindir.
59
وَاِذَا بَلَغَ الْاَطْفٰلُ مِنْكُمُ الْحُلُمَ فَلْیَسْتَـْٔذِنُوا كَمَا اسْتَـْٔذَنَ الَّذٖینَ مِنْ قَبْلِهِمْؕ كَذٰلِكَ یُبَیِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰیٰتِهٖؕ وَاللّٰهُ عَلٖیمٌ حَكٖیمٌ ﴿59﴾
Çocuklarınız bülûğ çağına ulaştıkları zaman, kendilerinden önceki (büyük)lerin izin istedikleri gibi, onlar da (yatak odasına girmek için) izin istesinler. Allah size âyetlerini bu şekilde açıklar. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
60
وَالْقَوٰعِدُ مِنَ النِّسَٓاءِ الّٰتٖی لَا یَرْجُونَ نِكَاحًا فَلَیْسَ عَلَیْهِنَّ جُنَاحٌ اَنْ یَضَعْنَ ثِیَابَهُنَّ غَیْرَ مُتَبَرِّجٰتٍ بِزٖینَةٍؕ وَاَنْ یَسْتَعْفِفْنَ خَیْرٌ لَهُنَّؕ وَاللّٰهُ سَمٖیعٌ عَلٖیمٌ ﴿60﴾
Hayızdan kesilmiş (doğurganlık vasfını kaybetmiş), evlilik ümit ve arzusu kalmamış (ihtiyar) kadınlara gelince: Ziynet ve ziynet sayılan yerlerini göstermeyerek, (süslenip bir çekiciliğe başvurmayarak) dışarıda giydikleri elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama sakınmaları (ve örtünmeleri) kendileri için daha hayırlıdır. Allah (her şeyi) işitendir, bilendir.1
1krş. 24/31
61
لَیْسَ عَلَى الْاَعْمٰى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْاَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرٖیضِ حَرَجٌ وَلَا عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَنْ تَاْكُلُوا مِنْ بُیُوتِكُمْ اَوْ بُیُوتِ اٰبَٓائِكُمْ اَوْ بُیُوتِ اُمَّهٰتِكُمْ اَوْ بُیُوتِ اِخْوٰنِكُمْ اَوْ بُیُوتِ اَخَوٰتِكُمْ اَوْ بُیُوتِ اَعْمٰمِكُمْ اَوْ بُیُوتِ عَمّٰتِكُمْ اَوْ بُیُوتِ اَخْوٰلِكُمْ اَوْ بُیُوتِ خٰلٰتِكُمْ اَوْ مَا مَلَكْتُمْ مَفَاتِحَهُٓ اَوْ صَدٖیقِكُمْؕ لَیْسَ عَلَیْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَاْكُلُوا جَمٖیعًا اَوْ اَشْتَاتًاؕ فَاِذَا دَخَلْتُمْ بُیُوتًا فَسَلِّمُوا عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ تَحِیَّةً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُبٰرَكَةً طَیِّبَةًؕ كَذٰلِكَ یُبَیِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰیٰتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَࣖ ﴿61﴾
(Bekçi olarak bırakıldıkları evlere izinsiz girmede, ihtiyaçları olan yemeği yemede) görme özürlüye, topala ve hastaya bir günah olmadığı gibi, size de; (çocuklarınızın evleri ve kendi) evlerinizden yahut babalarınızın evlerinden yahut annelerinizin evlerinden yahut erkek kardeşlerinizin evlerinden yahut kız kardeşlerinizin evlerinden yahut amcalarınızın evlerinden yahut halalarınızın evlerinden yahut dayılarınızın evlerinden yahut teyzelerinizin evlerinden yahut anahtarlarına sahip ol(up çalış)tığınız (evler)den yahut dostlarınız(ın evlerin)den yemenizde bir günah yoktur. (Güven ve meşru ölçüler dahilinde) bir arada/toplu olarak veya ayrı ayrı yemenizde de üzerinize bir günah yoktur. Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından bereket ve güzel bir sağlık (dileği) olarak, kendi (ev halkınıza, kimse yoksa kendi kendi)nize selam verin.
*
Evde kimse yoksa bile “es-selâmü aleyküm” demek gerekir. Bu selama melekler mukabele ederler. Camilerde de böyledir.2 Yahut “es-selâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhissâlihîn” diye selâm vermek gerekir.
61
لَیْسَ عَلَى الْاَعْمٰى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْاَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرٖیضِ حَرَجٌ وَلَا عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَنْ تَاْكُلُوا مِنْ بُیُوتِكُمْ اَوْ بُیُوتِ اٰبَٓائِكُمْ اَوْ بُیُوتِ اُمَّهٰتِكُمْ اَوْ بُیُوتِ اِخْوٰنِكُمْ اَوْ بُیُوتِ اَخَوٰتِكُمْ اَوْ بُیُوتِ اَعْمٰمِكُمْ اَوْ بُیُوتِ عَمّٰتِكُمْ اَوْ بُیُوتِ اَخْوٰلِكُمْ اَوْ بُیُوتِ خٰلٰتِكُمْ اَوْ مَا مَلَكْتُمْ مَفَاتِحَهُٓ اَوْ صَدٖیقِكُمْؕ لَیْسَ عَلَیْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَاْكُلُوا جَمٖیعًا اَوْ اَشْتَاتًاؕ فَاِذَا دَخَلْتُمْ بُیُوتًا فَسَلِّمُوا عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ تَحِیَّةً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُبٰرَكَةً طَیِّبَةًؕ كَذٰلِكَ یُبَیِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰیٰتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَࣖ ﴿61﴾
Allah, size âyetleri böylece açıklıyor ki düşünüp anlayasınız.
62
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذٖینَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖ وَاِذَا كَانُوا مَعَهُ عَلٰٓى اَمْرٍ جَامِعٍ لَمْ یَذْهَبُوا حَتّٰى یَسْتَـْٔذِنُوهُؕ اِنَّ الَّذٖینَ یَسْتَـْٔذِنُونَكَ اُولٰٓئِكَ الَّذٖینَ یُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖۚ فَاِذَا اسْتَـْٔذَنُوكَ لِبَعْضِ شَاْنِهِمْ فَاْذَنْ لِمَنْ شِئْتَ مِنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمُ اللّٰهَؕ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿62﴾
Gerçek mü’minler ancak, Allah’a ve Resûlü’ne (tam) inananlar ve o (Resûl) ile beraber topluca (veya topluma ait) bir iş için bulundukları zaman, ondan izin alıncaya kadar (ayrılıp) gitmeyenlerdir. (Resûlüm!) Doğrusu senden izin isteyenler, Allah’a ve Resûlü’ne gerçek anlamda inanan kimselerdir. Öyle ise bazı işleri için senden izin istedikleri zaman, onlardan dilediğine izin ver ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.1
1bk.9/43-45
63
لَا تَجْعَلُوا دُعَٓاءَ الرَّسُولِ بَیْنَكُمْ كَدُعَٓاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضًاؕ قَدْ یَعْلَمُ اللّٰهُ الَّذٖینَ یَتَسَلَّلُونَ مِنْكُمْ لِوَاذًاۚ فَلْیَحْذَرِ الَّذٖینَ یُخَالِفُونَ عَنْ اَمْرِهٖٓ اَنْ تُصٖیبَهُمْ فِتْنَةٌ اَوْ یُصٖیبَهُمْ عَذَابٌ اَلٖیمٌ ﴿63﴾
Peygamber’in (sizi) çağırmasını, birinizin diğerini çağırması gibi tutmayın* (hemen koşun). Allah, sizden birbirinin arkasına saklanarak sıvışıp gidenleri kesinlikle bilir. (Peygamber’in) emrine aykırı davrananlar, kendi (baş)larına bir bela gelmesinden veya kendilerine acıklı bir azabın çarpmasından sakınsınlar.
*
* O’nu (ismiyle) çağırmayın. “Yâ Resûlallah!” diye nazikçe çağırın, anarken de saygıyla anın ve ismi anılınca salavat getirin.2
64
اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَا فِی السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِؕ قَدْ یَعْلَمُ مَٓا اَنْتُمْ عَلَیْهِؕ وَیَوْمَ یُرْجَعُونَ اِلَیْهِ فَیُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواؕ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖیمٌ ﴿64﴾
İyi bilin ki göklerde ve yerde olanlar, şüphesiz Allah’ındır. O sizin ne (iş ve inanç) üzerinde olduğunuzu bilir, kendi (huzuru)na döndürül(üp götürül)dükleri gün, onlara yaptıkları şeyleri haber verir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.