Feyzü’l FurkanTefsirli Kur’ân-ı Kerîm Meâli
26. ŞuarâÂyet 1
سُورَةُ الشُّعَرَاءِ

Şuarâ Sûresi

MEKKÎ227 âyet · Cüz 19 · Nüzûl sırası 47
Bu sûre hakkındaMekke döneminde nâzil olmuştur. 227 âyettir. Şu’arâ, “şairler” demektir. Adını 224. âyetinde geçen şairler anlamındaki “eş-şu’arâ” kelimesinden almıştır. 224-227. âyetleri Medine döneminde inmiştir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1
طٰسٓمٓؕ ﴿1﴾
Tâ, Sîn, Mîm.
2
تِلْكَ اٰیٰتُ الْكِتٰبِ الْمُبٖینِ ﴿2﴾
Bunlar, apaçık (her şeyi açıkça ortaya koyan) Kitab’ın âyetleridir.
3
لَعَلَّكَ بٰخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا یَكُونُوا مُؤْمِنٖینَ ﴿3﴾
(Resûlüm!) İman etmeyecekler diye neredeyse kendini yiyip bitireceksin!1
1krş. 18/6; 35/8
4
اِنْ نَشَاْ نُنَزِّلْ عَلَیْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ اٰیَةً فَظَلَّتْ اَعْنٰقُهُمْ لَهَا خٰضِعٖینَ ﴿4﴾
Biz istesek (inkârcıların) üzerlerine gökten bir mucize indiririz de ona boyun eğerler (toptan inanırlar ama bunu istemedik).
5
وَمَا یَاْتٖیهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمٰنِ مُحْدَثٍ اِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضٖینَ ﴿5﴾
Onlar Rahmân’dan kendilerine yeni bir öğüt gelince, kesinlikle ondan yüz çevirirler.
6
فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَیَاْتٖیهِمْ اَنْبٰٓؤُا مَا كَانُوا بِهٖ یَسْتَهْزِؤُنَ ﴿6﴾
Hem de (onu) yalanladılar, (oysa) kendisiyle alay edip durdukları şeyin (azap) haberleri yakında onlara gelecektir.
7
اَوَلَمْ یَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ كَمْ اَنْبَتْنَا فٖیهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرٖیمٍ ﴿7﴾
(Peki onlar) yeryüzüne hiç bakmazlar mı? Biz orada her çiftten/her çeşitten nice güzel bitkiler bitirdik.
8
اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَةًؕ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿8﴾
Şüphesiz bunda elbette (kudretimize) bir işaret vardır. (Fakat) yine de çokları iman eden (kimse)ler değildir.
9
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزٖیزُ الرَّحٖیمُࣖ ﴿9﴾
Hiç şüphesiz Rabbin, elbette O, mutlak galiptir, çok merhametlidir.
10–11
وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظّٰلِمٖینَۙ ﴿10﴾
قَوْمَ فِرْعَوْنَؕ اَلَا یَتَّقُونَ ﴿11﴾
Hani Rabbin, Musa’ya: “Git o zalimler topluluğuna, Firavun’un halkına! Onlar hâlâ azabımdan sakın(ıp kulluk et)meyecekler mi?” diye nida etmişti.2
2bk. 20/47
12
قَالَ رَبِّ اِنّٖٓی اَخَافُ اَنْ یُكَذِّبُونِؕ ﴿12﴾
(Musa) dedi ki: “Ey Rabbim! Onların beni yalanlamalarından korkarım.”
13
وَیَضٖیقُ صَدْرٖی وَلَا یَنْطَلِقُ لِسَانٖی فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ ﴿13﴾
(Bu durumda) göğsüm daralır, dilim(deki tutukluk) çözülmez. Onun için Harun’a da peygamberlik ver (ve onu yanımda gönder).”3
3bk. 20/25-28
14
وَلَهُمْ عَلَیَّ ذَنْبٌ فَاَخَافُ اَنْ یَقْتُلُونِۚ ﴿14﴾
“Onların, benim üzerimde bir de günah (isnadı) vardır (vaktiyle ben hata ile bir kıptîyi öldürmüştüm). Bundan dolayı beni öldürmelerinden korkuyorum.”4
4bk. 28/15
15
قَالَ كَلَّاۚ فَاذْهَبَا بِاٰیٰتِنَٓا اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ ﴿15﴾
(Allah) buyurdu ki: “Hayır! (Korkma!) İkiniz de âyet (delil ve mucize)lerimiz ile gidin, şüphesiz biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz.”
16–17
فَاْتِیَا فِرْعَوْنَ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعٰلَمٖینَۙ ﴿16﴾
اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَؕ ﴿17﴾
Haydi varın da (ona): “Şüphesiz biz İsrâiloğulları’nı bizimle beraber gönderesin diye (gelmiş), âlemlerin Rabbinin (iki) peygamberiyiz!” deyin.
18
قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ فٖینَا وَلٖیدًا وَلَبِثْتَ فٖینَا مِنْ عُمُرِكَ سِنٖینَ ﴿18﴾
(Gidip emri duyurdular. Firavun Musa’yı tanıyıp ona:) “Biz, seni (küçük) bir çocukken yanımızda yetiştirmedik mi? Üstelik ömrünün kaç yılını aramızda geçirdin!”
*
Firavun, İsrâiloğulları’nın erkek çocuklarını öldürttüğü sırada Hz. Musa, Allah’ın lütfuyla onun yanında büyümüştü.5
19
وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتٖی فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكٰفِرٖینَ ﴿19﴾
“Sonunda yaptığın o (öldürme) işini de sen yaptın. Doğrusu sen nankörlerdensin.” dedi.
20–22
قَالَ فَعَلْتُـهَٓا اِذًا وَاَنَا مِنَ الضَّٓالّٖینَؕ ﴿20﴾
فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لٖی رَبّٖی حُكْمًا وَجَعَلَنٖی مِنَ الْمُرْسَلٖینَ ﴿21﴾
وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَیَّ اَنْ عَبَّدْتَ بَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَؕ ﴿22﴾
(Musa:) “Ben (bir yumruk vurmakla adamın öleceğini bilmeden) şaşkın bir vaziyette o işi yaptım. Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Derken Rabbim bana hikmet ihsan etti ve beni peygamberlerden yaptı. Başıma kaktığın o nimet ise (aslında), İsrâiloğulları’nı kendine köle yaptığın içindi.” dedi.
23
قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعٰلَمٖینَ ﴿23﴾
Firavun dedi ki: “Âlemlerin Rabbi de nedir?”
24
قَالَ رَبُّ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَیْنَهُمَاؕ اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنٖینَ ﴿24﴾
(Musa:) “Göklerin, yerin ve bunlar arasındaki şeylerin Rabbidir, eğer kesin olarak gerçeği bilen kimseler iseniz.” dedi.
25
قَالَ لِمَنْ حَوْلَـهُٓ اَلَا تَسْتَمِعُونَ ﴿25﴾
(Firavun) etrafındakilere: “İşitiyor musunuz?” dedi.
26
قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّلٖینَ ﴿26﴾
(Musa: “O) sizin de Rabbiniz, evvelki atalarınızın da Rabbidir.” dedi.
27
قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّـذٖٓی اُرْسِلَ اِلَیْكُمْ لَمَجْنُونٌ ﴿27﴾
(Firavun:) “Size gönderilen (bu) peygamberiniz kesinlikle delidir.” dedi.
28
قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَیْنَهُمَاؕ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ ﴿28﴾
(Musa:) “Eğer akıl erdir(ip düşünebil)iyorsanız (O), Doğu’nun, Batı’nın ve bunlar arasında olanların da Rabbidir.” dedi.
29
قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهًا غَیْرٖی لَاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونٖینَ ﴿29﴾
(Firavun:) “Andolsun ki benden başka bir ilâh edinirsen, kesinlikle seni zindana atılanlar arasına koyarım.” dedi.1
1bk. 7/127; 28/38; 79/24
*
Çünkü Firavun, ülkesindeki otoritesiyle kendisini ilâh yerine koymuştu. Bunun için de Allah’ın teklif ve hükümleri ülkesinde uygulansın istemiyor, kendi buyruklarını hâkim kılmaya çalışıyordu.
30
قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَیْءٍ مُبٖینٍ ﴿30﴾
(Musa:) “Sana apaçık bir şey (bir delil) getirsem de mi?” dedi.
31
قَالَ فَاْتِ بِهٖٓ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصّٰدِقٖینَ ﴿31﴾
(Firavun:) “Eğer doğru (söyleyenlerden) isen haydi o (delili)ni getir!” dedi.
32
فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِیَ ثُعْبَانٌ مُبٖینٌۚ ﴿32﴾
(Musa) bunun üzerine âsâsını yere attı, bir de (gördüler ki) o apaçık bir ejderha!
33
وَنَزَعَ یَدَهُ فَاِذَا هِیَ بَیْضَٓاءُ لِلنّٰظِرٖینَࣖ ﴿33﴾
Elini de (koltuğundan) çekip çıkardı, bir de (gördüler ki) o bakanlara bembeyaz (görünen bir el)dir.2
2krş. 7/108; 20/22; 27/12; 28/32
34
قَالَ لِلْمَلَاِ حَوْلَـهُٓ اِنَّ هٰذَا لَسٰحِرٌ عَلٖیمٌۙ ﴿34﴾
(Firavun,) etrafındaki ileri gelenlere: “Şüphesiz bu, çok bilgili bir sihirbazdır.” dedi.
35
یُرٖیدُ اَنْ یُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِهٖࣗ فَمَاذَا تَاْمُرُونَ ﴿35﴾
“Sizi büyüsüyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi siz ne buyurursunuz?”3
3bk. 7/109
36–37
قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَابْعَثْ فِی الْمَدَٓائِنِ حٰشِرٖینَۙ ﴿36﴾
یَاْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلٖیمٍ ﴿37﴾
Dediler ki: “Onu ve kardeşini meşgul et. Şehirlere toplayıcılar (münâdîler) yolla; bütün bilgin sihirbazları sana getirsin(ler).”
38
فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمٖیقٰتِ یَوْمٍ مَعْلُومٍۙ ﴿38﴾
Derken sihirbazlar belirlenen bir gün belli bir vakitte (“Yevmü’z-zîne” denilen bir bayram gününün kuşluk vakti4) bir araya getirildi.
4Beydâvî
39
وَقٖیلَ لِلنَّاسِ هَلْ اَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَۙ ﴿39﴾
İnsanlara: “Siz de toplu halde (hazır) mısınız?” denildi.
40
لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ اِنْ كَانُوا هُمُ الْغٰلِبٖینَ ﴿40﴾
(Firavun’un adamları:) “Umarız ki sihirbazlar galip gelir de, (böylece) biz de onlara uyarız.” (dediler).
41
فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ اَئِنَّ لَنَا لَاَجْرًا اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغٰلِبٖینَ ﴿41﴾
Sihirbazlar (oraya) gelince Firavun’a: “Eğer üstün gelenler biz olursak bize mutlaka bir mükâfat var, değil mi?” dediler.
42
قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ اِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبٖینَ ﴿42﴾
“Evet, hem o takdirde siz kesinlikle (bana en) yakın (olan)lardan (olacak)sınız.” dedi.
43
قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ ﴿43﴾
Musa onlara: “Atın atacağınız ne varsa!” dedi.
44
فَاَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِیَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ اِنَّا لَنَحْنُ الْغٰلِبُونَ ﴿44﴾
(Onlar da) iplerini ve sopalarını attılar ve: “Firavun’un izzet ve azameti adına, üstün gelenler kesinlikle biziz, biz!” dediler.
45
فَاَلْقٰى مُوسٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِیَ تَلْقَفُ مَا یَاْفِكُونَۚ ﴿45﴾
Musa da âsâsını bıraktı. Bir de (gördüler ki) o uydurdukları şeyleri yutuyor.1
1krş. 7/117-126
46–48
فَاُلْقِیَ السَّحَرَةُ سٰجِدٖینَۙ ﴿46﴾
قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعٰلَمٖینَۙ ﴿47﴾
رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ ﴿48﴾
Sihirbazlar derhal secdeye kapandı(lar): “İman ettik âlemlerin Rabbine; Musa ve Harun’un Rabbine!” dediler.
*
Firavun zulüm ve otoritesiyle kendisini rab ilan edip hâkimiyet kurduğu ülkesinde yetişen sihirbazların, ondan izin almadan âlemlerin Rabbine iman etmeleri ve Hz. Musa’nın getirdiklerine tâbi olmaları karşısında çılgına dönmüştü.2
49
قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ اِنَّهُ لَكَبٖیرُكُمُ الَّذٖی عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَؕ لَاُقَطِّعَنَّ اَیْدِیَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلٰفٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَعٖینَ ﴿49﴾
(Firavun:) “Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Elbet o size sihri öğreten büyüğünüzdür. Ama yakında (size ne yapacağımı) öğreneceksiniz. (Yemin ederim ki) kesinlikle ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizin hepinizi asacağım.” dedi.
*
Her dönemde böyle zalimler, inanan ve “Allah’tan gelenlere tâbi olacağız.” diyen mü’minlere çeşitli hapis ve işkenceler uygulamışlardır. Çünkü Firavun, kendinden izinsiz Allah’a inanmayı ve inandığını yaşamayı ilkelerine aykırı buluyor ve ilâhlığına/rabliğine hakaret sayıyordu.3
50
قَالُوا لَا ضَیْرَؗ اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ ﴿50﴾
Dediler ki: “Zararı yok. Zaten biz Rabbimize döneceğiz.”
51
اِنَّا نَطْمَعُ اَنْ یَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطٰیٰنَٓا اَنْ كُنَّٓا اَوَّلَ الْمُؤْمِنٖینَؕࣖ ﴿51﴾
“Biz (senin kavminden O’na) inananların ilki olduğumuzdan, Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız.”
52
وَاَوْحَیْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَادٖٓی اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ ﴿52﴾
Musa’ya: “Mü’min kullarımı geceleyin (yola çıkarıp) yürüt. Çünkü siz takip edileceksiniz.” diye vahyettik.4
4bk. 20/77; 44/23
53–56
فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِی الْمَدَٓائِنِ حٰشِرٖینَۚ ﴿53﴾
اِنَّ هٰٓؤُلَٓاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَلٖیلُونَۙ ﴿54﴾
وَاِنَّهُمْ لَنَا لَـغَٓائِظُونَۙ ﴿55﴾
وَاِنَّا لَجَمٖیعٌ حٰذِرُونَؕ ﴿56﴾
Firavun da şehirlere: “Şüphesiz onlar (İsrâiloğulları) dağınık ve az bir topluluktur.
*
Hz. Musa ve ashâbının 1600, Firavun ve taraftarlarının ise 7000 kişi olduğu nakledilir.5
53–56
فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِی الْمَدَٓائِنِ حٰشِرٖینَۚ ﴿53﴾
اِنَّ هٰٓؤُلَٓاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَلٖیلُونَۙ ﴿54﴾
وَاِنَّهُمْ لَنَا لَـغَٓائِظُونَۙ ﴿55﴾
وَاِنَّا لَجَمٖیعٌ حٰذِرُونَؕ ﴿56﴾
Buna rağmen onlar, bizi hep kızdırmaktadırlar. Biz ise uyanık (ve hazırlıklı) olan bir topluluğuz.” diye (asker) toplayıcılar gönderdi.
57–60
فَاَخْرَجْنٰهُمْ مِنْ جَنّٰتٍ وَعُیُونٍۙ ﴿57﴾
وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرٖیمٍۙ ﴿58﴾
كَذٰلِكَؕ وَاَوْرَثْنٰهَا بَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَۚ ﴿59﴾
فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقٖینَ ﴿60﴾
Biz de onları (yani Firavun ve yandaşlarını, Mısır’daki) bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve güzel/şerefli makam(lar)dan çıkardık. İşte böylece İsrâiloğulları’nı da (bütün) bunlara mirasçı yaptık. Şöyle ki: (Firavun ve yandaşları) güneş doğarken (Musa ve ashâbını yakalamak için) onların peşine düştüler.6
6bk. 7/137; 28/5
61
فَلَمَّا تَـرٰٓءَا الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحٰبُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ ﴿61﴾
İki topluluk (yaklaşıp) birbirini görünce, Musa’nın adamları: “Biz kesinlikle yakalandık.” dedi.
62
قَالَ كَلَّاۚ اِنَّ مَعِیَ رَبّٖی سَیَهْدٖینِ ﴿62﴾
(Musa:) “Hayır! Rabbim benimle beraberdir, bana kurtuluş yolunu gösterecektir.” dedi.
63
فَاَوْحَیْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَؕ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظٖیمِۚ ﴿63﴾
Bunun üzerine Musa’ya: “Âsânı denize vur.” diye vahyettik. (Vurunca deniz) hemen yarıldı, her bölüm büyük bir dağ gibi oldu.
64
وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَرٖینَۚ ﴿64﴾
Diğerlerini de oraya yanaştırdık (onlar da açılan denize girdiler).
65
وَاَنْجَیْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُٓ اَجْمَعٖینَۚ ﴿65﴾
Musa’yı ve beraberindeki kimseleri toptan (denizi geçirip) kurtardık.
66
ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَرٖینَؕ ﴿66﴾
Sonra ötekileri (denizin kapanmasıyla suda) boğduk.1
1bk. 20/78
67
اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَةًؕ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿67﴾
Doğrusu bunda (kudretimizi gösteren) bir ibret vardır. (Buna rağmen) yine de çokları iman etmediler.
68
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزٖیزُ الرَّحٖیمُࣖ ﴿68﴾
Hiç şüphesiz Rabbin, elbette, mutlak galiptir, çok merhametlidir.
69
وَاتْلُ عَلَیْهِمْ نَبَاَ اِبْرٰهٖیمَۘ ﴿69﴾
(Resûlüm!) Onlara İbrahim’in haberini de oku:
70
اِذْ قَالَ لِاَبٖیهِ وَقَوْمِهٖ مَا تَعْبُدُونَ ﴿70﴾
Hani vaktiyle o, babasına ve kavmine: “Neye tapıyorsunuz?” demişti.
71
قَالُوا نَعْبُدُ اَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عٰكِفٖینَ ﴿71﴾
(Onlar da:) “Putlara tapıyoruz ve tapmaya da devam edeceğiz.” demişlerdi.
72–73
قَالَ هَلْ یَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَۙ ﴿72﴾
اَوْ یَنْفَعُونَكُمْ اَوْ یَضُرُّونَ ﴿73﴾
“Peki” dedi; “siz dua ettiğiniz zaman, sizi işitiyorlar mı, yahut size (taparsanız bir) fayda veya (tapmazsanız bir) zarar veriyorlar mı?”
74
قَالُوا بَلْ وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا كَذٰلِكَ یَفْعَلُونَ ﴿74﴾
“Hayır!” dediler; “biz atalarımızı böyle (ibadet) yaparlarken bulduk.”
75–76
قَالَ اَفَرَاَیْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ ﴿75﴾
اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُكُمُ الْاَقْدَمُونَ ﴿76﴾
(İbrahim:) “Şimdi gördünüz mü, siz ve geçmişteki atalarınız neye tapıyormuşsunuz?” dedi.
77
فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ لٖٓی اِلَّا رَبَّ الْعٰلَمٖینَۙ ﴿77﴾
“Doğrusu âlemlerin Rabbinden başka o (tapıla)nlar(ın hepsi) benim düşmanımdır.”
78
اَلَّذٖی خَلَقَنٖی فَهُوَ یَهْدٖینِۙ ﴿78﴾
“O (Rab) ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.”
79
وَالَّذٖی هُوَ یُطْعِمُنٖی وَیَسْقٖینِۙ ﴿79﴾
“Bana yediren, bana içiren O’dur.”
80
وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ یَشْفٖینِࣕ ﴿80﴾
“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.”
81
وَالَّذٖی یُمٖیتُنٖی ثُمَّ یُحْیٖینِۙ ﴿81﴾
“Beni öldürecek, sonra diriltecek olan O’dur.”
82
وَالَّـذٖٓی اَطْمَعُ اَنْ یَغْفِرَ لٖی خَطٖٓیـَٔتٖی یَوْمَ الدّٖینِؕ ﴿82﴾
“Ceza günü hatamı bağışlamasını umduğum da O’dur.”
83
رَبِّ هَبْ لٖی حُكْمًا وَاَلْحِقْنٖی بِالصّٰلِحٖینَۙ ﴿83﴾
“Ey Rabbim! Bana hikmet (ve olgunluk) ver ve beni iyiler (zümresin)e kat.”2
2bk. 26/21
84
وَاجْعَلْ لٖی لِسَانَ صِدْقٍ فِی الْاٰخِرٖینَۙ ﴿84﴾
“Bana, (benden) sonra gelecek (ümmet)ler arasında ‘iyilikle yâd edilmeyi’ nasip eyle.”
85
وَاجْعَلْنٖی مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعٖیمِۙ ﴿85﴾
“Beni Na’îm cennetinin vârislerinden kıl.”
86
وَاغْفِرْ لِاَبٖٓی اِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّٓالّٖینَۙ ﴿86﴾
“Babamı da bağışla. Çünkü o sapmışlardandır.”1
1krş. 9/113-114
87
وَلَا تُخْزِنٖی یَوْمَ یُبْعَثُونَۙ ﴿87﴾
(İnsanların dirilip) kabirlerden kaldırılacakları gün, beni utandırma!”
88
یَوْمَ لَا یَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ ﴿88﴾
“O gün ne mal ne de oğullar fayda verir.”
89
اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلٖیمٍؕ ﴿89﴾
“Ancak Allah’a (imanlı) temiz ve sağlam bir kalple gelenler hariçtir.”
90
وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقٖینَۙ ﴿90﴾
(O gün) cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır.
91
وَبُرِّزَتِ الْجَحٖیمُ لِلْغَاوٖینَۙ ﴿91﴾
Cehennem de azgınlar için açığa çıkarıl(ıp gösteril)ir.
92–93
وَقٖیلَ لَهُمْ اَیْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ ﴿92﴾
مِنْ دُونِ اللّٰهِؕ هَلْ یَنْصُرُونَكُمْ اَوْ یَنْتَصِرُونَؕ ﴿93﴾
Ve onlara: “Allah’tan başka taptıklarınız (ve onların kuluymuş gibi bağlandıklarınız) nerede? Size (azaba karşı) yardım ediyorlar mı, yahut kendilerine yardımları dokunuyor mu?” denilir.2
2krş. 2/165-167
94–95
فَكُبْكِبُوا فٖیهَا هُمْ وَالْغَاوُنَۙ ﴿94﴾
وَجُنُودُ اِبْلٖیسَ اَجْمَعُونَؕ ﴿95﴾
Artık hem onlar hem azgınlar hem de İblis’in askerleri (Allah’a boyun eğmeyenler), toptan tepetaklak o (ateş)in içine atılırlar.
96
قَالُوا وَهُمْ فٖیهَا یَخْتَصِمُونَۙ ﴿96﴾
Orada onlar birbirleriyle çekişerek şöyle diyeceklerdir:
97–98
تَاللّٰهِ اِنْ كُنَّا لَفٖی ضَلٰلٍ مُبٖینٍۙ ﴿97﴾
اِذْ نُسَوّٖیكُمْ بِرَبِّ الْعٰلَمٖینَ ﴿98﴾
“Vallâhi biz, gerçekten apaçık bir sapıklıkta imişiz. Çünkü biz, siz (putlarımız/putlaştırdıklarımız)ı âlemlerin Rabbine eşit/denk tutuyor (hatta Allah’a değil, size bağlanıyor)duk.”3
3bk. 2/165-167
99
وَمَٓا اَضَلَّـنَٓا اِلَّا الْمُجْرِمُونَ ﴿99﴾
“Bizi o (uyduğumuz) suçlulardan başkası saptırmadı.”
100–102
فَمَا لَنَا مِنْ شٰفِعٖینَۙ ﴿100﴾
وَلَا صَدٖیقٍ حَمٖیمٍ ﴿101﴾
فَلَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ ﴿102﴾
“Artık bizim için ne şefaatçiler var ne de yakın/candan bir dost. Keşke bizim için bir kere daha (dönüş) olsa da inananlardan olsaydık.”
103
اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَةًؕ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿103﴾
Elbette bunda (alınacak) bir ibret (çıkarılacak bir ders) vardır. (Fakat) yine de çokları iman etmediler.
104
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزٖیزُ الرَّحٖیمُࣖ ﴿104﴾
Şüphesiz Rabbin, elbette, mutlak galiptir, çok merhametlidir.
105
كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلٖینَۚ ﴿105﴾
Nuh’un kavmi de gönderilen (peygamber)leri yalanladı.
106
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ نُوحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿106﴾
Hani kardeşleri Nuh, onlara demişti ki: “Allah’ın azabından sakınıp emirlerine uymaz mısınız?”
107
اِنّٖی لَكُمْ رَسُولٌ اَمٖینٌۙ ﴿107﴾
“Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir peygamberim.”
108
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطٖیعُونِۚ ﴿108﴾
“Artık, Allah’ın azabından sakınıp emirlerine uyun ve bana itaat edin.”
109
وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَیْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعٰلَمٖینَۚ ﴿109﴾
“Buna karşı sizden bir ücret de istemiyorum. Benim mükâfatım âlemlerin Rabbinden başkasına ait değildir.”
110
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطٖیعُونِؕ ﴿110﴾
“Artık, Allah’ın azabından sakınıp emirlerine uyun ve bana da itaat edin.”
111
قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْاَرْذَلُونَؕ ﴿111﴾
(Onlar): “Arkana toplumun en düşük tabaka(sın)dan (bayağı) kimseler takılmışken biz sana iman eder miyiz?” dediler.
112
قَالَ وَمَا عِلْمٖی بِمَا كَانُوا یَعْمَلُونَۚ ﴿112﴾
(Nuh) dedi ki: “Onların (daha önce neler) yapmakta olduklarına dair benim bilgim yoktur.”
113
اِنْ حِسَابُهُمْ اِلَّا عَلٰى رَبّٖی لَوْ تَشْعُرُونَۚ ﴿113﴾
“Onların hesabı Rabbimden başkasına ait değildir. (Bu inceliği) bir düşünseniz.”
114
وَمَٓا اَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنٖینَۚ ﴿114﴾
“Ben o inananları (sizin için) kovacak değilim.”
115
اِنْ اَنَا اِلَّا نَذٖیرٌ مُبٖینٌؕ ﴿115﴾
“Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”
116
قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ یٰنُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومٖینَؕ ﴿116﴾
Dediler ki: “Ey Nuh! (Bu işe) son vermezsen muhakkak recmedilenlerden olacaksın (taşlanarak öldürüleceksin).”
117
قَالَ رَبِّ اِنَّ قَوْمٖی كَذَّبُونِۚ ﴿117﴾
(Nuh:) “Ey Rabbim! Muhakkak ki halkım beni yalanladı.”
118
فَافْتَحْ بَیْنٖی وَبَیْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّنٖی وَمَنْ مَعِیَ مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ ﴿118﴾
“Artık, benimle onlar arasında hükmünü sen ver. Hem beni hem de beraberimdeki inananları kurtar.”
119
فَاَنْجَیْنٰهُ وَمَنْ مَعَهُ فِی الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۚ ﴿119﴾
Biz de onu ve onunla beraber olanları o dolu geminin içinde kurtardık.
120
ثُمَّ اَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقٖینَؕ ﴿120﴾
Sonra (onların) ardından geride kalanları (suda) boğduk.
121
اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَةًؕ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿121﴾
Şüphesiz bunda elbette bir ibret vardır. (Ama) yine de çokları iman etmediler.
122
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزٖیزُ الرَّحٖیمُࣖ ﴿122﴾
Şüphesiz Rabbin, elbette, mutlak galiptir, çok merhametlidir.
123
كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلٖینَۚ ﴿123﴾
Âd (kavmi) de gönderilen (peygamber)leri yalanladı.
124
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ هُودٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿124﴾
Hani kardeşleri Hûd, onlara demişti ki: “Allah’ın azabından sakınıp emirlerine uymaz mısınız?”
125
اِنّٖی لَكُمْ رَسُولٌ اَمٖینٌۙ ﴿125﴾
“Şüphesiz ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir peygamberim.”
126
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطٖیعُونِۚ ﴿126﴾
“Artık, Allah’ın azabından sakınıp emirlerine uyun ve bana da itaat edin.”
127
وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَیْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعٰلَمٖینَؕ ﴿127﴾
“Buna karşı sizden bir ücret de istemiyorum. Benim mükâfatım, âlemlerin Rabbi olan (Allah’)dan başkasına ait değildir.”
128
اَتَبْنُونَ بِكُلِّ رٖیـعٍ اٰیَةً تَعْبَثُونَۙ ﴿128﴾
“Siz, her yüksek yerde* (övünecek ve boş şeylerle) eğleneceğiniz bir alamet (köşk, büyük yapılar) mı bina ediyorsunuz?”
*
* Âyet-i kerîmedeki “rî” kelimesi yüksek yer mânasına geldiği gibi, yol anlamına da gelmektedir.
129
وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِـعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَۚ ﴿129﴾
(Yoksa) ebedî kalacağınızı umarak (mı böyle) sağlam köşkler (ve kaleler) ediniyorsunuz?”
130
وَاِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّارٖینَۚ ﴿130﴾
“Ve (bir kimseyi) yakaladığınız zaman zorbalar gibi yakalıyor (cezalandırıyor)sunuz öyle mi?”1
1bk. 9/109
131
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطٖیعُونِۚ ﴿131﴾
“Artık, Allah’ın azabından sakınıp emirlerine uyun ve bana itaat edin.”
132
وَاتَّقُوا الَّـذٖٓی اَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَۚ ﴿132﴾
“Bildiğiniz (o nimetler)le size yardım eden ‘Allah’ın azabından sakınıp emirlerine uygun yaşayın.”
133–134
اَمَدَّكُمْ بِاَنْعٰمٍ وَبَنٖینَۙ ﴿133﴾
وَجَنّٰتٍ وَعُیُونٍۚ ﴿134﴾
“Size davarları, oğulları, bahçeleri, pınarları O verdi.”
135
اِنّٖٓی اَخَافُ عَلَیْكُمْ عَذَابَ یَوْمٍ عَظٖیمٍؕ ﴿135﴾
“Doğrusu ben, üzerinize (gelecek) büyük bir günün azabından korkuyorum.”
136
قَالُوا سَوَٓاءٌ عَلَیْنَٓا اَوَعَظْتَ اَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوٰعِظٖینَۙ ﴿136﴾
Dediler ki: “Sen öğüt versen de öğüt vermesen de bize göre birdir.”
137–139
اِنْ هٰذَٓا اِلَّا خُلُقُ الْاَوَّلٖینَۙ ﴿137﴾
وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبٖینَۚ ﴿138﴾
فَكَذَّبُوهُ فَاَهْلَكْنٰهُمْؕ اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَةًؕ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿139﴾
“Bu (durumunuz) evvelkilerin huyundan/âdet ve uydurmalarından başkası değildir.” (Onlar:) “Biz azaba uğratılacak da değiliz.” diyerek onu (Hûd peygamberi) yalancı saydılar. Biz de kendilerini yok ettik. Şüphesiz ki bunda elbette bir ibret vardır. (Fakat) yine de çokları iman etmediler.
140
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزٖیزُ الرَّحٖیمُࣖ ﴿140﴾
Şüphesiz ki Rabbin, elbette, mutlak galiptir, çok merhametlidir.
141
كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلٖینَۚ ﴿141﴾
Semûd (kavmi) de gönderilen (peygamber)leri yalancı saydı.
142
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ صٰلِحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿142﴾
Kardeşleri Salih, onlara demişti ki: “Hâlâ, (Allah’ın azabından) sakınmaz mısınız?”
143
اِنّٖی لَكُمْ رَسُولٌ اَمٖینٌۙ ﴿143﴾
“Hiç şüphesiz ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir peygamberim.”
144
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطٖیعُونِۚ ﴿144﴾
“Artık, Allah’ın azabından sakınıp emirlerine uyun ve bana da itaat edin.”
145
وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَیْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعٰلَمٖینَؕ ﴿145﴾
“Buna karşı sizden bir ücret de istemiyorum. Benim mükâfatımı vermek âlemlerin Rabbi olan (Allah’)dan başkasına ait değildir.”
146–148
اَتُتْرَكُونَ فٖی مَا هٰهُنَٓا اٰمِنٖینَۙ ﴿146﴾
فٖی جَنّٰتٍ وَعُیُونٍۙ ﴿147﴾
وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضٖیمٌۚ ﴿148﴾
“Siz burada bahçelerin ve kaynak sularının, ekinlerin ve tomurcukları dolgun yumuşak hurmalıkların içinde emin olarak bırakılacak mısınız (öyle mi sanıyorsunuz)?”
149
وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُیُوتًا فٰرِهٖینَۚ ﴿149﴾
“Dağlardan da zevkle/şımararak* (gösterişli) birtakım evler yontup oyuyorsunuz.”
*
* Âyet-i kerîmedeki “fârihîn” lafzı, “maharetle” anlamına da gelmektedir.
150
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطٖیعُونِۚ ﴿150﴾
“Artık, (kendinize gelip) Allah’ın azabından sakınıp emirlerine uyun ve bana itaat edin.”
151–152
وَلَا تُطٖیعُٓوا اَمْرَ الْمُسْرِفٖینَۙ ﴿151﴾
اَلَّذٖینَ یُفْسِدُونَ فِی الْاَرْضِ وَلَا یُصْلِحُونَ ﴿152﴾
“Yeryüzünde (ilâhî emirleri dinlemeyip) karışıklık çıkaran ve (ortalığı) düzeltmeyip aşırı giden (beyinsiz)lerin emrine uymayın.”
153
قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرٖینَۚ ﴿153﴾
Dediler ki: “Sen iyice büyülenmişlerdensin.”
154
مَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۚ فَاْتِ بِاٰیَةٍ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصّٰدِقٖینَ ﴿154﴾
“Sen de bizim gibi bir insandan başkası değilsin. Eğer doğru söylüyor isen haydi (bize) âyet (mucize) getir!”
155
قَالَ هٰذِهٖ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ یَوْمٍ مَعْلُومٍۚ ﴿155﴾
(Salih) dedi ki: “İşte (mucize) bu dişi devedir. Onun (belli) bir (gün) su içme hakkı var, belli bir gün su içme hakkı da sizindir.”1
1bk. 54/28
156
وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَیَاْخُذَكُمْ عَذَابُ یَوْمٍ عَظٖیمٍ ﴿156﴾
“Ona bir kötülük dokundurmayın. Sonra (pek) büyük bir günün azabı sizi yakalar.”
157
فَعَقَرُوهَا فَاَصْبَحُوا نٰدِمٖینَۙ ﴿157﴾
Derken onu ayaklarından biçip öldürdüler. Ancak sonra da pişman oldular.
158
فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُؕ اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَةًؕ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿158﴾
Bunun üzerine azap onları (kıskıvrak) yakalayıverdi. Şüphesiz bunda elbette (alınması gerekli) bir ibret vardır. Böyle iken çokları iman etmediler.2
2bk. 11/61-68; 91/11-14
159
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزٖیزُ الرَّحٖیمُࣖ ﴿159﴾
Hiç şüphesiz Rabbin, elbette, mutlak galiptir, çok merhametlidir.
160
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلٖینَۚ ﴿160﴾
Lût’un kavmi de gönderilen (peygamber)leri yalanladı.
161
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ لُوطٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿161﴾
Kardeşleri Lût, onlara demişti ki: “Allah’ın azabından sakınmaz mısınız?”
162
اِنّٖی لَكُمْ رَسُولٌ اَمٖینٌۙ ﴿162﴾
“Şüphesiz ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir (emin) bir peygamberim.”
163
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطٖیعُونِۚ ﴿163﴾
“Artık, Allah’ın azabından sakınıp emrine uyun ve bana itaat edin.”
164
وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَیْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعٰلَمٖینَؕ ﴿164﴾
“Buna karşı sizden bir ücret de istemiyorum. Benim mükâfatımı vermek âlemlerin Rabbi olan (Allah’)dan başkasına ait değildir.”
165–166
اَتَاْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعٰلَمٖینَۙ ﴿165﴾
وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ اَزْوٰجِكُمْؕ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ ﴿166﴾
“Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıyorsunuz da (bu kadar) insan içinden erkeklere mi gidiyorsunuz? Doğrusu siz haddi aşan bir kavimsiniz.”
167
قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ یٰلُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجٖینَ ﴿167﴾
Dediler ki: “Ey Lût! Andolsun ki eğer (bu sözlerine) son vermezsen kesinlikle (buradan) çıkarılanlardan olacaksın.”
168
قَالَ اِنّٖی لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَالٖینَؕ ﴿168﴾
(Lût) dedi ki: “Doğrusu ben sizin (bu çirkin) işinizden nefret edenlerdenim.”
169
رَبِّ نَجِّنٖی وَاَهْلٖی مِمَّا یَعْمَلُونَ ﴿169﴾
“Ey Rabbim! Beni ve aile (fertleri)mi bunların yaptıklarından kurtar!”
170–171
فَنَجَّیْنٰهُ وَاَهْلَـهُٓ اَجْمَعٖینَۙ ﴿170﴾
اِلَّا عَجُوزًا فِی الْغٰبِرٖینَۚ ﴿171﴾
Biz de geride kalanlardan ihtiyar bir kadın (olan karısı) dışında, onu, ailesini (ve inananları) topyekün kurtardık.
172
ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَرٖینَۚ ﴿172﴾
Sonra (karısıyla) diğerlerini yok ettik.
173
وَاَمْطَرْنَا عَلَیْهِمْ مَطَرًاۚ فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرٖینَ ﴿173﴾
Üzerlerine (helak eden) bir (taş) yağmur(u) yağdırdık. Uyarıl(ıp da yola gelmey)enlerin yağmuru ne kötü idi!
174
اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَةًؕ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿174﴾
Şüphesiz bunda elbette bir ibret vardır. (Fakat) yine de çokları iman etmediler.
175
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزٖیزُ الرَّحٖیمُࣖ ﴿175﴾
Şüphesiz Rabbin, elbette, mutlak galiptir, çok merhametlidir.
176
كَذَّبَ اَصْحٰبُ لْـَٔیْكَةِ الْمُرْسَلٖینَۚ ﴿176﴾
Eyke halkı da gönderilen (peygamber)leri yalanladı.
*
Âyet-i kerîmede geçen “Eyke”, sık ağaçlık demek olup Medyen’in yakınındadır. Hz. Şuayb Medyenli olup Eykeli olmadığından, 106, 124, 142 ve 160. âyetlerde geçtiği gibi burada “kardeşleri” denmemiştir.1
177
اِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَیْبٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿177﴾
Hani Şuayb onlara demişti ki: “Allah’tan korkmaz, azabından sakınmaz mısınız?”
178
اِنّٖی لَكُمْ رَسُولٌ اَمٖینٌۙ ﴿178﴾
“Ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir peygamberim.”
179
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطٖیعُونِۚ ﴿179﴾
“Artık, Allah’ın azabından sakınıp emrine uyun ve bana itaat edin.”
180
وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَیْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعٰلَمٖینَؕ ﴿180﴾
“Buna karşı sizden bir ücret de istemiyorum. Benim mükâfatımı vermek âlemlerin Rabbi olan (Allah’)dan başkasına ait değildir.”
181
اَوْفُوا الْكَیْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرٖینَۚ ﴿181﴾
“Ölçeği tam ölçün de, eksik ölçen (ve hak yiyen)lerden olmayın.”
182
وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقٖیمِۚ ﴿182﴾
“Doğru terazi ile tartın.”
183
وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْیَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِی الْاَرْضِ مُفْسِدٖینَۚ ﴿183﴾
“İnsanlara eşyalarını (haklarını) eksik vermeyin. Yeryüzünde (ilâhî emirlere karşı) bozgunculuk yaparak karışıklık çıkar(ıp nizamı boz)mayın.”
184
وَاتَّقُوا الَّذٖی خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْاَوَّلٖینَؕ ﴿184﴾
“Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah’)ın azabından sakınıp emirlerine uyun.”
185
قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرٖینَۙ ﴿185﴾
Dediler ki: “Sen ancak (iyice) büyülenmişlerdensin.”
186
وَمَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَاِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكٰذِبٖینَۚ ﴿186﴾
“Sen de bizim gibi bir insandan başkası değilsin. Doğrusu biz senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz.”
187
فَاَسْقِطْ عَلَیْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَٓاءِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصّٰدِقٖینَؕ ﴿187﴾
“Eğer doğru (söyleyen)lerden isen o halde üzerimize gökten bir parça düşür.”1
1bk. 8/38; 17/92
188
قَالَ رَبّٖٓی اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿188﴾
(Şuayb:) “Rabbim yaptıklarınızı daha iyi bilir.” dedi.
189
فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمْ عَذَابُ یَوْمِ الظُّلَّةِؕ اِنَّهُ كَانَ عَذَابَ یَوْمٍ عَظٖیمٍ ﴿189﴾
(Böylece) onu yalanladılar. Nihayet o gölge gününün azabı kendilerini yakaladı. Gerçekten o, büyük bir günün azabı idi.
*
Güneşin bunaltıcı sıcağından içeride duramayıp dışarıda beliren bulutların altında gölgelenmek için toplandıkları sırada, buluttan yağan ateş hepsini yakıp yok etti.2
190
اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَةًؕ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿190﴾
Şüphesiz bunda (büyük) bir ibret vardır. (Fakat) yine de çokları iman etmediler.
191
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزٖیزُ الرَّحٖیمُࣖ ﴿191﴾
Senin Rabbin ise elbette, mutlak galiptir, çok merhametlidir.
192
وَاِنَّهُ لَتَنْزٖیلُ رَبِّ الْعٰلَمٖینَؕ ﴿192﴾
Kesinlikle bu (Kur’an), elbette âlemlerin Rabbinin indirmesidir.
193–195
نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَمٖینُۙ ﴿193﴾
عَلٰى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرٖینَۙ ﴿194﴾
بِلِسَانٍ عَرَبِیٍّ مُبٖینٍؕ ﴿195﴾
Onu, Rûhu’l-Emîn (Cebrail) senin kalbine, korkutucu/uyarıcılardan olman için apaçık bir Arapça dille indirdi.
196
وَاِنَّهُ لَفٖی زُبُرِ الْاَوَّلٖینَ ﴿196﴾
Hem şüphesiz ki bu (Kur’an ve Peygamber’in haberi ve bahsi), evvelkilerin kitaplarında da vardır.
197
اَوَلَمْ یَكُنْ لَهُمْ اٰیَةً اَنْ یَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُا بَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَؕ ﴿197﴾
İsrâiloğulları bilginlerinin (kitaplarında) onu bilmesi, (Kur’an’ın da ona gelen Allah kelâmı olduğuna) onlar için bir delil değil mi?
198–199
وَلَوْ نَزَّلْنٰهُ عَلٰى بَعْضِ الْاَعْجَمٖینَۙ ﴿198﴾
فَقَرَاَهُ عَلَیْهِمْ مَا كَانُوا بِهٖ مُؤْمِنٖینَؕ ﴿199﴾
Biz onu, yabancı (Arapça bilmeyenlerin) birine indirseydik de onu onlara okusaydı, yine (bir bahane ile o inkârcılar) ona iman etmezlerdi.
200–201
كَذٰلِكَ سَلَكْنٰهُ فٖی قُلُوبِ الْمُجْرِمٖینَؕ ﴿200﴾
لَا یُؤْمِنُونَ بِهٖ حَتّٰى یَرَوُا الْعَذَابَ الْاَلٖیمَۙ ﴿201﴾
Biz onu (kendi dilleriyle anlatarak Kur’an’ın)* o günahkârların kalbine girmesini sağladık. Ama onlar yine de acıklı azabı görünceye kadar ona inanmazlar.
*
* Yahut âyetteki “onu” (hû) zamiri küfürlerine gönderilir, o zaman mâna şöyle olur: “Biz onu (küfrü, kendi isteklerinden dolayı) o günahkârların kalbine öyle soktuk ki artık onlar, acıklı azabı görünceye kadar inanmazlar.”
202
فَیَاْتِیَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا یَشْعُرُونَۙ ﴿202﴾
O (azap) onlara, kendileri farkında değillerken ansızın gelecektir.
203
فَیَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَؕ ﴿203﴾
(O zaman: “İnanmamız için) bize mühlet verilir mi?” derler.
204
اَفَبِعَذَابِنَا یَسْتَعْجِلُونَ ﴿204﴾
(Buna rağmen) hâlâ azabımızı çabuklaştırmak mı istiyorlar?
205
اَفَرَاَیْتَ اِنْ مَتَّعْنٰهُمْ سِنٖینَۙ ﴿205﴾
Gördün ya, artık onları senelerce yaşatıp faydalandırsak,
206
ثُمَّ جَٓاءَهُمْ مَا كَانُوا یُوعَدُونَۙ ﴿206﴾
Sonra da tehdit edildikleri (azap) kendilerine gelse,
207
مَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا یُمَتَّعُونَؕ ﴿207﴾
(Senelerce eğlence ve zevk içinde) faydalandırıldıkları şeyler, artık kendilerine (hiçbir) fayda vermez.1
1bk. 2/96
208–209
وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْیَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَࣗۛ ﴿208﴾
ذِكْرٰىࣞۛ وَمَا كُنَّا ظٰلِمٖینَ ﴿209﴾
Biz, hiçbir memleketi, o(nun halkı)na öğüt veren/hatırlatan (gönderdiğimiz) uyarıcılar olmadıkça helak etmedik. Biz zulmedenler değiliz.2
2bk. 17/15; 28/59
210
وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّیٰطٖینُ ﴿210﴾
Onu (Kur’an’ı) şeytanlar indirmedi.
211
وَمَا یَنْبَغٖی لَهُمْ وَمَا یَسْتَطٖیعُونَؕ ﴿211﴾
Bu onlara yaraşmaz, hem de güçleri yetmez.
212
اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَؕ ﴿212﴾
Şüphesiz onlar, (vahyi) işitmekten uzaklaştırılmışlardır.3
3bk. 37/7-10; 72/8-10
213
فَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبٖینَۚ ﴿213﴾
O halde, sakın Allah ile beraber (tutup da) başka bir ilâha yalvarma, sonra azaba maruz bırakılanlardan olursun!
214
وَاَنْذِرْ عَشٖیرَتَكَ الْاَقْرَبٖینَۙ ﴿214﴾
(Önce) en yakın akrabanı uyar (ve davet et).
*
Resûlullah (sas.), önceki peygamberler gibi bir belde ve bir kavme değil bütün çağlara, bütün âleme ve insanlara gönderildiği için4 Kur’an’ı tebliğ ve İslâm’a davet görevini, özelde (bu âyetle) yakınlarına, genelde bütün insanlara yapmış; özel daveti, genel daveti erteletmemiştir.5
215
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّـبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنٖینَۚ ﴿215﴾
Mü’minlerden sana uyanlara (şefkat) kanadını indir.
216
فَاِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ اِنّٖی بَرٖٓیءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَۚ ﴿216﴾
Eğer sana karşı gelirlerse: “Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım (sorumlu değilim).” de.
*
Hz. Peygamber’e, inkâr ve azgınlıkla en çok karşı gelen amcası Ebû Leheb olmuştur.
217
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزٖیزِ الرَّحٖیمِۙ ﴿217﴾
Sen (sadece) mutlak galip ve çok merhametli olan (Allah’)a güvenip dayan.
218
اَلَّذٖی یَرٰیكَ حٖینَ تَقُومُۙ ﴿218﴾
O (Allah) ki (namaza) kalktığın zaman seni görür.
219
وَتَقَلُّبَكَ فِی السّٰجِدٖینَ ﴿219﴾
(O,) secde edenler arasında (onların iyi bir kul olmalarını sağlamak için) dolaşmanı da (görür).6
6bk. 10/61; 52/48
220
اِنَّهُ هُوَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ ﴿220﴾
Şüphesiz ki O, (her şeyi) hakkıyla işitendir, bilendir.
221
هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّیٰطٖینُؕ ﴿221﴾
Şeytanların kime indiğini size haber vereyim mi?
222
تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَثٖیمٍۙ ﴿222﴾
Onlar, her günahkâr, iftiracı (düzenbaz) üzerine iner.
223
یُلْقُونَ السَّمْعَ وَاَكْثَرُهُمْ كٰذِبُونَؕ ﴿223﴾
Bunlar (şeytanın vesveselerine) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.
224
وَالشُّعَرَٓاءُ یَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُنَؕ ﴿224﴾
(İslâm karşıtı) şairler(e ve şiirlerine gelince), onlara da yoldan sapan (ve azgın)lar uyar.
225–226
اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ فٖی كُلِّ وَادٍ یَهٖیمُونَۙ ﴿225﴾
وَاَنَّهُمْ یَقُولُونَ مَا لَا یَفْعَلُونَۙ ﴿226﴾
Görmüyor musun onlar, (nefse ve zevke hitap eden) her sahada hayal peşinde dolaşır (ölçüsüz konuşur)lar ve onlar yapmadıkları (ve yapamayacakları) şeyleri söylerler.
227
اِلَّا الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصّٰلِحٰتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَثٖیرًا وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواؕ وَسَیَعْلَمُ الَّذٖینَ ظَلَـمُٓوا اَیَّ مُنْقَلَبٍ یَنْقَلِبُونَ ﴿227﴾
Ancak (şairlerden) iman edip sâlih amel (sevaplı iş) işleyenler, Allah’ı çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıktan sonra (şiirle) haklarını alanlar böyle değildir. Zulmedenler de nasıl bir inkılap ile döndürüleceklerini (devrileceklerini) bileceklerdir.
*
Müslümanlara zulmedenler, yaptıkları zulümle nasıl bir uçuruma yuvarlandıklarını, aynı zamanda İslâm’ın kendilerine karşı yapacağı hak ve adalet inkılabının üstünlüğünü görmüşler ve göreceklerdir.