سُورَةُ الْمَائِدَةِ
Mâide Sûresi
MEDENÎBu sûre hakkındaMedine döneminde nâzil olmuştur. 120 âyettir. Üçüncü âyeti Vedâ Haccı’nda Arafat’ta inmiştir. Sûre adını 112 ve 114. âyetlerde Hz. İsa’nın Allah’tan istediği bir sofra olan Mâide’den almaktadır. İçinde münâfıklara, Ehl-i Kitab’a ve bazı İslâmî hükümlere yer verilmiştir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُٓوا اَوْفُوا بِالْعُقُودِؕ اُحِلَّتْ لَكُمْ بَهٖیمَةُ الْاَنْعٰمِ اِلَّا مَا یُتْلٰى عَلَیْكُمْ غَیْرَ مُحِلِّی الصَّیْدِ وَاَنْتُمْ حُرُمٌؕ اِنَّ اللّٰهَ یَحْكُمُ مَا یُرٖیدُ ﴿1﴾
Ey iman edenler! (Allah’a iman akdinizin gereğini ve insanlarla yaptığınız) sözleşmeleri yerine getirin. İhramda iken avlanmak helal değildir. Ancak (aşağıda haram olduğu) bildirilenler dışındaki ehlî (kurbanlık) hayvanlar (deve, sığır, koyun vb.), size helal kılındı. Allah dilediğini hükmeder.2
2krş. 2/27
*
Sözleşme toplumda sosyal ve hukûkî bir konudur. Devletler, hükümetler ve halk birbirlerine hak ve vazifeleri bakımından bir sözleşme içindedirler. Ancak Allah’ın emrine uygun olarak bu yerine getirilmekle toplumda sosyallik, hukûkîlik ve yükselme olur. Aynı zamanda Allah’a iman etmek de O’nunla yapılan bir sözleşme (akit)tir. Buna bağlılık da O’nun emirlerine/Kur’an’ın hükümlerine bağlılıkla olur.
2
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعٰٓئِرَ اللّٰهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْیَ وَلَا الْقَلٰٓئِدَ وَلَٓا آٰمّٖینَ الْبَیْتَ الْحَرَامَ یَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْوٰنًاؕ وَاِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُواؕ وَلَا یَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ اَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اَنْ تَعْتَدُواۘ وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰىࣕ وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوٰنِࣕ وَاتَّقُوا اللّٰهَؕ اِنَّ اللّٰهَ شَدٖیدُ الْعِقَابِ ﴿2﴾
Ey iman edenler! Allah’ın şiarlarına (dinin esaslarına, alametlerine, hac için koyduğu emir ve yasaklarına, yapılması gereken şeylere ve) haram aya, gönderilen kurbana, gerdanlara/gerdanlık takılanlara ve Rablerinden bol nimet (ticaret) ve rıza isteyerek Beyt-i Haram’a yönelip gelenlere sakın hürmetsizlik etmeyin!** İhramdan çıktığınız zaman isterseniz avlanabilirsiniz. (Hudeybiye’de) Mescid-i Haram’dan sizi men ettikleri için bir kavme karşı duyduğunuz kin, sizi haddi aşmaya sevk etmesin. İyilik ve takvâ (Allah’ın emirlerine uygun yaşama/karşı gelmekten sakınma)da yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun! Şüphesiz Allah’ın, (emirlerini çiğneyenlere karşı) cezası çok şiddetlidir.
*
* Muharrem, Receb, Zilkâde, Zilhicce aylarıdır.3
*
** Müşrikler bu hükmün dışındadır.4
3
حُرِّمَتْ عَلَیْكُمُ الْمَیْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزٖیرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَیْرِ اللّٰهِ بِهٖ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُـتَرَدِّیَةُ وَالنَّطٖیحَةُ وَمَٓا اَكَلَ السَّبُعُ اِلَّا مَا ذَكَّیْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلٰمِؕ ذٰلِكُمْ فِسْقٌؕ اَلْیَوْمَ یَـئِسَ الَّذٖینَ كَفَرُوا مِنْ دٖینِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِؕ اَلْیَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖینَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَیْكُمْ نِعْمَتٖی وَرَضٖیتُ لَكُمُ الْاِسْلٰمَ دٖینًاؕ فَمَنِ اضْطُرَّ فٖی مَخْمَصَةٍ غَیْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍۙ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿3﴾
Ölü hayvan (leş), (çıkmış) kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan; henüz canı çıkmadan yetişilip (şartlarına uygun tarzda) kesilenler dışındaki boğulmuş, (taş veya sopa vb. ile) vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, (başka bir hayvan tarafından) boynuzlanma neticesinde (ölmüş) ve yırtıcı hayvanlarca parçalanmış; bir de dikili (putlaştırılmış) taşlar için boğazlanmış (hayvanların etlerini yemeniz) ve fal oklarıyla kısmet (şans) aramanız size haram kılındı.1 İşte bunları yapmak, (Allah’a) itaatsizliktir. Bugün küfre sapanlar/inkârcılar dininiz(i ortadan kaldırıp sizi kendilerine çevirmek)ten ümidi kestiler, artık onlardan korkmayın, benden korkun! Bugün dininizi (hükümleriyle) kemâle erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak (hayat tarzı olan) İslâm’ı beğenip seçtim.
1Bunların dışındaki haramlar için bk. 2/173, 7/157
*
Bu âyet Vedâ Haccı arefesinde Arafat’ta nâzil olmuştur. Son inen ahkâm âyetidir.2 Böylece hayat nizamını sağlamak ve âhiret saadetini kazanmak için gönderilen İslâm dini tamamlanmıştır. Artık bundan sonra Allah ve Resûlü’nün emir ve hükümlerine aykırı olarak ortaya atılan her şey bid‘attir, reddedilmiştir. Peygamberimiz’in, “Siz dünya işlerini daha iyi bilirsiniz.” hadisi ise bağ, bahçe, ziraat, sanat, teknik ve benzeri konulardaki ihtisas hakkında olup bu yasaklamanın kapsamı dışındadır. Hayat tarzı olarak İslâm dinini beğenmeyenlerin imanından söz edilemez.
3
حُرِّمَتْ عَلَیْكُمُ الْمَیْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزٖیرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَیْرِ اللّٰهِ بِهٖ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُـتَرَدِّیَةُ وَالنَّطٖیحَةُ وَمَٓا اَكَلَ السَّبُعُ اِلَّا مَا ذَكَّیْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلٰمِؕ ذٰلِكُمْ فِسْقٌؕ اَلْیَوْمَ یَـئِسَ الَّذٖینَ كَفَرُوا مِنْ دٖینِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِؕ اَلْیَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖینَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَیْكُمْ نِعْمَتٖی وَرَضٖیتُ لَكُمُ الْاِسْلٰمَ دٖینًاؕ فَمَنِ اضْطُرَّ فٖی مَخْمَصَةٍ غَیْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍۙ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿3﴾
(İşte dindeki bu yasaklara uymakla beraber) kim açlıktan çaresiz kalırsa günaha meyletmeksizin/istek duymaksızın (bu sayılan haram etlerden yiyebilir). Çünkü Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.
4
یَسْـَٔلُونَكَ مَاذَٓا اُحِلَّ لَهُمْؕ قُلْ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّیِّبٰتُۙ وَمَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّبٖینَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللّٰهُؗ فَكُلُوا مِمَّٓا اَمْسَكْنَ عَلَیْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلَیْهِࣕ وَاتَّقُوا اللّٰهَؕ اِنَّ اللّٰهَ سَرٖیعُ الْحِسَابِ ﴿4﴾
(Resûlüm!) Kendilerine hangi şeylerin helal edildiğini sana sorarlar. De ki: “(Bütün) iyi ve temiz olanlar size helal kılındı. Alıştırarak Allah’ın size öğrettiğinden kendilerine öğrettiğiniz avcı hayvanların (kendilerine değil) size tutuverdiklerinden (öldürseler bile) yiyin ve üzerine (bunları salarken) Allah’ın adını anın (besmele çekin). Allah’ın emrine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının. Şüphesiz ki Allah hesabı çok çabuk görendir.”
5
اَلْیَوْمَ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّیِّبٰتُؕ وَطَعَامُ الَّذٖینَ اُوتُوا الْكِتٰبَ حِلٌّ لَكُمْࣕ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْؗ وَالْمُحْصَنٰتُ مِنَ الْمُؤْمِنٰتِ وَالْمُحْصَنٰتُ مِنَ الَّذٖینَ اُوتُوا الْكِتٰبَ مِنْ قَبْلِكُمْ اِذَٓا اٰتَیْتُمُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ مُحْصِنٖینَ غَیْرَ مُسٰفِحٖینَ وَلَا مُتَّخِذٖٓی اَخْدَانٍؕ وَمَنْ یَكْفُرْ بِالْاٖیمٰنِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُؗ وَهُوَ فِی الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخٰسِرٖینَࣖ ﴿5﴾
“Bugün size iyi ve temiz olanlar helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin (İslâm’a uygun) yiyeceği (avladığı ve kestiği) size helal ve sizin (kestiğiniz) yiyeceğiniz de onlara helaldir.
*
Ehl-i Kitab’ın avladıkları veya kestikleri İslâm’a göre helal hayvanlar da, Allah’tan başkasının adını andıkları kesin olarak duyulup bilinmedikçe yenilir. Ancak bir çırpıda kesilen (tezkiyesiz) kanı akıtılmayarak öldürülen hayvanlarla, müşrik ve kâfirlerin mürted, inkârcı ve Allah’ın adını anmayı kasten terk edenlerin3 kestikleri yenmez.4
5
اَلْیَوْمَ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّیِّبٰتُؕ وَطَعَامُ الَّذٖینَ اُوتُوا الْكِتٰبَ حِلٌّ لَكُمْࣕ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْؗ وَالْمُحْصَنٰتُ مِنَ الْمُؤْمِنٰتِ وَالْمُحْصَنٰتُ مِنَ الَّذٖینَ اُوتُوا الْكِتٰبَ مِنْ قَبْلِكُمْ اِذَٓا اٰتَیْتُمُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ مُحْصِنٖینَ غَیْرَ مُسٰفِحٖینَ وَلَا مُتَّخِذٖٓی اَخْدَانٍؕ وَمَنْ یَكْفُرْ بِالْاٖیمٰنِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُؗ وَهُوَ فِی الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخٰسِرٖینَࣖ ﴿5﴾
Mü’minlerden namuslu/iffetli kadınlarla sizden önce kendilerine kitap verilenlerden namuslu hür kadınlar, (siz) namuslu/iffetli, zinaya sapmamış ve (onları) gizli dost da edinmemiş olarak kendilerine mehirlerini ver(ip nikâh ed)ince (size helaldirler). Kim (ilâhî hükümlere) inanmayı kabul etmez/inkâr ederse onun (bütün) ameli boşa gitmiştir. O âhirette de zarar ve ziyana uğrayanlardandır.”
6
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُٓوا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَیْدِیَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُسِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَیْنِؕ وَاِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُواؕ وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعٖیدًا طَیِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَیْدٖیكُمْ مِنْهُؕ مَا یُرٖیدُ اللّٰهُ لِیَجْعَلَ عَلَیْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلٰكِنْ یُرٖیدُ لِیُطَهِّرَكُمْ وَلِیُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَیْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿6﴾
Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman (abdestli olun bunun için) yüzlerinizi, dirseklere kadar (dirsekler dâhil) ellerinizi yıkayın, (ellerinizi yeniden ıslatıp) başlarınızı meshedin ve her iki aşık kemiğiyle beraber ayaklarınızı yıkayın.
*
Âyet-i kerîmede ayakları yıkamada geçen (her iki aşık kemiğiyle beraber) ifadesi ayakları yıkamaya delâlet edip üzerine meshetme zannını ortadan kaldırmaktadır. Çünkü meshetmede “...kadar” ifadesi kullanılmaz. Aynı zamanda Kur’an metninde “ercüleküm” kelimesindeki “lâm” harfinin üstün olarak harekelenmesi ve okunması da Ehl-i Sünnet’e göre bunun delilidir. Bazı kıraat imamları “ercüleküm” kelimesini, önündeki “vav” harfiyle, yakınlığı sebebiyle önceki “ruûsiküm” kelimesine atıf yaparak “ercüliküm” şeklinde okumuşlarsa da Câmiu’l-ulûm adlı eserde; “Bu atıf mâna bakımından değildir.” denilmiştir. Cumhûr-ı fukahâ ve müfessirler, yıkamanın farz olduğunu beyan etmişlerdir. Hadîs-i şerîfte de topuk kemikleri kuru kalanlar için; “Vay, şu ökçelerin ateşteki haline!” buyurulmuştur.1 Câbir (ra.) şöyle demiştir: “Resûlullah (sas.) ayaklarımızı yıkamamızı emretti, kendisi de yıkadıktan sonra, ‘Kim fazla veya noksan yaparsa hakkını vermemiş, haddi aşmış olur.’ buyurdu.”.2
6
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُٓوا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَیْدِیَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُسِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَیْنِؕ وَاِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُواؕ وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعٖیدًا طَیِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَیْدٖیكُمْ مِنْهُؕ مَا یُرٖیدُ اللّٰهُ لِیَجْعَلَ عَلَیْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلٰكِنْ یُرٖیدُ لِیُطَهِّرَكُمْ وَلِیُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَیْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿6﴾
Eğer cünüp iseniz tam temizlenin (boy abdesti alın). Eğer hasta yahut yolculukta iseniz veya sizden biri abdest bozmaktan gelmişse veya kadınlarla temasta (cinsî münasebette) bulunmuşsa bu halde su da bulamamışsanız temiz bir toprağa (niyetle) yönelin, yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün.
*
Toprağı böylece usulüne uygun meshetmekle teyemmüm edilmiş olur.3
6
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُٓوا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَیْدِیَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُسِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَیْنِؕ وَاِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُواؕ وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعٖیدًا طَیِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَیْدٖیكُمْ مِنْهُؕ مَا یُرٖیدُ اللّٰهُ لِیَجْعَلَ عَلَیْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلٰكِنْ یُرٖیدُ لِیُطَهِّرَكُمْ وَلِیُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَیْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿6﴾
Allah size bir güçlük çıkartmayı istemez, fakat şükredesiniz diye sizi (maddî ve mânevî/bedensel ve ruhsal yönden) tertemiz yapmayı ve üzerinize (din ve dünyanıza ait) nimetini tamamlamayı ister.
*
Bu tertemiz olmaya kadınların hayız ve nifastan temizlenmesi de dahildir. Çünkü Peygamberimiz (sas.) soran bir kadına; “Hayız hali bitince guslet, namaz kıl.” buyurmuştur.4 ve yine hayızlı ve nifaslı kadının namaz kılamayacağı, oruç tutamayacağı, hacda tavaf yapamayacağı nakledilmiştir.
7
وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَیْكُمْ وَمٖیثٰقَهُ الَّذٖی وَاثَقَكُمْ بِهٖٓۙ اِذْ قُلْتُمْ سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاؗ وَاتَّقُوا اللّٰهَؕ اِنَّ اللّٰهَ عَلٖیمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ﴿7﴾
Allah’ın üzerinizdeki gerek (İslâm) nimetini gerekse “İşittik, itaat ettik.” dediğiniz zaman O’na (verdiğiniz) andınızı (ki bunun sayesinde bağışlandığınızı) hatırlayın. Allah’ın emrine uygun yaşayın/itaatsizlikten sakının. Şüphesiz ki Allah gönüllerdekini hakkıyla bilendir.
*
Mü’minlerin, “Elest bezminde ruhların ‘Kâlû belâ!’ (evet Rabbimizsin) demeleri” ile inanıp söylediği şehadet kelimesi ve; “Yâ Rabbi! Dinledik ve itaat ettik.” ifadeleriyle, O’nun hâkimiyetine girmeye ve İslâm’a uygun yaşamaya söz vermeleri demektir. Allahu Teâlâ bu ahdi hatırlatmaktadır.5
8
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوّٰمٖینَ لِلّٰهِ شُهَدَٓاءَ بِالْقِسْطِؗ وَلَا یَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ عَلٰٓى اَلَّا تَعْدِلُواؕ اِعْدِلُواࣞ هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىؗ وَاتَّقُوا اللّٰهَؕ اِنَّ اللّٰهَ خَبٖیرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿8﴾
Ey iman edenler! Allah için adaleti (hakkı) ayakta tutan (hâkimler), adalet timsâli şahitler olun.
*
Bununla ilgili hüküm 4/135. âyetin dipnotunda geçti.
8
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوّٰمٖینَ لِلّٰهِ شُهَدَٓاءَ بِالْقِسْطِؗ وَلَا یَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ عَلٰٓى اَلَّا تَعْدِلُواؕ اِعْدِلُواࣞ هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىؗ وَاتَّقُوا اللّٰهَؕ اِنَّ اللّٰهَ خَبٖیرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿8﴾
Bir kavme duyduğunuz kin sizi adaletten sapmaya sevk etmesin. Âdil davranın, takvâya daha yakın olan da budur. Allah’a karşı takvâlı olun (emirlerine uygun yaşayın). Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
9
وَعَدَ اللّٰهُ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصّٰلِحٰتِۙ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ عَظٖیمٌ ﴿9﴾
Allah, iman edip sâlih amel işleyenlere, kendileri için mağfiret ve çok büyük bir mükâfat olduğunu vaadetti.
10
وَالَّذٖینَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰیٰتِنَٓا اُولٰٓئِكَ اَصْحٰبُ الْجَحٖیمِ ﴿10﴾
Küfre sapanlara ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar da alevli ateşin halkıdırlar.
11
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَیْكُمْ اِذْ هَمَّ قَوْمٌ اَنْ یَبْسُطُٓوا اِلَیْكُمْ اَیْدِیَهُمْ فَكَفَّ اَیْدِیَهُمْ عَنْكُمْۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَؕ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْیَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَࣖ ﴿11﴾
Ey iman edenler! Allah’ın size bahşettiği (şu) nimeti hatırlayın: Hani (yahudi ve müşrik) bir topluluk size ellerini uzatmaya (sizi öldürmeye, Peygamber’e suikast yapmaya) kalkışmıştı da (Allah,) onların ellerini sizden çekmişti (sizi korumuştu). Siz, Allah’a (sığınıp) korunun/emrine uygun yaşayın. Mü’minler ancak Allah’a dayanıp güvensinler.
*
Bir konaklama yerinde Resûlullah (sas.), ashaptan ayrı bir yerde, bir ağacın altında, kılıcı asmış istirahat halinde iken bunu gören müşrikler, bu hali fırsat bilerek hemen bir bedevîyi suikast için gönderdiler. Gelen şahıs Resûllulah (sas.) uyku halinde iken O’nun kılıcını alıp başına dikildi “Söyle bakalım seni benim elimden kim kurtaracak?” dedi. Allah Resûlü de üç defa “Allah, Allah, Allah!” dedi. Bunun üzerine yâr ve yardımcı olan Allahu Teâlâ’nın yardımıyla bedevînin eli tutulup kılıç elinden düştü. Kılıcı alan Resûlullah (sas.) aynı şeyi sordu; o da, “Hiç kimse!” dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü ashâbını çağırdı, durumu anlattı, fakat ona ceza vermedi, serbest bıraktı. O da müslüman olarak geldiği yere döndü.1 Hudeybiye’de Resûlullah (sas.) ve müslümanlara yönelik 80 kişilik suikast girişimcileri de Allah Resûlü’nün haber vermesiyle yakalanmıştı.2 Âyette “size” denilmiş olması, Resûlullah’a yapılan suikast veya herhangi bir hakaretin, bütün müslümanlara yapılmış sayılmasındandır.
12
وَلَقَدْ اَخَذَ اللّٰهُ مٖیثٰقَ بَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَۚ وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ اثْنَیْ عَشَرَ نَقٖیبًاؕ وَقَالَ اللّٰهُ اِنّٖی مَعَكُمْؕ لَئِنْ اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ وَاٰتَیْتُمُ الزَّكٰوةَ وَاٰمَنْتُمْ بِرُسُلٖی وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَاَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَیِّـَٔاتِكُمْ وَلَاُدْخِلَنَّكُمْ جَنّٰتٍ تَجْرٖی مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهٰرُۚ فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّبٖیلِ ﴿12﴾
Andolsun ki Allah, İsrâiloğulları’ndan sağlam bir söz almıştı. İçlerinden de, (kavimlerinin hallerini bilen ve (Kenan’daki) düşmana karşı gelmede güvenilir) on iki kefil/müfettiş gönderm(ek için seçtirm)iştik. Allah buyurmuştu ki: “(Ey İsrâiloğulları!) Ben sizinle beraberim. Eğer namazı kılar, zekâtı verir, peygamberlerime inanır, onlara yardım eder ve Allah’a güzel ödünçle bir borç verirseniz (Allah yolunda harcar ve ihtiyacı olanları Allah için gözetirseniz) mutlaka sizin kabahatlerinizi örterim ve elbette sizi alt tarafından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Sizden kim bundan (yani Allah’a karşı ‘söz veriyoruz’ dedikten) sonra küfre saparsa muhakkak o dosdoğru (hak) yoldan sapmıştır.”3
3bk. 5/20-25
13
فَبِمَا نَقْضِهِمْ مٖیثٰقَهُمْ لَعَنّٰهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قٰسِیَةًۚ یُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهٖۙ وَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِهٖۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلٰى خَٓائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَلٖیلًا مِنْهُمْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْؕ اِنَّ اللّٰهَ یُحِبُّ الْمُحْسِنٖینَ ﴿13﴾
(Verdikleri) kat‘î sözlerini bozmaları sebebiyle onları lanetledik ve kalplerini kaskatı yaptık. Onlar (Tevrat’ta gerek Resûl-i Ekrem’e, gerek diğer ahkâma ait) kelimeleri, yerlerinden kaldırıp değiştirirler.4 Onlar uyarıldıkları şeylerden nasiplenmeyi de unuttular (terk ettiler, hevâlarına tâbi oldular). (Resûlüm!) İçlerinden pek azı hariç, onlardan yana daima bir hainliğin farkına varıp durursun. Yine de onları affet ve aldırma! Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.
4krş. 4/46
*
Buhtunnasr olayında (M.Ö.586) Benî İsrâil âlimleri öldürülmüş, Mescid-i Aksâ tahrip edilmiş, tek nüsha olan Tevrat yakılmış ve kimse onu ezberlememişti. Yıllar sonra bu esaretten kurtulduktan sonra, Tevrat’ın hatırlarda kalanlarını toplayıp hevalarına uygun bir Tevrat ortaya çıkardılar. Bundan dolayıdır ki içerisinde;“Allah altı günde dünyayı yarattı, yedinci günü (yorulup) istirahat etti.”5 ifadesi bile vardı.
14
وَمِنَ الَّذٖینَ قَالُٓوا اِنَّا نَصٰرٰٓى اَخَذْنَا مٖیثٰقَهُمْ فَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِهٖࣕ فَاَغْرَیْنَا بَیْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى یَوْمِ الْقِیٰمَةِؕ وَسَوْفَ یُنَبِّئُهُمُ اللّٰهُ بِمَا كَانُوا یَصْنَعُونَ ﴿14﴾
“Biz hıristiyanız.” diyenlerden de (peygamberleri aracılığı ile bildirdiklerime uymaları için) sağlam söz almıştık; onlar da uyarıldıkları şeylerden nasiplenmeyi unut(up bırak)tılar, (böylece ahitlerini ve yaşantılarını bozdular. Her iki grup da kitaplarını tahrif edip kitaplarında müjdelenen son peygamberi de reddettiler.1 Dinlerini fantezi haline getirdiler). Biz de (yaptıklarının bu dünyada karşılığı olarak gruplar arasında veya kendi) aralarına kıyamet gününe kadar (sürecek) düşmanlık ve kin bırakıp saldık. (Ve Allah onların (birbirlerine ve başkalarına) “sanatkarca” yaptıklarını kendilerine2 (âhirette) haber verecek (ve hesap soracak)tır.
1bk. 2/146; 6/20
2bk. Elmalılı, III, 186; Derveze, VII, 56
15
یٰٓـاَهْلَ الْكِتٰبِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا یُبَیِّنُ لَكُمْ كَثٖیرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتٰبِ وَیَعْفُوا عَنْ كَثٖیرٍؕ قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتٰبٌ مُبٖینٌۙ ﴿15﴾
Ey Ehl-i Kitab! Size, Kitab (Tevrat)’ tan gizlemekte olduğunuz şeylerin birçoğunu (ortaya koyup) açıklayan ve birçoğundan da (sükût ile) geçiveren Resûlümüz gelmiştir. Doğrusu size, Allah’tan bir Nur (olan İslâm veya Hz. Muhammed) ve apaçık bir de Kitab (Kur’an) gelmiştir.
16
یَهْدٖی بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوٰنَهُ سُبُلَ السَّلٰمِ وَیُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمٰتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِهٖ وَیَهْدٖیهِمْ اِلٰى صِرٰطٍ مُسْتَقٖیمٍ ﴿16﴾
Allah, onunla (o Kitab ile) rızasına uyanları selamet yollarına eriştirir, onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru bir yola iletir.
*
Allah, Resûlü’nün rehberliğinde Kur’an’a sarılmak suretiyle kendi emrine uygun yaşayan ve rızasına uyanları, selamet yollarına eriştirir; yani her türlü fitneden, şiddet ve azaptan, mihnet ve meşakkatten, bölünüp parçalanmaktan ve kula kulluktan; şirkin, küfrün, materyalist zihniyetin, her türlü ideolojinin ve batıl sistemlerin karanlıklarından kurtarır. O halde kurtuluşa erişmek için Allah Resûlü’nün önderliğinde Kur’an’ın hükümlerine sarılmak lazımdır.3
17
لَقَدْ كَفَرَ الَّذٖینَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَسٖیحُ ابْنُ مَرْیَمَؕ قُلْ فَمَنْ یَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَیْـًٔا اِنْ اَرَادَ اَنْ یُهْلِكَ الْمَسٖیحَ ابْنَ مَرْیَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِی الْاَرْضِ جَمٖیعًاؕ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَیْنَهُمَاؕ یَخْلُقُ مَا یَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ ﴿17﴾
“Hiç şüphesiz Allah, o Meryem’in oğlu Mesih’tir.” diyenler andolsun ki (şirke girip) kâfir olmuşlardır. De ki: “Öyleyse Allah, Meryemoğlu Mesih’i, annesini ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmek isterse O’na karşı (bunu önlemek için) kimin elinden bir şey gelir? Göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin mülkiyeti/hükümranlığı Allah’ındır. O, dilediğini yaratır. Allah her şeye kâdirdir.”
*
Böylece teslis inancına sahip olan hıristiyanlar; “Allah birdir, aynı zamanda üçtür.” deyip Hz. İsa’ya; “Allah’ın oğlu.” dediler ve onu ilâh saydılar. Hem müşrik hem de kâfir oldular.4 Halbuki Hz. Âdem’in, hem babasız hem de annesiz yaratılmış olduğunu düşünmediler.5
18
وَقَالَتِ الْیَهُودُ وَالنَّصٰرٰى نَحْنُ اَبْنٰٓؤُا اللّٰهِ وَاَحِبّٰٓؤُهُؕ قُلْ فَلِمَ یُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْؕ بَلْ اَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَؕ یَغْفِرُ لِمَنْ یَشَٓاءُ وَیُعَذِّبُ مَنْ یَشَٓاءُؕ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَیْنَهُمَاؗ وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ ﴿18﴾
Yahudiler ve hıristiyanlar: “Biz (İsa ve Üzeyr peygamberden dolayı) Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.” dediler. De ki: “Öyleyse niçin (Allah) günahlarınız yüzünden size azap ediyor? Bilakis siz de O’nun yarattıklarından birer beşersiniz. O, kullarından (niyet ve ameline göre) dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü (ve hükümranlığı) Allah’ındır. Dönüş de ancak O’nadır.”1
1krş. 5/72-73; 9/30
19
یٰٓـاَهْلَ الْكِتٰبِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا یُبَیِّنُ لَكُمْ عَلٰى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ اَنْ تَقُولُوا مَا جَٓاءَنَا مِنْ بَشٖیرٍ وَلَا نَذٖیرٍؗ فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَشٖیرٌ وَنَذٖیرٌؕ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌࣖ ﴿19﴾
Ey Ehl-i Kitab! Peygamberlerin arası kesildiği zaman, (önceki peygamberleri gönderdiğimiz gibi) size Resûlümüz (Hz. Muhammed) geldi. (Kıyamette:) “Bize bir müjdeci ve uyarıcı gelmedi.” dersiniz diye size gerçekleri açıklıyor. İşte size (son) müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir. Allah her şeye kâdirdir.
20
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖ یٰقَوْمِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَیْكُمْ اِذْ جَعَلَ فٖیكُمْ اَنْبِیَٓاءَ وَجَعَلَكُمْ مُلُوكًاࣗ وَاٰتٰیكُمْ مَا لَمْ یُؤْتِ اَحَدًا مِنَ الْعٰلَمٖینَ ﴿20﴾
Bir zamanlar Musa kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Çünkü (O) içinizden peygamberler var etti ve size hâkimiyet/hürriyet verdi,* yine (zamanınızda) âlemlerden hiçbirine vermediğini size verdi.”
*
* İsrâiloğulları’nda henüz meliklik devri başlamadığından âyetteki mülûkan kelimesine bazı müfessirlerce “hürriyet” anlamı verilmiştir.2
21
یٰقَوْمِ ادْخُلُوا الْاَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ الَّتٖی كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خٰسِرٖینَ ﴿21﴾
“Ey kavmim! Allah’ın sizin (yerleşmeniz) için yazdığı mukaddes yere* girin, geri dönmeyin, sonra (dünya ve âhirette) zarara uğrayıp perişan olursunuz.”
*
* Tefsirlerde bu mukaddes yerlerin Kudüs, Şam ve kısmen Ürdün olduğu belirtilir.
22
قَالُوا یٰمُوسٰٓى اِنَّ فٖیهَا قَوْمًا جَبَّارٖینَࣗ وَاِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا حَتّٰى یَخْرُجُوا مِنْهَاۚ فَاِنْ یَخْرُجُوا مِنْهَا فَاِنَّا دٰخِلُونَ ﴿22﴾
Onlar: “Ey Musa! Doğrusu orada zorba olan (azgın) bir topluluk var. Ve biz, onlar oradan çıkıncaya kadar oraya girmeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de elbette gireriz.” dediler.
23
قَالَ رَجُلَانِ مِنَ الَّذٖینَ یَخَافُونَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَیْهِمَا ادْخُلُوا عَلَیْهِمُ الْبَابَۚ فَاِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَاِنَّكُمْ غٰلِبُونَ وَعَلَى اللّٰهِ فَتَوَكَّلُٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿23﴾
‘Allah’ın emirlerine uymamaktan korkanlar’ arasından (korkmadan görevini yapan ve) Allah’ın lütufta bulunduğu iki adam (casus olarak oraya gidip gelince):3 “Onların üzerine (şehre girilen) kapıdan girin. Eğer oradan girerseniz şüphesiz siz galipsiniz. İnanan kimseler iseniz yalnız Allah’a güvenip dayanın!” dedi.4
3Kurtubî, VI, 125
4bk. 5/12
24
قَالُوا یٰمُوسٰٓى اِنَّا لَنْ نَدْخُلَـهَٓا اَبَدًا مَا دَامُوا فٖیهَا فَاذْهَبْ اَنْتَ وَرَبُّكَ فَقٰتِلَٓا اِنَّا هٰهُنَا قٰعِدُونَ ﴿24﴾
(İsrâiloğulları da:) “Ey Musa! Onlar orada oldukları müddetçe biz oraya asla giremeyiz. Artık sen Rabbinle git. (O zorbalarla) ikiniz harbedin; biz burada oturacağız.” dediler.
*
İsrâiloğulları’nın Allah’a (cc.) karşı ne kadar lâübâli ve küstah oldukları bu âyetten çok açık olarak anlaşılıyor. Ayrıca, kendi Rableri değilmiş gibi, “Sen ve Rabbin...” diyorlar ve böylece imandan çıkacaklarını da düşünmüyorlar.
25
قَالَ رَبِّ اِنّٖی لَٓا اَمْلِكُ اِلَّا نَفْسٖی وَاَخٖی فَافْرُقْ بَیْنَنَا وَبَیْنَ الْقَوْمِ الْفٰسِقٖینَ ﴿25﴾
(Musa): “Yâ Rabbi! Ben, kendimden ve kardeşimden başkasına sahip değilim (sözüm geçmiyor). Artık bizimle, bu yoldan çıkmış kavmin arasını ayır.” dedi.
26
قَالَ فَاِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَیْهِمْ اَرْبَعٖینَ سَنَةًۚ یَتٖیهُونَ فِی الْاَرْضِ فَلَا تَاْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفٰسِقٖینَࣖ ﴿26﴾
(Allah) buyurdu ki: “(Ey Musa!) Muhakkak ki orası (o mukaddes yer) onlara kırk yıl yasak edilmiştir. Onlar o yerde (Tîh çölünde, bu müddet içinde) şaşkın şaşkın dolaşacaklardır. Artık bu yoldan çıkmış topluluğa üzülme.”
*
Aşağıdaki âyetler, yine Allah ve peygamberlerinin emirlerine biri uyan diğeri uymayan Hz. Âdem’in oğulları Hâbil ve Kâbil ile ilgilidir. Rivayete göre neslin ilk türediği sırada Hz. Âdem, ikiz doğan kız ve erkeklerden her birine sonraki ikiz doğan kardeşleriyle evlenmesi gerektiğini bildirmişti. Fakat Kâbil, kendi ikizi olan kızı daha güzel gördüğü için onu Hâbil’e vermek istememişti. Hz. Âdem de Allah’ın emriyle, bunlara birer kurban sunmalarını, gökten inen ateş hangisini yakarsa onun haklı olacağını söylemişti. İşte aşağıdaki âyetler bu olayı anlatmaktadır.
27
وَاتْلُ عَلَیْهِمْ نَبَاَ ابْنَیْ اٰدَمَ بِالْحَقِّۘ اِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ اَحَدِهِمَا وَلَمْ یُتَقَبَّلْ مِنَ الْاٰخَرِؕ قَالَ لَاَقْتُلَنَّكَؕ قَالَ اِنَّمَا یَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّقٖینَ ﴿27﴾
(Resûlüm!) Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek haberini oku: Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı (Hâbil koç, Kâbil ekin sunmuştu) da onlardan birinin (Hâbil’in)ki kabul olunmuş, (gökten inen ateş, onun kurbanını yakmış) diğerininki kabul olunmamıştı. O (kurbanı kabul olunmayan Kâbil, bu durumu kıskanarak kardeşine): “Seni mutlaka öldüreceğim.” demişti. (Hâbil de): “Allah, ancak kendisinin emrine uyan/ karşı gelmekten sakınanlardan (kurbanı) kabul eder.” demişti.
28
لَئِنْ بَسَطْتَ اِلَیَّ یَدَكَ لِتَقْتُلَنٖی مَٓا اَنَا بِبَاسِطٍ یَدِیَ اِلَیْكَ لِاَقْتُلَكَۚ اِنّٖٓی اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعٰلَمٖینَ ﴿28﴾
“Andolsun ki beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”
29
اِنّٖٓی اُرٖیدُ اَنْ تَبُٓواَ بِاِثْمٖی وَاِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ اَصْحٰبِ النَّارِۚ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظّٰلِمٖینَۚ ﴿29﴾
“Doğrusu ben, dilerim ki benim günahım ile kendi günahını (birlikte) yüklenesin de cehennemliklerden olasın. İşte zalimlerin cezası budur.” (dedi).
30
فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ اَخٖیهِ فَقَتَلَهُ فَاَصْبَحَ مِنَ الْخٰسِرٖینَ ﴿30﴾
Nihayet nefsi ona kardeşini öldürmeyi (ve bunun zararı olmadığını) kabullendirdi. Böylece onu öldürdü de (dünya ve âhirette) ziyana uğrayanlardan oluverdi.
31
فَبَعَثَ اللّٰهُ غُرَابًا یَبْحَثُ فِی الْاَرْضِ لِیُرِیَهُ كَیْفَ یُوٰرٖى سَوْءَةَ اَخٖیهِؕ قَالَ یٰوَیْلَتٰٓى اَعَجَزْتُ اَنْ اَكُونَ مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ فَاُوٰرِىَ سَوْءَةَ اَخٖیۚ فَاَصْبَحَ مِنَ النّٰدِمٖینَۚۛ ﴿31﴾
Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini kendisine göstermek için (Kâbil’e), yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Bundan ibret alan Kâbil:) “Yazıklar olsun bana! Kardeşimin cesedini gömmekte şu karga kadar olmaktan aciz mi kaldım?” dedi. Artık o (haline ve yaptığına) pişmanlık duyanlardan biri haline gelmişti.
*
Bu olayda olduğu gibi nefsânî duygularına kapılan insanlar, birçok acı olaylara sebep olurlar. Böylece dünya ve âhiretlerini yıkar ve kendilerine yazık ederler. Bundan dolayı insanlığın her türlü kötü duygulardan arınması, toplumun kurtulması için İslâm’ı bütünüyle yaşaması ve neslini İslâm terbiyesi ile eğitmesi lazımdır; tek çare de budur.
32
مِنْ اَجْلِ ذٰلِكَۚۛ كَتَبْنَا عَلٰى بَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَ اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَیْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِی الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمٖیـعًاؕ وَمَنْ اَحْیَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْیَا النَّاسَ جَمٖیعًاؕ وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالْبَیِّنٰتِؗ ثُمَّ اِنَّ كَثٖیرًا مِنْهُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ فِی الْاَرْضِ لَمُسْرِفُونَ ﴿32﴾
Bundan dolayı İsrâiloğulları’na (Tevrat’ta şöyle) yazdık: Kim bir canı, başka bir cana veya yeryüzünde fesat çıkarmasına karşılık olmaksızın (şer’an/ hukûken ölümü hak etmeksizin) öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onun hayatını (meşru bir imkânla) kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Muhakkak ki peygamberlerimiz onlara açık deliller getirmişti. Sonra onlardan birçoğu bunun ardından yeryüzünde (yine isyan ve cinayetle) aşırı gitmektedirler.
33
اِنَّمَا جَزٰٓؤُا الَّذٖینَ یُحَارِبُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَیَسْعَوْنَ فِی الْاَرْضِ فَسَادًا اَنْ یُقَتَّلُٓوا اَوْ یُصَلَّـبُٓوا اَوْ تُقَطَّعَ اَیْدٖیهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ مِنْ خِلٰفٍ اَوْ یُنْفَوْا مِنَ الْاَرْضِؕ ذٰلِكَ لَهُمْ خِزْیٌ فِی الدُّنْیَا وَلَهُمْ فِی الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظٖیمٌۙ ﴿33﴾
Allah ve Resûlü’(nün hükümleri)ne karşı savaş açan ve (bu hükümlerin yapılmasını istemeyerek ve aksini yaparak)1 yeryüzünde anarşi/fesat çıkartmaya çalışanların cezası ancak (verilecek hükme göre ya) öldürülmeleri, ya asılmaları, ya (sağ) elleriyle (sol) ayaklarının çapraz kesilmesi ya da (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, onlar için dünyada bir rezilliktir. Âhirette ise onlara büyük bir azap vardır.
1Mevdûdî, I, 390
*
Allah ve Resûlü’ne karşı savaş açma iki türlü olur. Biri, Allah’ın emirlerini/hükümlerini hiçe sayarak onları toplumun yaşamından kaldırmak, emirlerini yasaklamak, haram kıldıklarını da serbest bırakmak ve onlara imkânlar tanımakla; diğeri de fertlerin toplum düzenini bozucu/anarşist hareketleriyle olur. İslâm, bir insanın başkasını kasten öldürmesini bir insanlık suçu sayar ve bütün insanları öldürmüş gibi kabul eder. Yol kesme, soygun ve öldürme olayları toplumun huzurunu bozduğu için devlete karşı işlenmiş bir suç kabul edilmiş ve cezalar konulmuştur. Aşağıda görüleceği şekilde bu cezaları İslâm, suç işleyecek olanın kendi âkıbetini düşünmesi ve ondan ibret alıp vazgeçmesi için koymuştur. Şöyle ki:
*
1. Silahlanıp dağa çıkan ve orada yol kesip adam öldürenin cezası ölümdür.
2. Hem öldürmüş hem de soygun yapmışsa hem öldürülür hem de ibret için asılır.
3. Yol kesmiş, kimseyi öldürmemiş de sadece malları alıp kaçmışsa normal hırsıza göre2 cezası, iki misli olarak sağ el ve sol ayağı çaprazlama kesilir.
4. Yol kesip öldürmeden ve malları da almadan yalnız terör havası yaratıp insanları korkutmuşsa sürgüne gönderilir. Cumhûrun kavli budur.3
34
اِلَّا الَّذٖینَ تَابُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَقْدِرُوا عَلَیْهِمْۚ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖیمٌࣖ ﴿34﴾
Ancak siz, onları (yakalayıp) ele geçirmezden önce (zarar vermeden kendiliğinden teslim olup) tevbe edenler bunun dışındadır.
*
* Yalnız şahsî haklar (kul hakları) devlet tarafından bağışlanmaz, onun affı ancak hak sahibine aittir.
34
اِلَّا الَّذٖینَ تَابُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَقْدِرُوا عَلَیْهِمْۚ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖیمٌࣖ ﴿34﴾
Bilin ki Allah çok bağışlayandır, merhamet edendir.
35
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَیْهِ الْوَسٖیلَةَ وَجٰهِدُوا فٖی سَبٖیلِهٖ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿35﴾
Ey iman edenler! Allah’ın emrine uygun yaşayın ve O’na (ibadet, Allah’ı çok anmak ve sâlih amellerle) vesile (sebep ve yollar) arayın. O’nun yolunda (malınızla, canınızla insanları kula kulluktan kurtarmak ve İslâm’ın hayatınıza hâkim olması için) cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.4
4krş. 10/18; 17/57; 18/110; 34/37; 39/3; 42/26
36
اِنَّ الَّذٖینَ كَفَرُوا لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِی الْاَرْضِ جَمٖیعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِیَفْتَدُوا بِهٖ مِنْ عَذَابِ یَوْمِ الْقِیٰمَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖیمٌ ﴿36﴾
Küfre sapanlar var ya, dünyada olan her şey ve onun yanında bir o kadarı daha onların olsa ve kıyamet gününün azabından kurtulmak için onu fidye verseler kendilerinden kabul edilmez. Onlar için çok acıklı bir azap vardır.5
5krş. 39/47
37
یُرٖیدُونَ اَنْ یَخْرُجُوا مِنَ النَّارِ وَمَا هُمْ بِخٰرِجٖینَ مِنْهَاؗ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُقٖیمٌ ﴿37﴾
Onlar ateşten çıkmak isterler, fakat çıkamazlar. Onlara sürekli bir azap vardır.
38
وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَیْدِیَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكٰلًا مِنَ اللّٰهِؕ وَاللّٰهُ عَزٖیزٌ حَكٖیمٌ ﴿38﴾
Hırsızlık eden erkek ve kadının, kazandıkları (günahları)na karşılık, Allah’tan (insanlara) ibret verici/caydırıcı bir ceza olarak (önce sağ) ellerini kesin. Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.
*
İslâm’ın hırsızlık suçuna karşı koyduğu ceza, yüzeysel ve tek taraflı ele alınmış, ağır ve ilkel olduğu iddia edilegelmiştir. Halbuki İslâm dışı sistemlerdeki cezalar hırsızlık olaylarını azaltmamış, aksine hapishanede bu kötü fiilin inceliklerini de öğrenerek çıkanların çoğu aynı işe devam etmiş ve bu kervana katılan yenileriyle daha da artmıştır. İslâm, yalnız ceza veren bir nizam değildir. İslâm dini müslüman topluma, servetin dağılımında adaleti, terbiyeyi, sağlıklı yaşama ve yeterliliği garanti eder. Her ferdin yemesi, içmesi, giyinmesi ve evlenip bir yuva kurması devlet üzerindeki hakkıdır. Fertlere çalışma imkânı sağlar, fert de ihtiyaçlarını temin eder. Eğer işsizlik veya araçsızlık sebebiyle çalışamıyor, yahut geçici veya dâimî olarak çalışma kudretini kaybetmiş ya da kazancı kâfî gelmiyorsa devlet onun ihtiyacını çeşitli fonlardan (zekât vs.) karşılar, kimseye muhtaç etmez. Ayrıca İslâm (devlet olarak da) insanın hem ahlâkını ve vicdanını eğitip terbiye eder hem de hırsızlık içgüdüsünü yok eder, helal kazanca yöneltir, hırsızlığa giden yolları kapatır. Bütün bunlardan sonra aklı başında, ergin bir kişi özel düşüncesini gerçekleştirmek için hakkı olmayan ve korunan bir malı çalmışsa artık ona bir mazeret yoktur. Bundan dolayı cemiyeti kurtarmak ve ferdî mülkiyeti korumak için ibret olması bakımından sağ el bilekten kesilir. Yoksa zalimlere acımak, mevki ve şöhretinden dolayı cezayı hafifletmek; hem mazlumlara hem çalışanlara ihanet ve hakaret olur. Belirlenmiş bir miktardan aşağı veya bekleyince bozulacak cinsten şeyleri çalanın ve bu gibi şeyleri çalmaktan başka çaresi olmayan muhtacın eli kesilmez. Yakalanıp mahkemeye intikal etmeden malı sahibine iade edip tevbe edenin de eli kesilmez. Bütün bunlar bir tarafa, İslâm tarihinde el kesme cezasının vukuu da çok azdır. Böylece Allah, kısasla canları, hırsızlık diyeti ile de malları korumuştur. Ancak bu âyet, hırsızlığa alışmışları ve büyük vurguncuları rahatsız etmiştir.1
39
فَمَنْ تَابَ مِنْ بَعْدِ ظُلْمِهٖ وَاَصْلَحَ فَاِنَّ اللّٰهَ یَتُوبُ عَلَیْهِؕ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿39﴾
Kim yaptığı haksız (hırsızlık) hareketinden sonra (cezasını çekip) tevbe eder kendini düzeltirse hiç şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder (bir de âhirette azap etmez). Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
40
اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِ یُعَذِّبُ مَنْ یَشَٓاءُ وَیَغْفِرُ لِمَنْ یَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ ﴿40﴾
Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü (ve hükümranlığı) Allah’ındır. O dilediğine (günaha karşılık) azap eder, dilediğini de bağışlar. Allah her şeye kâdirdir.
41
یٰٓـاَیُّهَا الرَّسُولُ لَا یَحْزُنْكَ الَّذٖینَ یُسٰرِعُونَ فِی الْكُفْرِ مِنَ الَّذٖینَ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاَفْوٰهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْۚ وَمِنَ الَّذٖینَ هَادُوا سَمّٰعُونَ لِلْكَذِبِ سَمّٰعُونَ لِقَوْمٍ اٰخَرٖینَۙ لَمْ یَاْتُوكَؕ یُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِهٖۚ یَقُولُونَ اِنْ اُوتٖیتُمْ هٰذَا فَخُذُوهُ وَاِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُواؕ وَمَنْ یُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّٰهِ شَیْـًٔاؕ اُولٰٓئِكَ الَّذٖینَ لَمْ یُرِدِ اللّٰهُ اَنْ یُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْؕ لَهُمْ فِی الدُّنْیَا خِزْیٌ وَلَهُمْ فِی الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظٖیمٌ ﴿41﴾
Ey Resûl! Kalpleriyle inanmadıkları halde ağızlarıyla “İnandık.” diyen (münafık)larla (yahudilerden) küfürde/İslâm karşıtı yolda koşuşanlar seni üzmesin. O yahudilerden, durmadan (reislerinden) bol yalan dinleyen ve senin huzuruna gelmeyen diğer bir topluluğu dinleyenler vardır. Onlar, (recm hakkındaki) kelimeleri (Allah tarafından) yerlerine konulduktan sonra değiştirirler: “(Muhammed’e gidin.) eğer size bu (değiştirilmiş şekilde bir fetvâ) verilirse onu alın, o verilmezse (kabul etmekten) sakının.” derler. Allah, kimin (amel ve niyetine göre) fitne(sinde düştüğü sapıklığı)nda kalmasını isterse onun (kurtarılması) için Allah’a karşı senin elinden bir şey gelmez. İşte onlar, Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlara dünyada hor görülme (ve rezillik), âhirette de büyük bir azap vardır.
*
Hz. Peygamber, Medineli yahudilerin halini bildiren bu âyet üzerine onlara Tevrat’ı getirtti. Cebrail (as.) ona değiştirilen âyeti okudu ve yahudi âlimlerinden İbni Sûriyâ’yı hakem yapmasını söyledi. Kendisine yemin verilerek sorulan İbni Sûriyâ da her şeyi itiraf etti. Böylece oyunları bozulmuş oldu.2
42
سَمّٰعُونَ لِلْكَذِبِ اَكّٰلُونَ لِلسُّحْتِؕ فَاِنْ جَٓاؤُكَ فَاحْكُمْ بَیْنَهُمْ اَوْ اَعْرِضْ عَنْهُمْۚ وَاِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ یَضُرُّوكَ شَیْـًٔاؕ وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَیْنَهُمْ بِالْقِسْطِؕ اِنَّ اللّٰهَ یُحِبُّ الْمُقْسِطٖینَ ﴿42﴾
(Onlar) yalan dinlemeye çok meraklı ve haram (rüşvet) yemeye pek düşkündürler. Eğer sana gelirlerse ister aralarında hükmet, istersen onlardan yüz çevir.
*
Peygamberimiz (sas.), bu âyete göre yahudilere ait meselelerde hüküm verip vermemekte serbest idi; fakat bu serbestlik, 5/48-49. âyetler gelince kalktı. Resûlullah (sas.) artık buna göre hakemlik yapmış ve hüküm vermiştir.
42
سَمّٰعُونَ لِلْكَذِبِ اَكّٰلُونَ لِلسُّحْتِؕ فَاِنْ جَٓاؤُكَ فَاحْكُمْ بَیْنَهُمْ اَوْ اَعْرِضْ عَنْهُمْۚ وَاِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ یَضُرُّوكَ شَیْـًٔاؕ وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَیْنَهُمْ بِالْقِسْطِؕ اِنَّ اللّٰهَ یُحِبُّ الْمُقْسِطٖینَ ﴿42﴾
Eğer yüz çevirirsen sana hiçbir şekilde zarar veremezler. Eğer hükmedersen aralarında âdil şekilde hükmet. Hiç şüphesiz ki Allah adaletli olanları sever.
43
وَكَیْفَ یُحَكِّمُونَكَ وَعِنْدَهُمُ التَّوْرٰیةُ فٖیهَا حُكْمُ اللّٰهِ ثُمَّ یَتَوَلَّوْنَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَؕ وَمَٓا اُولٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِنٖینَࣖ ﴿43﴾
İçinde Allah’ın (zina eden evlilerin taşlanması) hükmü bulunan Tevrat onların yanında olduğu halde, nasıl oluyor da seni hakem yapıyor (hüküm istiyorlar. Senin aynı hükmü vermenden) sonra da (razı olmayarak) yüz çevirip dönebiliyorlar? Onlar, (aslında) inanan kimseler değillerdir.
44
اِنَّٓا اَنْزَلْنَا التَّوْرٰیةَ فٖیهَا هُدًى وَنُورٌۚ یَحْكُمُ بِهَا النَّبِیُّونَ الَّذٖینَ اَسْلَمُوا لِلَّذٖینَ هَادُوا وَالرَّبّٰنِیُّونَ وَالْاَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتٰبِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَیْهِ شُهَدَٓاءَۚ فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰیٰتٖی ثَمَنًا قَلٖیلًاؕ وَمَنْ لَمْ یَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْكٰفِرُونَ ﴿44﴾
Hiç şüphesiz, içinde doğruya rehberlik ve nur (ahkâm ve öğütler)1 bulunan Tevrat’ı biz indirdik. Kendilerini (Allah’a) teslim etmiş (olan) peygamberler, yahudilere onunla hüküm verirlerdi. Allah’ın Kitabı’nı korumaya memur edilmeleri ve o(nun doğruluğu)na şahit olmaları itibariyle Rabbe gerçek bağlı kullar (ihlaslı bilginler) ve din âlimleri (hahamlar) da (onun gerektirdiği gibi hüküm verirlerdi). Artık siz, insanlardan korkmayın; benden korkun ve benim âyetlerimi az bir değere (rüşvet ve dünya makamına) satmayın. Kim (elinde imkân olduğu halde inkâr ederek veya beğenmeyerek) Allah’ın indirdiği/bildirdiği (hükümleri) ile (ve yeniden tekrar bildirdiği bütün hükümler)iyle (veya ona uygun olarak) hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.
1Mukâtil, s.163
45
وَكَتَبْنَا عَلَیْهِمْ فٖیهَٓا اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِۙ وَالْعَیْنَ بِالْعَیْنِ وَالْاَنْفَ بِالْاَنْفِ وَالْاُذُنَ بِالْاُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّۙ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌؕ فَمَنْ تَصَدَّقَ بِهٖ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُؕ وَمَنْ لَمْ یَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُولٰٓئِكَ هُمُ الظّٰلِمُونَ ﴿45﴾
Biz, onda (Tevrat’ta) kendilerine yazdık ki cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralamalar için karşılıklı (misliyle) kısas (var)dır. Kim bu (kısas hakkı)nı hayır olarak bağışlarsa o da kendi (günahları) için kefârettir. Kim (inkâr etmese bile) Allah’ın indirdiği/bildirdiği (hükümleri) ile (veya ona uygun olarak) hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
*
Ashâb-ı kirâm bildirmiştir ki Tevrat ve İncil’de yazılan ve Kur’an’da da aynen tekrar edilip tasdik edilen bu âyetlerin hükmü, bu ümmet üzerine farzdır. Süddî (ra.) “Kim Allah’ın indirdiği ile kasıtlı olarak ve beğenmeyerek hükmetmezse o kâfirdir.” İbni Abbas’dan rivayet edilmiştir ki; “Kim Allah’ın hükümlerini kabul etmeyip indirdiklerine değer vermez ve uygulamayı reddederse Allah’ı ve hâkimiyetini tanımamış olduğundan kâfir olur. Kim kabul edip de dünya menfaati veya cehaleti yüzünden hükmetmezse zalim ve fâsık olur.” Kâdı Beydâvî tefsirinde âyetin açıklamasında şöyle denilir: “Allahu Teâlâ’nın mutlak hâkimiyetini tanımamak veya hükümlerini küçümsemek ve beğenmemek, inkâr mânasına kâfirliktir.” Maksat inkâr olmasa bile, Allah’ın hükümleri adalet demek olup adaletin dışındaki uygulamalar zulümdür. Aynı zamanda 47. âyette geçtiği üzere “fâsıklık” denilmiştir.2
46
وَقَفَّیْنَا عَلٰٓى اٰثٰرِهِم بِعٖیسَى ابْنِ مَرْیَمَ مُصَدِّقًا لِمَا بَیْنَ یَدَیْهِ مِنَ التَّوْرٰیةِࣕ وَاٰتَیْنٰهُ الْاِنْجٖیلَ فٖیهِ هُدًى وَنُورٌۙ وَمُصَدِّقًا لِمَا بَیْنَ یَدَیْهِ مِنَ التَّوْرٰیةِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقٖینَ ﴿46﴾
Daha sonra da (o peygamberlerin) izleri üzerine, kendinden önceki (asıl) Tevrat’ı tasdik edici olarak Meryemoğlu İsa’yı gönderdik. Ona da içinde doğruya rehberlik ve nur bulunan, kendisinden önceki Tevrat’ın tasdikçisi, takvâlı olan (Allah’ın emirlerine aykırı hareketten sakınan)lara bir yol gösterici ve öğüt olmak üzere İncil’i verdik.
47
وَلْیَحْكُمْ اَهْلُ الْاِنْجٖیلِ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فٖیهِؕ وَمَنْ لَمْ یَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْفٰسِقُونَ ﴿47﴾
Öyleyse İncil’e inananlar Allah’ın onun içinde indirdiği ile hükmetsin. Kim Allah’ın indirdiği ile (veya ona uygun olarak) hükmetmezse işte onlar fâsıklar (yoldan çıkmışlar)dır (demiştik).
48
وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَیْكَ الْكِتٰبَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَیْنَ یَدَیْهِ مِنَ الْكِتٰبِ وَمُهَیْمِنًا عَلَیْهِ فَاحْكُمْ بَیْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ عَمَّا جَٓاءَكَ مِنَ الْحَقِّؕ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًاؕ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وٰحِدَةً وَلٰكِنْ لِیَبْلُوَكُمْ فٖی مَٓا اٰتٰیكُمْ فَاسْتَبِقُوا الْخَیْرٰتِؕ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَمٖیعًا فَیُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فٖیهِ تَخْتَلِفُونَۙ ﴿48﴾
(Ey Resûlüm!) Sana da kendinden önceki (ilâhî) kitap(ların asılların)ı tasdik edici ve onlara gözcü/koruyucu olmak üzere hak olan Kitab’ı (Kur’an’ı) indirdik. O halde (seni hakem yaparlarsa) sen de aralarında Allah’ın indirdiği (Kur’an) ile hüküm ver ve sana gelen gerçek varken onların hevâ ve heveslerine (ve ona göre verdikleri hükümlere) uyma! Biz, sizlerden her biriniz(in zaman içinde tekâmülü) için bir “şeriat ve minhâc”* koyduk.
*
* Şeriat, tevhid esasına dayalı olmak üzere, din ve dünya işlerini düzenlemek için Allah’ın dinlerde değişik olarak gönderdiği hükümlerdir ki dinin tamamını içine alır. Minhâc ise, o şeriatın yolu yöntemi ve değişmeyen iman esaslarıdır.1
48
وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَیْكَ الْكِتٰبَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَیْنَ یَدَیْهِ مِنَ الْكِتٰبِ وَمُهَیْمِنًا عَلَیْهِ فَاحْكُمْ بَیْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ عَمَّا جَٓاءَكَ مِنَ الْحَقِّؕ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًاؕ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وٰحِدَةً وَلٰكِنْ لِیَبْلُوَكُمْ فٖی مَٓا اٰتٰیكُمْ فَاسْتَبِقُوا الْخَیْرٰتِؕ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَمٖیعًا فَیُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فٖیهِ تَخْتَلِفُونَۙ ﴿48﴾
Allah dileseydi, elbette sizi (bir şeriate bağlı) tek bir ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği (birinden sonra diğerine tâbi olacağınız şeriatler) ile sizi imtihan etmek için (peygamberler gönderdi). Artık (son şeriat İslâm’da toplanıp) hayır işlerinde yarışın. Hepinizin dönüşü ancak Allah’adır. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size O haber verecek (ve sizi hesaba çekecektir).
49
وَاَنِ احْكُمْ بَیْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِـعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ یَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَیْكَؕ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ اَنَّمَا یُرٖیدُ اللّٰهُ اَنْ یُصٖیبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْؕ وَاِنَّ كَثٖیرًا مِنَ النَّاسِ لَفٰسِقُونَ ﴿49﴾
(Resûlüm! Yine sen) aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma! Allah’ın sana indirdiği şeylerin bir kısmından (İslâm dışı/tâğûtî grupların seni) caydırmalarına (şaşırtmalarına/saptırmalarına) karşı onlardan çekin. Eğer (onlar, İslâm dışı arzularına uymamandan dolayı) yüz çevirip dönerlerse bil ki Allah, (bu) günahlarının bir kısmıyla onları (kanunu gereği daha bu dünyada bile) musibete/azaba uğratmak ister. Şüphe yok ki insanlardan çoğu (Allah’ın hükümlerinin kendi arzularına göre olmasını istemelerinden dolayı) fâsık (yoldan çıkmış)tırlar.2
2bk. 2/256
50
اَفَحُكْمَ الْجٰهِلِیَّةِ یَبْغُونَؕ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ یُوقِنُونَࣖ ﴿50﴾
(Yoksa onlar) cahiliye (devrinin, İslâm dışı/batıl) hükmünü mü istiyorlar? Kesin inanan (ve bilen) bir toplum için hükmü Allah’tan daha güzel olan kim vardır?!
*
Bu âyet-i kerîmedeki soru Allah’a inananlar için mühim bir imtihan konusudur. “Hükmü en güzel olan Allah’tır.” diyerek Allah’a inananlar, ya O’na sarılacak ve böylece, hakiki anlamda inanan bir mü’min olacaktır yahut Allah’ın hükümlerini beğenmediğini söyleyerek inkârcı ve kâfir olacak veya diliyle güzelliğini söylese bile kalbi ve uygulamasıyla yalanlayacak, böylece gizli kâfir (münafık) ve fâsık olacaktır. Taberânî der ki: “İbni Abbas’tan şöyle rivayet edilmiştir: Resûlullah (sas.), ‘Allah katında en çok şu iki kişi sevilmez:
*
1. Müslüman olduktan sonra câhiliyeyi yani İslâm dışı yaşayış düzenini arzu eden.
2. Haksız yere nefsine uyarak bir kişinin kanını döken.’ buyurmuştur.”3
51
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْیَهُودَ وَالنَّصٰرٰٓى اَوْلِیَٓاءَۘ بَعْضُهُمْ اَوْلِیَٓاءُ بَعْضٍؕ وَمَنْ یَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْؕ اِنَّ اللّٰهَ لَا یَهْدِی الْقَوْمَ الظّٰلِمٖینَ ﴿51﴾
Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları velî (sırdaş, dost ve idareci) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirlerinin yâr ve yardakçısı (İslâm’ın da düşmanı)dırlar. Kim onları (ve aynı zihniyette olanları) velî edinirse o da onlardandır. Şüphesiz Allah (böylece kendilerine ve müslümanlara) zulmeden toplumu doğru yola eriştirmez.1
1bk. 9/32-33; 60/8-9
52
فَتَرَى الَّذٖینَ فٖی قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ یُسٰرِعُونَ فٖیهِمْ یَقُولُونَ نَخْشٰٓى اَنْ تُصٖیبَنَا دَٓائِرَةٌؕ فَعَسَى اللّٰهُ اَنْ یَاْتِیَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِهٖ فَیُصْبِحُوا عَلٰى مَٓا اَسَرُّوا فٖٓی اَنْفُسِهِمْ نٰدِمٖینَؕ ﴿52﴾
Kalplerinde (şüphe, nifak ve dünyevîlikten) bir hastalık bulunanların: “(Devir aleyhimize dönüp) başımıza bir felaket/kötülük gelmesinden korkuyoruz.” diyerek (dost olmak için) o (gayrimüslim ve küfre sapa)nların aralarında koşuştuklarını (hatta onlara tâbi olmak ve dünyalık bir pay/mevki elde edebilmek için onlara velayet/başkanlık vermek istediklerini)2 görürsün. Ama Allah, (kendisine sığınan, onlarla uzlaşmayan ve onlara yapışmayan müslümanlara) zafer nasip edecek veya kendi katından emrini (takdirinin bir tezahürünü) gerçekleştirecektir. O zaman o (koşuşa)nlar, içlerinde gizledikleri (korku veya umdukları dünyalık) şeyler yüzünden pişman olacaklardır.3
2Semerkandî, II, 208
3krş. 2/10
*
Halbuki yüce Allah yukarıdaki âyette de geçtiği üzere, mü’minlerin kendi dışındakileri dost ve idareci edinmemelerini, edinenlerin de münafık olduklarını bildirmektedir.4
53
وَیَقُولُ الَّذٖینَ اٰمَنُٓوا اَهٰٓؤُلَٓاءِ الَّذٖینَ اَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَیْمٰنِهِمْۙ اِنَّهُمْ لَمَعَكُمْؕ حَبِطَتْ اَعْمٰلُهُمْ فَاَصْبَحُوا خٰسِرٖینَ ﴿53﴾
(Böylece kalbi hastalıklı olanların hali ortaya çıkınca) mü’minler birbirine: “(Sözde) sizinle beraber olduklarına dair, olanca kuvvetleriyle Allah’a yemin edenler onlar değil miydi?” diyecekler. (Resûlüm!) Onların bütün yaptıkları boşa gitti; böylece onlar, hüsrana uğrayan kimseler oldular.
54
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا مَنْ یَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دٖینِهٖ فَسَوْفَ یَاْتِی اللّٰهُ بِقَوْمٍ یُحِبُّهُمْ وَیُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنٖینَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكٰفِرٖینَؗ یُجٰهِدُونَ فٖی سَبٖیلِ اللّٰهِ وَلَا یَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍؕ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ یُؤْتٖیهِ مَنْ یَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ وٰسِعٌ عَلٖیمٌ ﴿54﴾
Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse o zaman Allah, (sizin yerinize) kendisinin onları, onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı gayet alçak gönüllü/yumuşak, kâfirlere karşı da oldukça onurlu ve sert bir toplum getirir ki onlar (her türlü gücüyle) Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu Allah’ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, (her şeyi) bilendir.5
5bk. 6/89
*
İslâm’ı küçümseyip hükümlerini beğenmeyenler ve onlara göre yaşamaktan utananlar, dinden çıkmış veya sapmış kimselerdir. Buna karşılık Allah, İslâm milletleri arasında İslâm’ı hâkim kılmada liderlik ve hâkimiyeti, İslâm’a gönül veren, ona sahip çıkan ve ona hizmet eden milletin eline geçirir ve bu şekilde Allah’ın sünneti devam eder.6
55
اِنَّمَا وَلِیُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذٖینَ اٰمَنُوا الَّذٖینَ یُقٖیمُونَ الصَّلٰوةَ وَیُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رٰكِعُونَ ﴿55﴾
(Ey mü’minler!) Sizin gerçek dost ve yardımcınız ancak Allah ve O’nun Resûlü’dür; bir de (Allah’ın emirlerine) boyun eğerek namazı dosdoğru kılan ve zekât veren mü’minlerdir.
56
وَمَنْ یَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذٖینَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغٰلِبُونَࣖ ﴿56﴾
Kim Allah’ı, Resûlü’nü ve mü’minleri velî (ve dost) edinirse işte Allah taraftarı onlardır; mutlaka galip geleceklerdir.
*
Bu iki âyet-i kerîmede yüce Allah kendisine inananlara üç dost gösteriyor ve galibiyet vaadediyor.
57
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الَّذٖینَ اتَّخَذُوا دٖینَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِنَ الَّذٖینَ اُوتُوا الْكِتٰبَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ اَوْلِیَٓاءَۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿57﴾
Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi eğlence ve oyun (konusu) edinenleri ve inkârcıları ‘dost ve idareciler’ edinmeyin. Eğer gerçekten inanmışsanız Allah’ın emirlerine uygun yaşayın, karşı gelmekten sakının.
58
وَاِذَا نَادَیْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ اتَّخَذُوهَا هُزُوًا وَلَعِبًاؕ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا یَعْقِلُونَ ﴿58﴾
Siz (ezanla) birbirinizi namaza çağırdığınız zaman, onu bir eğlence ve bir alay (konusu) edinirler. Bu, onların gerçekten düşünmez bir topluluk olmalarındandır.
*
Bu âyet namazlar için ezan okumanın delilidir. Bundan dolayı ezanla alay etmek hafife almak küfrü gerektirir.
59
قُلْ یٰٓـاَهْلَ الْكِتٰبِ هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَیْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلُۙ وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فٰسِقُونَ ﴿59﴾
(Resûlüm!) De ki: “Ey Ehl-i Kitab! Biz ancak Allah’a, bize indirilene ve bizden önce indirilen(ler)e inandığımız için mi bizden (hoşlanmıyor) intikam alıyorsunuz? Halbuki sizin çoğunuz fâsık (Allah’ın emrinden çıkmış) kimselersiniz.”1
1krş. 7/126; 9/74; 85/8
*
Kaynağından gelen İslâm’ın ziyasına karşı gözleri kamaşıp bakamayan bir grup yahudi, müslümanlara; “Sizin dininizden daha kötü bir din ve sizden daha kötü bir toplum bilmiyoruz.” diyerek onları çağdışı görüyorlardı. Aşağıdaki âyetle Allah (cc.), onların kimliklerini ortaya koymuştur.
60
قُلْ هَلْ اُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِؕ مَنْ لَعَنَهُ اللّٰهُ وَغَضِبَ عَلَیْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَازٖیرَ وَعَبَدَ الطّٰغُوتَؕ اُولٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَاَضَلُّ عَنْ سَوَٓاءِ السَّبٖیلِ ﴿60﴾
De ki: “(Ey yahudiler!) Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Allah’ın kendilerine lanet ettiği, gazabına uğrattığı ve içlerinden maymunlar, domuzlar haline getirdiği kimselerle, tâğûta (Allah’tan uzaklaştıran ve Allah’ın emirlerini yapmaktan men edip kendisini ilâhlaştıranlara)2 kulluk edenlerdir ki işte onlar makamı en kötü ve (Hakk’a giden) doğru yoldan en çok sapmış olanlardır.”
2Tâğût için ayrıca bk. 2/256 ve açıklaması; 4/60, 76; 16/36. Maymunlar için bk. 2/65; 7/166
61
وَاِذَا جَٓاؤُكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّا وَقَدْ دَخَلُوا بِالْكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا بِهٖؕ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا كَانُوا یَكْتُمُونَ ﴿61﴾
(Yahudi münâfıklar) size geldikleri zaman: “Biz iman ettik.” derler. Halbuki (onlar, yanınıza) inkârcı olarak gelmiş ve inkârcı olarak çıkmışlardır. Allah, onların neler gizlediklerini çok iyi bilendir.
62
وَتَرٰى كَثٖیرًا مِنْهُمْ یُسٰرِعُونَ فِی الْاِثْمِ وَالْعُدْوٰنِ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَؕ لَبِئْسَ مَا كَانُوا یَعْمَلُونَ ﴿62﴾
Onlardan birçoğunun; günahta, düşmanlıkta ve haram yemede yarış yaptıklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kötüdür!
63
لَوْلَا یَنْهٰیهُمُ الرَّبّٰنِیُّونَ وَالْاَحْبَارُ عَنْ قَوْلِهِمُ الْاِثْمَ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَؕ لَبِئْسَ مَا كَانُوا یَصْنَعُونَ ﴿63﴾
Rabbe gerçekten bağlı kullar (ihlaslı bilginler) ve hahamlar, onları günah söz söylemekten ve haram yemekten vazgeçirselerdi ya! (Bilerek) yapmakta oldukları şey ne kötüdür!
64
وَقَالَتِ الْیَهُودُ یَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌؕ غُلَّتْ اَیْدٖیهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُواۘ بَلْ یَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ یُنْفِقُ كَیْفَ یَشَٓاءُؕ وَلَیَزٖیدَنَّ كَثٖیرًا مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَیْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْیٰنًا وَكُفْرًاؕ وَاَلْقَیْنَا بَیْنَهُمُ الْعَدٰوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى یَوْمِ الْقِیٰمَةِؕ كُلَّمَٓا اَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُۙ وَیَسْعَوْنَ فِی الْاَرْضِ فَسَادًاؕ وَاللّٰهُ لَا یُحِبُّ الْمُفْسِدٖینَ ﴿64﴾
Yahudiler: “Allah’ın (rızık vermede) eli bağlı (cimri)dir.” dediler.
*
Resûlullah’ın hicretinden sonra Medine’deki yahudilerin mallarındaki bereket kalktı ve darlığa düşmeye başladılar. Onun için böyle dediler ve lanetlendiler.
64
وَقَالَتِ الْیَهُودُ یَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌؕ غُلَّتْ اَیْدٖیهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُواۘ بَلْ یَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ یُنْفِقُ كَیْفَ یَشَٓاءُؕ وَلَیَزٖیدَنَّ كَثٖیرًا مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَیْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْیٰنًا وَكُفْرًاؕ وَاَلْقَیْنَا بَیْنَهُمُ الْعَدٰوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى یَوْمِ الْقِیٰمَةِؕ كُلَّمَٓا اَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُۙ وَیَسْعَوْنَ فِی الْاَرْضِ فَسَادًاؕ وَاللّٰهُ لَا یُحِبُّ الْمُفْسِدٖینَ ﴿64﴾
Dedikleri yüzünden hay elleri bağlanası ve lanete uğrayasıcalar! İddialarının aksine, O’nun elleri açıktır, nasıl dilerse öyle sarf eder. (Resûlüm!) Rabbinden sana indirilen (âyet)ler, andolsun ki onlardan çoğunun azgınlığını ve inkârını artıracaktır. Onların arasına kıyamet gününe kadar (sürecek) düşmanlık ve kin bıraktık. Onlar ne zaman savaş için bir ateş yaktılarsa Allah onu söndürdü (yenilgiye uğrattı). Yeryüzünde (onlar, zaten Allah’ın emri dışına çıkarak hep) bozgunculuğa koşarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.
*
Kâfir gruplar, asırlar boyu hem kendi aralarında savaşmışlar hem de birleşerek müslümanlara saldırmışlardır. Ayrıca müslümanların yaşantılarını ve aralarını bozmak için yüzlerce plan hazırlamışlardır. Fakat yüce Allah’ın da bir planı vardır. Onların Allah’ın nurunu söndürmeye asla güçleri yetmeyecektir.
65
وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْكِتٰبِ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَیِّـَٔاتِهِمْ وَلَاَدْخَلْنٰهُمْ جَنّٰتِ النَّعٖیمِ ﴿65﴾
Eğer Ehl-i Kitab, (Muhammed’e ve Kur’an’a) iman edip de günahlardan sakınsalardı biz de şüphesiz onların (geçmiş) hatalarını örter, onları nimeti bol cennetlere koyardık.
66
وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰیةَ وَالْاِنْجٖیلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَیْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْؕ مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌؕ وَكَثٖیرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا یَعْمَلُونَࣖ ﴿66﴾
Onlar Tevrat’ı, İncil’i, sonra da Rableri tarafından kendilerine indirilen (Kur’ân-ı Kerîm’)i dosdoğru uygulasalardı şüphesiz ki (darlık değil) hem üstlerindeki (gökyüzünün) hem de ayaklarının altındaki (yerin her türlü nimetlerin)den yerlerdi. İçlerinde mutedil bir topluluk (yok değil) vardır. Fakat onların çoğunun yaptıkları şeyler pek çirkin işlerdir.
*
Âyet-i kerîmede genel anlamıyla görülüyor ki yüce Allah, Ehl-i Kitab’ın son vahye uymasını şart koşmuştur. Aynı zamanda indirdiklerine uygun yaşayanları refah ve mutluluğa erdirme vaadinde bulunmuştur. Bunun aksine Allah’ın emirlerini arkaya atanlarda ise hırs, çıkarcılık ve sömürü zihniyeti hâkim olmuş; böylece insan insanın düşmanı olmuş, huzurun yerini zulüm, kavga ve savaşlar almıştır.
67
یٰٓـاَیُّهَا الرَّسُولُ بَلِّـغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَیْكَ مِنْ رَبِّكَؕ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُؕ وَاللّٰهُ یَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِؕ اِنَّ اللّٰهَ لَا یَهْدِی الْقَوْمَ الْكٰفِرٖینَ ﴿67﴾
Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni (tamamen) tebliğ et (bildir). Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, inkârcılar toplumunu doğru yola iletmez.
68
قُلْ یٰٓـاَهْلَ الْكِتٰبِ لَسْتُمْ عَلٰى شَیْءٍ حَتّٰى تُقٖیمُوا التَّوْرٰیةَ وَالْاِنْجٖیلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَیْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْؕ وَلَیَزٖیدَنَّ كَثٖیرًا مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَیْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْیٰنًا وَكُفْرًاۚ فَلَا تَاْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكٰفِرٖینَ ﴿68﴾
“Ey Ehl-i Kitab! Tevrat’ı, İncil’i* ve Rabbinizden sizlere de indirilen (Kur’an’a inanıp hükümlerin)i uygulayıncaya kadar (din namına doğru) hiçbir temel üzerinde değilsiniz.” de. (Ey Muhammed!) Rabbinden sana indirilen (âyet)ler, kuşkusuz onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü/inkârını artıracaktır, o halde kâfirler güruhu için üzülme.
*
* Tevrat ve İncil’deki Resûlullah (sas.) ile ilgili hükümleri.1
69
اِنَّ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَالَّذٖینَ هَادُوا وَالصّٰبِؤُنَ وَالنَّصٰرٰى مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْیَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صٰلِحًا فَلَا خَوْفٌ عَلَیْهِمْ وَلَا هُمْ یَحْزَنُونَ ﴿69﴾
Şüphe yok ki (bütün) iman edenlerle, yahudiler, sâbiîler ve hıristiyanlardan kim (İslâm’ın/Kur’an’ın belirttiği şekilde veya İslâm’dan önce geçmiş dinlerde)*2 Allah’a ve âhiret gününe inanıp da sâlih amel işlemiş (ve böyle ölmüş)se artık onlara hiçbir korku yoktur ve onlar (hiçbir şeye) üzülmeyecek (ve cennete girecek)lerdir.3
2Beydâvî; İbni Kesîr (Sâbûnî), I, 535
3bk. 7/157; 57/28-29, krş. 2/62
*
* Ehl-i Kitab’ın İslâm’dan önceki tevhid üzere olan imanları ve amelleri makbuldür. Fakat İslâm’ın gelmesi ve bilinmesinden sonra, ancak İslâm’a girip sâlih amel işlerlerse kurtuluşa ererler.4
70
لَقَدْ اَخَذْنَا مٖیثٰقَ بَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَ وَاَرْسَلْـنَٓا اِلَیْهِمْ رُسُلًاؕ كُلَّمَا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُهُمْۙ فَرٖیقًا كَذَّبُوا وَفَرٖیقًا یَقْتُلُونَ ﴿70﴾
Andolsun ki biz, İsrâiloğulları’ndan sağlam söz almış ve kendilerine peygamberler göndermiştik. (Buna rağmen) ne zaman bir peygamber canlarının istemediği şeyi getirmiş (ve söylemiş)se (onlardan) kimisini yalanlamış, kimisini de öldürmüşlerdir.5
5bk. 2/61, 88
71
وَحَسِبُٓوا اَلَّا تَكُونَ فِتْنَةٌ فَعَمُوا وَصَمُّوا ثُمَّ تَابَ اللّٰهُ عَلَیْهِمْ ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا كَثٖیرٌ مِنْهُمْؕ وَاللّٰهُ بَصٖیرٌ بِمَا یَعْمَلُونَ ﴿71﴾
Onlar, kendi başlarına bir fitne (bir bela ve musibet) gelmeyeceğini sandılar da kör ve sağır kesildiler. Sonra Allah, onlara tevbe nasip (edip tevbelerini kabul) etti. Ama onlardan çoğu yine kör ve sağır kesildiler. Allah, yaptıklarını hakkıyla görmektedir.
72
لَقَدْ كَفَرَ الَّذٖینَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَسٖیحُ ابْنُ مَرْیَمَؕ وَقَالَ الْمَسٖیحُ یٰبَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّٖی وَرَبَّكُمْؕ اِنَّهُ مَنْ یُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَیْهِ الْجَنَّةَ وَمَاْوٰیهُ النَّارُؕ وَمَا لِلظّٰلِمٖینَ مِنْ اَنْصَارٍ ﴿72﴾
“Hakikaten Allah, Meryemoğlu (İsa) Mesih’tir.” diyenler, andolsun ki (şirke girip) kâfir olmuşlardır. Halbuki Mesih (İsa): “Ey İsrâiloğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin. Çünkü kim Allah’a ortak koşarsa (Allah’a rağmen başka şeyi öne çıkarır ve ona bağlılık gösterirse) hiç şüphesiz Allah ona cennetini haram eder; onun varacağı yer de ateştir. Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.” demişti.
73
لَقَدْ كَفَرَ الَّذٖینَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍۘ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّٓا اِلٰهٌ وٰحِدٌؕ وَاِنْ لَمْ یَنْتَهُوا عَمَّا یَقُولُونَ لَیَمَسَّنَّ الَّذٖینَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَلٖیمٌ ﴿73﴾
“Hakikaten Allah, üçün üçüncüsü (üç ilâhtan biri)dir.” diyenler (şirke girip) kesin olarak kâfir olmuştur. Halbuki (ibadete layık) bir tek İlâh’tan başka ilâh yoktur. Eğer (bu) dedikleri (batıl inançları)ndan vazgeçmezlerse onlardan kâfir olanlara elbette çok acıklı bir azap dokunacaktır.
74
اَفَلَا یَتُوبُونَ اِلَى اللّٰهِ وَیَسْتَغْفِرُونَهُؕ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿74﴾
Hâlâ Allah’a tevbe edip af dilemiyorlar mı? Halbuki Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.
75
مَا الْمَسٖیحُ ابْنُ مَرْیَمَ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُؕ وَاُمُّهُ صِدّٖیقَةٌؕ كَانَا یَاْكُلَانِ الطَّعَامَؕ اُنْظُرْ كَیْفَ نُبَیِّنُ لَهُمُ الْاٰیٰتِ ثُمَّ انْظُرْ اَنّٰى یُؤْفَكُونَ ﴿75﴾
Meryemoğlu Mesih (İsa) bir resûlden/bir peygamberden başka bir şey değildir. Ondan önce de resûller gelip geçmiştir. Onun anası da (her haliyle) dosdoğrudur. İkisi de (diğer insanlar gibi) yer içerlerdi. Bak, âyetleri onlara nasıl açıklıyoruz. Sonra bak, (âyetlerdeki hakikatlerden) nasıl geri çevriliyorlar?
*
Âyet-i kerîme, yahudilerin Hz. Meryem’e iftira ederek, “Hz. İsa’yı gayr-ı meşru doğurdu.” demelerini reddetmekte ve onun namuslu bir bâkire olduğunu söylemektedir. Başka âyetlerde ise bunun bir mucize olduğu belirtilmektedir. Hıristiyanlar, Hz. Meryem’e Hz. İsa ile birlikte bu mucizeden dolayı ilâhlık vasfı vermektedirler. Buna karşı âyette, “İlâhlar yemez, içmez; halbuki bunlar insanlar gibi yer içerler.” denilerek onların bu inançları çürütülmektedir.1
76
قُلْ اَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا یَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًاؕ وَاللّٰهُ هُوَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ ﴿76﴾
De ki: “Allah’ı bırakıp da size ne bir fayda, ne de bir zarar vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz?” Allah, (her şeyi) hakkıyla işitendir, bilendir.
77
قُلْ یٰٓـاَهْلَ الْكِتٰبِ لَا تَغْلُوا فٖی دٖینِكُمْ غَیْرَ الْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَاَضَلُّوا كَثٖیرًا وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّبٖیلِࣖ ﴿77﴾
De ki: “Ey Ehl-i Kitab! Dininize ait hususlarda haksız yere sınırı aşmayın. Bundan önce hakikaten hem kendileri sapmış hem bir çoğunu saptırmış ve (hâlen de) doğru yoldan sapmakta olan birtakım kimselerin arzu (ve heves)lerine uymayın.”
78
لُعِنَ الَّذٖینَ كَفَرُوا مِنْ بَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَ عَلٰى لِسَانِ دَاوُدَ وَعٖیسَى ابْنِ مَرْیَمَؕ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا یَعْتَدُونَ ﴿78﴾
İsrâiloğulları’ndan inkâr edenler, Davud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle lanetlendi(ler). Bu onların (Allah’a) isyan etmeleri ve sınırı aşmaları yüzündendi.
79
كَانُوا لَا یَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُؕ لَبِئْسَ مَا كَانُوا یَفْعَلُونَ ﴿79﴾
Onlar, işledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini alıkoymazlardı. (Bu) yapmakta oldukları şey ne kötü idi!1
1Yaptıkları işlerin şekil ve cezaları için bk. 7/163 ve dipnotu, 166
80
تَرٰى كَثٖیرًا مِنْهُمْ یَتَوَلَّوْنَ الَّذٖینَ كَفَرُواؕ لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ اَنْ سَخِطَ اللّٰهُ عَلَیْهِمْ وَفِی الْعَذَابِ هُمْ خٰلِدُونَ ﴿80﴾
Onların birçoğunun, (mü’min-lere karşı) küfre sapanlarla dostluk kurduklarını görürsün. Nefislerinin kendileri(ne âhiret hayatları) için sunduğu şey ne kötüdür! Allah’ın hışmını üzerlerine çekmişlerdir ve azabın içinde devamlı kalacaklardır.
81
وَلَوْ كَانُوا یُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالنَّبِیِّ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَیْهِ مَا اتَّخَذُوهُمْ اَوْلِیَٓاءَ وَلٰكِنَّ كَثٖیرًا مِنْهُمْ فٰسِقُونَ ﴿81﴾
Eğer Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene inansalardı o (müşrikleri ve küfre sapa)nları velî (dost, sırdaş ve idareci) edinmezlerdi. Fakat onların çoğu fâsık (sapmış) kimselerdir.
82
لَتَجِدَنَّ اَشَدَّ النَّاسِ عَدٰوَةً لِلَّذٖینَ اٰمَنُوا الْیَهُودَ وَالَّذٖینَ اَشْرَكُواۚ وَلَتَجِدَنَّ اَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذٖینَ اٰمَنُوا الَّذٖینَ قَالُٓوا اِنَّا نَصٰرٰىؕ ذٰلِكَ بِاَنَّ مِنْهُمْ قِسّٖیسٖینَ وَرُهْبَانًا وَاَنَّهُمْ لَا یَسْتَكْبِرُونَ ﴿82﴾
Andolsun ki mü’minlere düşmanlık bakımından yahudi ve müşrikleri insanların en azgını bulacaksın. Mü’minlere sevgi bakımından en yakın olarak da: “Biz hıristiyanlarız.” diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde keşişler (yol gösterici bilginler) ve rahipler vardır. Onlar (hak ve gerçeği kabul etmekte) büyüklük taslamazlar.
*
Nitekim, Habeş hıristiyanlarından keşiş, rahip ve halktan bir grup, Resûlullah’ı dinlemek ve özelliklerini görmek için gönderilmişti de, Resûlullah (sas.) tarafından okunan Kur’an’ı dinleyince müslüman olmuşlardı.
83
وَاِذَا سَمِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرٰٓى اَعْیُنَهُمْ تَفٖیضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّۚ یَقُولُونَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشّٰهِدٖینَ ﴿83﴾
Resûl’e indirilen (Kur’an’)ı (hıristiyanların anlayışlıları) dinledikleri zaman, gerçeği anladıklarından dolayı,* onların gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Derler ki: “Ey Rabbimiz! İnandık, bizi de (hakka) şahit olanlarla beraber yaz.”
*
* İnsan idrakinin kendi başına anlamaktan aciz kaldığı, felsefî düşüncelerin binlerce yıldır ulaşamadığı gerçek, ancak Kur’an’ın anlaşılmasıyla ortaya çıkar.
84
وَمَا لَنَا لَا نُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَا جَٓاءَنَا مِنَ الْحَقِّۙ وَنَطْمَعُ اَنْ یُدْخِلَنَا رَبُّنَا مَعَ الْقَوْمِ الصّٰلِحٖینَ ﴿84﴾
“Bize ne oluyor ki Rabbimizin bizi iyiler topluluğu ile beraber (cennete) koymasını arzu edip dururken, Allah’a ve bize gelen gerçeğe (Kur’an ve Peygamber’)e inanmayalım?”
85
فَاَثٰبَهُمُ اللّٰهُ بِمَا قَالُوا جَنّٰتٍ تَجْرٖی مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهٰرُ خٰلِدٖینَ فٖیهَاؕ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْمُحْسِنٖینَ ﴿85﴾
İşte (böyle) demelerine mukabil Allah da onları içinde ebedî kalacakları, alt tarafından ırmaklar akan cennetlerle ödüllendirdi. Bu, güzel hareket edenlerin mükâfatıdır.
86
وَالَّذٖینَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰیٰتِنَٓا اُولٰٓئِكَ اَصْحٰبُ الْجَحٖیمِࣖ ﴿86﴾
Küfre sapanlar ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennemlik kimselerdir.
87
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَیِّبٰتِ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواؕ اِنَّ اللّٰهَ لَا یُحِبُّ الْمُعْتَدٖینَ ﴿87﴾
Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı temiz (yiyecek ve giyecek) şeyleri (kendinize yasak ederek ve helal kazancınızı meşru olmayacak şekilde harcayarak) haramlaştırmayın ve sınırı da aşmayın. Çünkü Allah, sınırı aşanları sevmez.
88
وَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلٰلًا طَیِّبًاࣕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّـذٖٓی اَنْتُمْ بِهٖ مُؤْمِنُونَ ﴿88﴾
Allah’ın size temiz ve helal olarak verdiği rızıklardan yiyin. Kendisine iman ettiğiniz Allah’tan korkun (helallerden kendinizi men etmeyin, yasak olanlardan da sakının)!
89
لَا یُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ فٖٓی اَیْمٰنِكُمْ وَلٰكِنْ یُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْاَیْمٰنَۚ فَكَفّٰرَتُهُٓ اِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسٰكٖینَ مِنْ اَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ اَهْلٖیكُمْ اَوْ كِسْوَتُهُمْ اَوْ تَحْرٖیرُ رَقَبَةٍؕ فَمَنْ لَمْ یَجِدْ فَصِیَامُ ثَلٰثَةِ اَیَّامٍؕ ذٰلِكَ كَفّٰرَةُ اَیْمٰنِكُمْ اِذَا حَلَفْتُمْؕ وَاحْفَظُٓوا اَیْمٰنَكُمْؕ كَذٰلِكَ یُبَیِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰیٰتِهٖ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿89﴾
Allah sizi, kasıtsız (ve rastgele) yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz. Fakat kasıtlı yaptığınız yeminlerden dolayı sorumlu tutar. Bu (tür yemini bozma)nın kefâreti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on yoksulu yedir(ip doyur)mak yahut giydirmek ya da bir köle azat etmektir. (Bunlara imkân) bulamayan kimse, üç gün (peş peşe) oruç tutsun. İşte, (bilerek) yemin ettiğiniz zaman, yeminleriniz(i bozman)ın kefâreti budur. Yeminlerinize sâdık kalın. Allah, şükredesiniz diye âyetlerini size böylece açıklıyor.
*
Yemin üç kısma ayrılır:
*
a. Yemîn-i lağv, kasıtsız yapılan yemindir.1
*
b. Yemîn-i mün‘akid, bir şeyi yapmak veya yapmamak için yapılan yemindir ki sorumluluk yükler, yerine getirmemenin cezası âyette geçti.
*
c. Yemîn-i gamûs, yalan yere yapılan yemindir ki cezası âhirettedir, fakat helalleşmek ve tevbe ile affolunabilir. Eğer yapılması haram ve kötü bir şeyi yapmaya yemin edilmişse onu yapmaktan vazgeçilip o yemin bozulacak ve kefâreti yerine getirilecektir. Kişinin baştaki üç şarttan birini yerine getirmeye gücü yetmezse üç gün oruç tutar.
*
Bu âyet-i kerîme ve benzerlerinde köle âzad edilmesi tavsiyesi ile2 Resûlullah’ın uygulamasında ilk çağlardan beri Doğu ve Batı ülkelerinde süregelen kölelik kurumunu kaldırma öngörülmüştür. Zaten Kur’an’da köleliği mübah gören bir âyet de yoktur. “Bu ise Batı’da ancak 19. asırda karara bağlanmıştır.”3 Esirlerin serbest bırakılması 47/4. âyette açıklanmıştır ki âyetteki ‘iyilikle’ ifadesinden onlara, diğer milletlerden farklı olarak insanca ve ev halkı gibi muamele etme emri verilmiştir.4 Esirler müslüman olurlar veya takas yapılırlar düşüncesiyle bir süre köle statüsüne sokulmuştur. Kadınlar da cariye yapılmıştır.5 Ama esirlikten önce müslüman olmaları hariçtir. Bu asırda hâlâ birçok ülkede düşünce, ifade ve inanca göre yaşama üzerindeki baskı ve aşağılanma da insanları köleleştirmenin diğer bir boyutudur.
90
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَیْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلٰمُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّیْطٰنِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿90﴾
Ey iman edenler! Şarap/içki, kumar, (tâzim edilen) dikili taşlar,* şans (fal) okları (ve zarları), şeytan (ve kötü insan)a ait murdar (pis) işlerdir; artık bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.**
*
* Rabbin emirleri ve ulûhiyeti karşısında dikilen her şey, hatta putlaşan akıl ve nefs-i emmâre bile tâzim edilen dikili taşlar sınıfındandır.1
*
** Bu âyette kumar ve içki kesin olarak yasak edilmiştir.2 Başlangıçta kimin kazanacağı belli olmayan, fakat sonunda bir tarafın az çok maddî kaybına veya kazancına sebep olan her oyun kumardır. Kendimizi ve neslimizi bunlardan kurtarmak şarttır. İçkiyle ilgili üç merhaleden sonra yasağın sonuncusu olan bu âyet gelince, artık şarabın (içkinin) kesin haram olduğu ilan edildi. Bunun üzerine elinde kadehi olan onu kırdı. Ağzında yudumu olan onu attı ve ağzını yıkadı. Şarap küpleri hep kırıldı, sokaklardan şarap aktı. Herkes hep bir ağızdan, “Bıraktık yâ Rabbi!” dediler. Hz. Peygamber; “Her sarhoşluk verenin azı da çoğu da haramdır.” buyurmuştur. Bundan böyle Allah’ın ve Peygamber’in bu yasak emri, kesin inananlarca uygulanmaktadır. Yine bu âyet-i kerîmelerle cahiliye dönemindeki her türlü put/heykel, kumar ve kumar cinsi şans oyunları, torba içinde çekilen numaralı oyunlar -isterse fakirlere yardım için olsun- hepsi yasak edilmiştir, haramdır. Bunların hepsi aklı perdeleyen, Allah’a kulluğu unutturan, şahsiyeti ve ruhu kirleten pisliklerdir.3
91
اِنَّمَا یُرٖیدُ الشَّیْطٰنُ اَنْ یُوقِعَ بَیْنَكُمُ الْعَدٰوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ فِی الْخَمْرِ وَالْمَیْسِرِ وَیَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَعَنِ الصَّلٰوةِۚ فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ ﴿91﴾
Şeytan, içki ve kumarla sadece aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan tamamen) vazgeçtiniz değil mi?4
4Şeytanın hile ve düşmanlıkları için bk. 2/10-36, 168-169, 268; 4/120; 7/16-17; 15/40-42; 17/53-64; 20/120; 22/53; 24/20; 29/38; 38/82; 47/25; 58/10,19; 59/16
92
وَاَطٖیعُوا اللّٰهَ وَاَطٖیعُوا الرَّسُولَ وَاحْذَرُواۚ فَاِنْ تَوَلَّیْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلٰغُ الْمُبٖینُ ﴿92﴾
Allah’a itaat edin, Resûl’e de itaat edin (ona karşı gelmekten) sakının. Eğer (itaatten) yüz çevirirseniz (kendinize yazık etmiş olursunuz). Bilin ki Resûlümüz’ün üzerine düşen açıkça tebliğden başka bir şey değildir.
93
لَیْسَ عَلَى الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصّٰلِحٰتِ جُنَاحٌ فٖیمَا طَعِمُٓوا اِذَا مَا اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصّٰلِحٰتِ ثُمَّ اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا ثُمَّ اتَّقَوْا وَاَحْسَنُواؕ وَاللّٰهُ یُحِبُّ الْمُحْسِنٖینَࣖ ﴿93﴾
İman edip sâlih amellerde bulunanlara, takvâlı oldukları (Allah’ın emrine uygun yaşadıkları/günahlardan sakındıkları) ve hakkıyla iman edip sâlih amellere devam ettikleri, yine takvâlı olup kesin inandıkları, nihayet takvâ ile beraber güzel ve hayırlı harekette bulundukları sürece, (haram olunmadan önce) yiyip içtikleri (haram) şeylerden dolayı bir günah yoktur. Allah iyilikte ve güzel harekette bulunanları sever.
94
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَیَبْلُوَنَّكُمُ اللّٰهُ بِشَیْءٍ مِنَ الصَّیْدِ تَنَالُهُٓ اَیْدٖیكُمْ وَرِمَاحُكُمْ لِیَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ یَخَافُهُ بِالْغَیْبِۚ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَلٖیمٌ ﴿94﴾
Ey iman edenler! Allah, kimsenin görmediği anda bile kendisinden kork(up günahlardan sakın)anları ayırt etmek için, (hac esnasında) ellerinizin ve mızraklarınızın yetişeceği bir av ile elbette sizi imtihan edecektir. Kim bundan sonra aşırı gider (emirlerin dışına çıkar)sa onun için acıklı bir azap vardır.
95
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَا تَقْتُلُوا الصَّیْدَ وَاَنْتُمْ حُرُمٌؕ وَمَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّدًا فَجَزَٓاءٌ مِثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ یَحْكُمُ بِهٖ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْیًا بٰلِغَ الْكَعْبَةِ اَوْ كَفّٰرَةٌ طَعَامُ مَسٰكٖینَ اَوْ عَدْلُ ذٰلِكَ صِیَامًا لِیَذُوقَ وَبَالَ اَمْرِهٖؕ عَفَا اللّٰهُ عَمَّا سَلَفَؕ وَمَنْ عَادَ فَیَنْتَقِمُ اللّٰهُ مِنْهُؕ وَاللّٰهُ عَزٖیزٌ ذُو انْتِقَامٍ ﴿95﴾
Ey iman edenler! Siz ihramda iken av öldürmeyin. Sizden kim kasten onu öldürürse öldürdüğünün dengi bir cezası vardır ki ona içinizden iki âdil kişi hükmedecektir. (Bu da) ya Kâbe’ye varacak (orada boğazlanacak) bir kurban veya (o nisbette) yoksulları doyurma şeklinde kefaret yahut bunun dengi oruç tutmaktır; tâ ki (yaptığı) işinin vebalini tatsın. Allah geçmiştekileri affetmiştir. (Fakat) kim bir daha böyle yaparsa Allah ondan intikamını alır. Allah mutlak galiptir, (işlediği günahın karşılığını vermede) intikam sahibidir.
96
اُحِلَّ لَكُمْ صَیْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتٰعًا لَكُمْ وَلِلسَّیَّارَةِۚ وَحُرِّمَ عَلَیْكُمْ صَیْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُمًاؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّـذٖٓی اِلَیْهِ تُحْشَرُونَ ﴿96﴾
Kendinize ve yolcuya bir faydalanma (bir rızık) olsun diye deniz(de balık) avı (yapmak) ve onu yemek size helal kılındı. İhramda olduğunuz müddetçe de kara avı size haram kılındı. Huzuruna varıp toplanacağınız Allah’ın emrine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının.
97
جَعَلَ اللّٰهُ الْكَعْبَةَ الْبَیْتَ الْحَرَامَ قِیٰمًا لِلنَّاسِ وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ وَالْهَدْیَ وَالْقَلٰٓئِدَؕ ذٰلِكَ لِتَعْلَـمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ یَعْلَمُ مَا فِی السَّمٰوٰتِ وَمَا فِی الْاَرْضِ وَاَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖیمٌ ﴿97﴾
Allah, hürmete layık ev olan Kâbe’yi, (içinde haccın yapıldığı) hürmet gereken ayı, (hacılara ait gönderilen) kurbanı ve gerdanlık (takılan)ları, insanlar(ın din ve dünyaları) için bir kıyam (nizam tesisi)* sebebi yaptı. Bu da, Allah’ın göklerde ve yerde olanları bildiğini ve Allah’ın (her şeyi) hakkıyla bilici olduğunu bilmeniz içindir.
*
* Âyet-i kerîmedeki “kıyâm”, kıvâm (nizam) mânasındadır.1
98
اِعْلَـمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَدٖیدُ الْعِقَابِ وَاَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖیمٌؕ ﴿98﴾
Bilin ki Allah’ın azabı çok şiddetlidir. Hem de Allah, çok bağışlayıcı ve merhametlidir.
99
مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلٰغُؕ وَاللّٰهُ یَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ ﴿99﴾
Resûl’ün üzerine düşen, sadece tebliğ etmektir. Allah neyi açıklayıp neyi gizlediğinizi hakkıyla bilir.
100
قُلْ لَا یَسْتَوِی الْخَبٖیثُ وَالطَّیِّبُ وَلَوْ اَعْجَبَكَ كَـثْرَةُ الْخَبٖیثِۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ یٰٓـاُولِی الْاَلْبٰبِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَࣖ ﴿100﴾
De ki: “Kötü/pis şeyin çokluğu/bolluğu senin tuhafına gitse bile pisle temiz (haram ile helal) bir olmaz. Bunun için ey akıl sahipleri! (Dinin temiz saydığı şeyleri seçin) Allah’tan çekinip emrine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının ki kurtuluşa eresiniz.”
*
Kötü, pis ve kirli olanlar, hem maddeten hem mânen olur. Bütün yiyecek ve içecek şeylerden haram olanlarının hepsi pis hükmündedir. Bunun gibi iffet ve ahlâk yönünden harama bulaşmış olanların hepsi de mânevî bakımdan kirli hükmündedir.2
101
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَا تَسْـَٔلُوا عَنْ اَشْیَٓاءَ اِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْۚ وَاِنْ تَسْـَٔلُوا عَنْهَا حٖینَ یُنَزَّلُ الْقُرْاٰنُ تُبْدَ لَكُمْؕ عَفَا اللّٰهُ عَنْهَاؕ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَلٖیمٌ ﴿101﴾
Ey iman edenler! Açıklanınca hoşlanmayacağınız şeyleri (fazla) sormayın. Eğer Kur’an indirilirken onları sorarsanız size (gizledikleriniz veya yapmaya güç yetiremedikleriniz) açıklanır (da üzülürsünüz). Demek ki Allah, onları bağışlamıştır. Allah çok bağışlayıcıdır, cezada da aceleci değildir.
102
قَدْ سَاَلَهَا قَوْمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ ثُمَّ اَصْبَحُوا بِهَا كٰفِرٖینَ ﴿102﴾
(Ey mü’minler!) Sizden önceki bir kavim onları sormuştu da sonra (gelen emirleri terk edip) bu sebeple kâfir olmuştu.
103
مَا جَعَلَ اللّٰهُ مِنْ بَحٖیرَةٍ وَلَا سَٓائِبَةٍ وَلَا وَصٖیلَةٍ وَلَا حَامٍۙ وَلٰكِنَّ الَّذٖینَ كَفَرُوا یَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَؕ وَاَكْثَرُهُمْ لَا یَعْقِلُونَ ﴿103﴾
Allah, (hayvanlara;) bahîre, sâibe, vasîle, hâm (isimlerini verip “Bunlar putlara adanmıştır, dokunulmaz.” demey)i meşru kılmamıştır. Fakat inkâr edenler, (“Bunlar emredildi.” diye) Allah’a karşı yalan uydurdular. Onların çoğu da düşünmezler (körü körüne tâbi olurlar).3
3bk. 6/136
*
Câhiliye Arapları’na göre, Bahîra, bir deve beş defa doğurur da beşincisi erkek olursa bu anne devenin kulağının delinip salıverilmesidir ki artık kimse ondan faydalanmazdı. Sâibe, yine bir kimsenin hastalıktan kurtulunca putlara adadığı devesinin kulağını delip böyle salıvermesidir. Vasîle, bir koyun veya deve biri dişi, diğeri erkek olarak ikiz doğurursa, dişiden dolayı erkeğinin puta kurban edilmemesine denilir. Ham, on defa dölleyip nesil bırakan erkek devenin bırakılmasına denilirdi ki kimse artık ona dokunmazdı. Bunları Allah’ın emri diye yaparlardı. İşte vahiyle onaylanmayan, fakat din gibi uygulanan bu tür cahiliye âdetleri kaldırılmıştır.
104
وَاِذَا قٖیلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَیْهِ اٰبَٓاءَنَاؕ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُهُمْ لَا یَعْلَمُونَ شَیْـًٔا وَلَا یَهْتَدُونَ ﴿104﴾
Onlara: “Allah’ın indirdiği (Kur’an’ın hükmü)ne ve Resûl’(ün size bildirdiği şeyler)e1 gelin.” denildiği zaman (onlar): “Atalarımızı, üzerinde bulduğumuz şeyler bize yeter!” derler. Ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğruyu bulamayan (kimse)ler olsa da mı (yine onlara tâbi olacaklar)?
1İbni Kesîr (Sâbûnî), I, 555; Sâbûnî (Safve), I, 369; Sünen-i Tirmizî (Mollamehmedoğlu), “Tefsîr,” sûre: 5, hadis no: 15
105
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا عَلَیْكُمْ اَنْفُسَكُمْۚ لَا یَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَیْتُمْؕ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَمٖیعًا فَیُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿105﴾
Ey iman edenler! (İyiliği emredip kötülüğü önlemede) kendiniz için üzerinize düşene bakın. Siz (bu görevi de îfâ ederek Allah’ın gösterdiği) doğru yolda olduğunuz zaman, artık sapanlar(ın günahı) size zarar vermez. Hepinizin dönüşü ancak Allah’adır. O size yaptıklarınızı haber verecektir.
*
Hz. Ebû Bekir bir hutbesinde bu konu ile ilgili olarak; “Siz bu âyeti okuyor fakat yanlış tevil ediyorsunuz. Yani iyiliği emredip kötülüğü önleme görevini yapmadan, herkes yalnız kendisinden sorumlu, anlamı veriyorsunuz. Ben Allah Resûlü’nün şöyle dediğini işittim: ‘İnsanlar kötülüğü görüp de onu önlemeye çalışmaz (göz yumar)larsa Allah onlara azabı yaygınlaştırır/yaygın bir azap gönderir.” buyurmuştur.
*
Kötü şeyleri önlememekte durum böyle olursa haram şeylere ve haram işlenen yerlere izin verilmesinin durum ve sonucundan çok korkmak lazımdır.2
106
یٰٓـاَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا شَهٰدَةُ بَیْنِكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ حٖینَ الْوَصِیَّةِ اثْنَانِ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ اَوْ اٰخَرَانِ مِنْ غَیْرِكُمْ اِنْ اَنْتُمْ ضَرَبْتُمْ فِی الْاَرْضِ فَاَصٰبَتْكُمْ مُصٖیبَةُ الْمَوْتِؕ تَحْبِسُونَهُمَا مِنْ بَعْدِ الصَّلٰوةِ فَیُقْسِمَانِ بِاللّٰهِ اِنِ ارْتَبْتُمْ لَا نَشْتَرٖی بِهٖ ثَمَنًا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۙ وَلَا نَكْتُمُ شَهٰدَةَ اللّٰهِ اِنَّٓا اِذًا لَمِنَ الْاٰثِمٖینَ ﴿106﴾
Ey iman edenler! Birinize ölüm (hali) geldiğinde (de edeceği) vasiyet sırasında, içinizden adalet sahibi iki şahit (gerekir) yahut eğer yolculukta birinize ölüm belirtisi gelmişse (siz müslümanlardan da kimseler yoksa) sizden olmayan (yabancı) diğer iki kişi(yi şahit yapın. Bu ikisin)den şüphelenirseniz onları namazdan sonra alıkoyar(ak yemin ettirir)siniz. (Onlar da:) “Akraba bile olsa onu (bu yemini) hiçbir değere (ve menfaate) satıp değiştirmeyeceğiz, Allah’ın (emrettiği) şahitliğini de gizlemeyeceğiz. Çünkü biz, bu takdirde elbette günahkârlardan oluruz.” diye Allah’a yemin ederler.
107
فَاِنْ عُثِرَ عَلٰٓى اَنَّهُمَا اسْتَحَقَّٓا اِثْمًا فَاٰخَرَانِ یَقُومَانِ مَقَامَهُمَا مِنَ الَّذٖینَ اسْتَحَقَّ عَلَیْهِمُ الْاَوْلَیٰنِ فَیُقْسِمَانِ بِاللّٰهِ لَشَهٰدَتُنَٓا اَحَقُّ مِنْ شَهٰدَتِهِمَا وَمَا اعْتَدَیْنَاؗ اِنَّٓا اِذًا لَمِنَ الظّٰلِمٖینَ ﴿107﴾
Eğer bu ikisinin de (yalan söyleyip hakkı gizlemeleri gibi) bir günah kazandıkları anlaşılırsa o zaman o hak sahibi olan (mirasçı)lardan en layık iki kişi, onların yerlerine geçer. (Onlar da:) “Billâhi, elbet bizim şahitliğimiz, o ikisinin şahitliğinden daha doğrudur, biz haddi de aşmadık. Çünkü biz bu takdirde elbette zalimlerden oluruz.” diye Allah’a yemin ederler.
108
ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ یَاْتُوا بِالشَّهٰدَةِ عَلٰى وَجْهِهَٓا اَوْ یَخَافُٓوا اَنْ تُرَدَّ اَیْمٰنٌ بَعْدَ اَیْمٰنِهِمْؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاسْمَعُواؕ وَاللّٰهُ لَا یَهْدِی الْقَوْمَ الْفٰسِقٖینَࣖ ﴿108﴾
Bu (yemin şekli), şahitliği gereğince yerine getirmeleri konusunda yahut yeminlerinden sonra (bu) yeminlerin reddedilmesinden (ve böylece yalancı sayılmaktan) korkmaları(ndan dolayı) daha uygundur. Allah’tan korkun (ve emirlerini) dinleyin! Allah, emrinden sapmış olan topluluğu doğru yola eriştirmez.
109
یَوْمَ یَجْمَعُ اللّٰهُ الرُّسُلَ فَیَقُولُ مَاذَٓا اُجِبْتُمْؕ قَالُوا لَا عِلْمَ لَنَاؕ اِنَّكَ اَنْتَ عَلّٰمُ الْغُیُوبِ ﴿109﴾
Allah (kıyamette) bütün peygamberleri topladığı gün: “(Ümmetlerinizden) ne cevap aldınız?” diyecek; (onlar da: “Senin ilminin yanında) bizim hiç bilgimiz yoktur, şüphesiz görülmeyeni/bilinmeyeni hakkıyla bilen (ancak) sensin, sen.” diyecekler.
110
اِذْ قَالَ اللّٰهُ یٰعٖیسَى ابْنَ مَرْیَمَ اذْكُرْ نِعْمَتٖی عَلَیْكَ وَعَلٰى وٰلِدَتِكَۘ اِذْ اَیَّدْتُكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِی الْمَهْدِ وَكَهْلًاۚ وَاِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتٰبَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰیةَ وَالْاِنْجٖیلَۚ وَاِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطّٖینِ كَهَیْـَٔةِ الطَّیْرِ بِاِذْنٖی فَتَنْفُخُ فٖیهَا فَتَكُونُ طَیْرًا بِاِذْنٖی وَتُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ بِاِذْنٖیۚ وَاِذْ تُخْرِجُ الْمَوْتٰى بِاِذْنٖیۚ وَاِذْ كَفَفْتُ بَنٖٓی اِسْرٰٓیٖٔلَ عَنْكَ اِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَیِّنٰتِ فَقَالَ الَّذٖینَ كَفَرُوا مِنْهُمْ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُبٖینٌ ﴿110﴾
Allah (o gün) şöyle buyuracak: “Ey Meryemoğlu İsa! Sana ve annene olan nimetimi hatırla! Hani seni Rûhu’l-Kuds (Cebrail) ile desteklemiştim. (Bu sayede Allah’tan bir mucize ile) beşikte, yetişkin iken de (peygamber olarak) insanlarla konuşuyordun. Hani sonra (da sana) kitabı (yazmayı), hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde (bir şey) yapıyordun, içine üflüyordun, o da benim iznimle (canlanıp) kuş oluyordu; anadan doğma körü ve (derisi) alacalıyı benim iznimle iyileştiriyordun. Hani benim iznimle ölüyü (mezardan) çıkar(ıp dirilt)iyordun. Hani sen kendilerine (İsrâiloğulları’na) açık deliller (mucizeler) getirdiğinde onlardan küfre sapanlar; ‘Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir.’ demişlerdi de o vakit İsrâiloğulları’nın seni öldürmelerine mânî olmuştum.”1
1krş. 3/45-46
111
وَاِذْ اَوْحَیْتُ اِلَى الْحَوَارِیّٖنَ اَنْ اٰمِنُوا بٖی وَبِرَسُولٖیۚ قَالُٓوا اٰمَنَّا وَاشْهَدْ بِاَنَّـنَا مُسْلِمُونَ ﴿111﴾
Hani havârilere: “Bana ve Resûlüme inanın.” diye ilham etmiş (bildirmiş)tim.2 Onlar da: “Biz iman ettik, (yâ Rabbi! Sen) şahit ol ki biz gerçek müslümanlarız.” dediler.
2“Vahiy” kelimesi şu âyetlerde “bildirdi” anlamındadır: 5/111; 8/12; 20/38; 41/12
112
اِذْ قَالَ الْحَوَارِیُّونَ یٰعٖیسَى ابْنَ مَرْیَمَ هَلْ یَسْتَطٖیعُ رَبُّكَ اَنْ یُنَزِّلَ عَلَیْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِؕ قَالَ اتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖینَ ﴿112﴾
Havâriler: “Ey Meryemoğlu İsa! (Dua etsen) Rabbin bize (bugün) gökten bir mâide (bir sofra yemek) indirebilir mi?” demişlerdi. O: “Eğer inanmış iseniz Allah’a saygılı olun (O’nun kudretinden ve benim peygamberliğimden şüpheye sapmayın)” demişti.
113
قَالُوا نُرٖیدُ اَنْ نَاْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ اَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَیْهَا مِنَ الشّٰهِدٖینَ ﴿113﴾
Onlar: “(İnanıyoruz fakat) istiyoruz ki ondan yiyelim, kalbimiz rahatlasın, senin (peygamberlik iddianda) bize doğru söylediğini bilelim ve ona şahitlik edenlerden olalım.” dediler.
*
Havârilerle Hz. İsa arasında geçen bu konuşmalar, Hz. İsa’nın da Rab değil Rabbin kulu ve peygamberi olduğunu gösteren bir delildir. Havâriler de zaten böyle biliyorlardı.3 Diğer taraftan, mucize istemek, imanda şüphe ve Rabbe saygısızlık sayılır.
114
قَالَ عٖیسَى ابْنُ مَرْیَمَ اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا اَنْزِلْ عَلَیْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ تَكُونُ لَنَا عٖیدًا لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰیَةً مِنْكَۚ وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَیْرُ الرّٰزِقٖینَ ﴿114﴾
Meryemoğlu İsa da (dua ederek): “Ey Allah’ım! Ey Rabbimiz! (Bugün) bizim üzerimize gökten bir sofra indir de bizim için hem evvel (gelen)lerimiz hem de sonra (gelecek)lerimiz için bir bayram ve sen(in kudretin)den bir âyet (mucize) olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın.” dedi.
*
Mucize, tabiatüstü hadise olup gerek tabiat olaylarını düzenli bir şekilde yaratan ve gerekse peygamberlerini mucizelerle destekleyen de ancak Allah’tır.
115
قَالَ اللّٰهُ اِنّٖی مُنَزِّلُهَا عَلَیْكُمْۚ فَمَنْ یَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنّٖٓی اُعَذِّبُهُ عَذَابًا لَٓا اُعَذِّبُهُٓ اَحَدًا مِنَ الْعٰلَمٖینَࣖ ﴿115﴾
Allah buyurdu ki: “Ben şüphesiz onu size indireceğim. Fakat sizden kim (bundan) sonra inkâr ederse hiç şüphe yok ki ben ona, kâinatta hiç kimseye azap etmediğim (şiddetteki) bir azap ile azap ederim.”
116
وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ یٰعٖیسَى ابْنَ مَرْیَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونٖی وَاُمِّیَ اِلٰهَیْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِؕ قَالَ سُبْحٰنَكَ مَا یَكُونُ لٖٓی اَنْ اَقُولَ مَا لَیْسَ لٖی بِحَقٍّؕ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُؕ تَعْلَمُ مَا فٖی نَفْسٖی وَلَٓا اَعْلَمُ مَا فٖی نَفْسِكَؕ اِنَّكَ اَنْتَ عَلّٰمُ الْغُیُوبِ ﴿116﴾
Allah: “Ey Meryemoğlu İsa! İnsanlara: ‘Allah’tan başka beni ve annemi iki ilâh edinin.’ diyen sen misin?” dediği zaman, (İsa) dedi ki: “(Hâşâ!) Seni tenzih ederim. (Sen yücesin, yâ Rab!) Doğru olmayan şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer onu demiş olsaydım mutlaka sen onu bilirdin. Benim içimden geçen (her) şeyi sen bilirsin. Ben ise senin zâtında olan (ve bildirmediğin hiçbir şey)i bilemem. Şüphesiz ki gizlilikleri hakkıyla bilen sensin, sen.”
117
مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلَّا مَٓا اَمَرْتَنٖی بِهٖٓ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّٖی وَرَبَّكُمْۚ وَكُنْتُ عَلَیْهِمْ شَهٖیدًا مَا دُمْتُ فٖیهِمْۚ فَلَمَّا تَوَفَّیْتَنٖی كُنْتَ اَنْتَ الرَّقٖیبَ عَلَیْهِمْؕ وَاَنْتَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ شَهٖیدٌ ﴿117﴾
“(Yâ Rabbi!) Ben onlara: ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin.’ diye bana emrettiğinden başkasını söylemedim.
*
Hz. İsa’ya “Allah” diyenler kâfir olmuşlardır.1
117
مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلَّا مَٓا اَمَرْتَنٖی بِهٖٓ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّٖی وَرَبَّكُمْۚ وَكُنْتُ عَلَیْهِمْ شَهٖیدًا مَا دُمْتُ فٖیهِمْۚ فَلَمَّا تَوَفَّیْتَنٖی كُنْتَ اَنْتَ الرَّقٖیبَ عَلَیْهِمْؕ وَاَنْتَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ شَهٖیدٌ ﴿117﴾
Ben içlerinde olduğum müddetçe üzerlerinde (izninle) bir şahit (ve bir gözcü) idim. Fakat sen, beni içlerinden alınca* üzerlerine gözcü artık yalnız sen oldun. Sen her şeye şahit/her şeyi görensin.”
*
* Âyetteki “teveffeytenî” (vefat ettirme/canını alma) kelimesine, burada “kabadtenî” (tutup alma/teslim alma) mânası verilmektedir.2
118
اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَۚ وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ ﴿118﴾
“Eğer onlara azap edersen onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan yine şüphesiz mutlak galip ve mutlak hüküm ve hikmet sahibi sensin, sen.” (diye cevap verecek).
119
قَالَ اللّٰهُ هٰذَا یَوْمُ یَنْفَعُ الصّٰدِقٖینَ صِدْقُهُمْؕ لَهُمْ جَنّٰتٌ تَجْرٖی مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهٰرُ خٰلِدٖینَ فٖیهَٓا اَبَدًاؕ رَضِیَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُؕ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظٖیمُ ﴿119﴾
Allah (şöyle) buyuracak: “Bu(gün) doğru söyleyenlerin, doğruluklarının (kendilerine) fayda vereceği gündür. Onlar için içinde ebedî kalacakları, alt tarafından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte bu, en büyük kurtuluş ve mutluluktur.”
120
لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِ وَمَا فٖیهِنَّؕ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ ﴿120﴾
Göklerin, yerin ve onlarda bulunan (bütün) şeylerin mülkü Allah’ındır. O her şeye hakkıyla kâdirdir.3
3krş. 4/126
*
Dünyada insana verilen mal ve mülkün hepsi emanettir. İnsan, kazandığının ve harcadığının helal olup olmadığının hesabını vermekle mükelleftir.