Feyzü’l FurkanTefsirli Kur’ân-ı Kerîm Meâli
14. İbrahimÂyet 1
سُورَةُ اِبْرَاهِيمَ

İbrahim Sûresi

MEKKÎ52 âyet · Cüz 13 · Nüzûl sırası 72
Bu sûre hakkındaMekke döneminde nâzil olmuştur. 52 âyettir. 28, 29 ve 30. âyetlerinin Medine döneminde inmiş olduğu rivayet edilir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1
الٓرٰࣞ كِتٰبٌ اَنْزَلْنٰهُ اِلَیْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمٰتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرٰطِ الْعَزٖیزِ الْحَمٖیدِۙ ﴿1﴾
Elif, Lâm, Râ. Bu (Kur’an, öyle) bir Kitab’dır ki onu sana; insanları Rablerinin izniyle (her türlü kişisel ve toplumsal) karanlıklardan aydınlığa; eşsiz galip ve övgüye layık olan (Allah’)ın yoluna çıkarman için indirdik.2
2krş. 16/44, 89
*
Düşüncelerin değil; şehvetperestliğin, maddeperestliğin, erkek ve kadın pazarlamacılığının, içki, faiz ve tefeciliğin, çıkarcılık yarışının hâkim olduğu, kendilerine dokunulmazlık öngörülen/verilen kişi ve kral tanrıların hâkimiyet kurduğu devirlerin karanlıklarından aydınlığa çıkarmak için yüce Allah, bu Kur’an’ı indirmiştir. Böylece insanlığın asıl aydınlığa geçişi, toplumun nizamı, sosyal düzeni ve adaleti Kur’an’la olmuş ve toplumda ilâhî hâkimiyet de yine Kur’an’la sağlanmıştır. Çünkü Kur’an hayat nizamı, dünya ve âhiret saadeti için gelmiştir.3 Kur’an hayata rehber oldukça bu aydınlık devam edecektir.
2
اَللّٰهِ الَّذٖی لَهُ مَا فِی السَّمٰوٰتِ وَمَا فِی الْاَرْضِؕ وَوَیْلٌ لِلْكٰفِرٖینَ مِنْ عَذَابٍ شَدٖیدٍۙ ﴿2﴾
O Allah ki göklerde olan ve yerde olan şeyler(in hepsi) ancak O’nundur. (Uğrayacakları) şiddetli azaptan dolayı vay küfre sapanların haline!
3
اَلَّذٖینَ یَسْتَحِبُّونَ الْحَیٰوةَ الدُّنْیَا عَلَى الْاٰخِرَةِ وَیَصُدُّونَ عَنْ سَبٖیلِ اللّٰهِ وَیَبْغُونَهَا عِوَجًاؕ اُولٰٓئِكَ فٖی ضَلٰلٍ بَعٖیدٍ ﴿3﴾
O (küfre sapa)nlar, âhirete tercih ettikleri dünya hayatını severler. (İnsanları) Allah’ın yolundan alıkoyarlar ve onu (o yolu) eğri (ilerlemeye mânî/tutucu) göstermek isterler. İşte onlar (haktan) uzak bir sapıklık içindedirler.4
4bk. 3/99; 7/45, 86; 11/17
4
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهٖ لِیُبَیِّنَ لَهُمْؕ فَیُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ یَشَٓاءُ وَیَهْدٖی مَنْ یَشَٓاءُؕ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ ﴿4﴾
Biz her peygamberi, (kitabımızı) apaçık anlatsın diye ancak kendi halkının diliyle gönderdik. Artık Allah, dilediğini (amellerinin gereği olarak) sapıklıkta bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. O, eşsiz güç, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
5
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰیٰتِنَٓا اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمٰتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَیّٰمِ اللّٰهِؕ اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیٰتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ ﴿5﴾
Andolsun ki biz Musa’yı da: “Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah’ın (gerek kendilerinin gerek başkalarının başlarına getirdiği felaket ve nimet) günlerini hatırlat.” diye âyet (ve mucize)lerimizle gönderdik. Bunda çokça sabreden, çokça şükreden herkes için âyetler (ders verici işaretler) vardır.
6
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَیْكُمْ اِذْ اَنْجٰیكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ یَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ وَیُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَیَسْتَحْیُونَ نِسَٓاءَكُمْؕ وَفٖی ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظٖیمٌࣖ ﴿6﴾
Hani, Musa kavmine: “Allah’ın size bahşettiği nimetleri hatırlayın. Kadınlarınızı (kızlarınızı) sağ bırakıp da oğullarınızı boğazlayarak sizi işkencenin en kötüsüne çarptıran Firavun taifesinden sizi O kurtardı. Bunda (size) Rabbinizden büyük bir imtihan vardır.” demişti.1
1bk. 7/126
*
Dünyanın çeşitli yerlerinde İslâm’ın sesinden ve onun fertler üzerinde hâkimiyet kurmasından rahatsız olunmuş, bundan dolayı da müslümanlara çeşitli zulüm ve işkenceler yapılmış, kısıtlamalar getirilip baskı altında bulundurulmaya çalışılmıştır.2
7
وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَزٖیدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَابٖی لَشَدٖیدٌ ﴿7﴾
Hani Rabbiniz, (size) şöyle bildirmişti: “Andolsun ki eğer şükrü yerine getirirseniz elbette size (nimetimi) artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir.”3
3krş. 2/152; 18/29; 47/15
*
Allah’a karşı şükrü yerine getirmek; emirlerine itaat, zikir ve verdiğinden vermekle gerçekleşir. Şükrü yerine getirmek, Rabb’in rahmetinin, şefkat ve iltifatının şükür sahibine yönelmesini sağlar, basireti açar. Şükrü yerine getirmek, nimetleri verenin tanındığına ve kalpteki imanın dinamikliğine işarettir/delildir. Yediğimiz, içtiğimiz helal rızıklar son derece kıymetli bir hazine olduğu halde, şükrü yerine getirmeme/şükürsüzlük, onları, hayvânî zevklerin tatmin edildiği ve sorumluluğu ağır olan nesneler haline getirir. Şükürsüzlük nankörlüğe, nankörlük ise nimetin er geç elden gitmesine, helak ve azaba sebep olur.4
8
وَقَالَ مُوسٰٓى اِنْ تَكْفُرُٓوا اَنْتُمْ وَمَنْ فِی الْاَرْضِ جَمٖیعًاۙ فَاِنَّ اللّٰهَ لَغَنِیٌّ حَمٖیدٌ ﴿8﴾
Musa yine dedi ki: “Eğer siz ve yeryüzünde olanların tamamı, toptan nankörlük etseniz bile, şüphesiz ki Allah zengindir (hiçbir şeyinde noksanlık olmaz). O, hakkıyla övülmeye lâyıktır.”5
5bk. 39/7
9
اَلَمْ یَاْتِكُمْ نَبَؤُا الَّذٖینَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَؕۛ وَالَّذٖینَ مِنْ بَعْدِهِمْؕۛ لَا یَعْلَمُهُمْ اِلَّا اللّٰهُؕ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَیِّنٰتِ فَرَدُّٓوا اَیْدِیَهُمْ فٖٓی اَفْوٰهِهِمْ وَقَالُٓوا اِنَّا كَفَرْنَا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِهٖ وَاِنَّا لَفٖی شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَـنَٓا اِلَیْهِ مُرٖیبٍ ﴿9﴾
Sizden önce geçenlerden Nuh, Âd, Semûd kavminin ve onlardan sonra (isim ve sayılarını) ancak Allah’ın bildiği kavimlerin haberleri size gelmedi mi? Peygamberleri onlara mucizeler getirdi de onlar ellerini onların (o resûllerin) ağızlarına karşı çevirip: “Biz, sizinle (bize tebliğ için) gönderilmiş olan her şeyi inkâr ettik. Çünkü (sizin) bize yaptığınız davetin mahiyetinden derin bir şüphe ve endişe içindeyiz.” dediler.
10
قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِی اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِؕ یَدْعُوكُمْ لِیَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَیُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىؕ قَالُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاؕ تُرٖیدُونَ اَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ یَعْبُدُ اٰبَٓاؤُنَا فَاْتُونَا بِسُلْطٰنٍ مُبٖینٍ ﴿10﴾
Peygamberleri de (onlara): “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (içindesiniz)? Halbuki O, günahlarınızı bağışlamak ve sizi belirlenmiş bir vakte kadar bırak(ıp yaşat)mak için (hak dine) çağırıyor.” dediler. (Onlar da:) “Siz de bizim gibi bir insandan başka (bir şey) değilsiniz; bizi atalarımızın taptıkları (tanrıları)ndan vazgeçirmek istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık/olağanüstü bir delil getirin.” demişlerdi.
*
Son iki âyette görülüyor ki gerek kâfir gerek müşrik gerek münafık toplum veya gruplar, Allah’a gereği gibi inanmadıkları için peygamberlerin Allah’tan getirdikleri hakikatler karşısında büyüklenip inanmayı kabullenemediklerinden, kâh öfkelenip yumruk halinde parmaklarını ısırmışlar6 kâh yapılan tebliği ve tevhide daveti işitmemek için parmaklarıyla kulaklarını kapamışlardır.7 Mekkeliler’den Kur’an karşıtları, ya Hz. Peygamber’den gizlenmişler, kaçmışlar8 veya “Kur’an’ı dinlemeyin, dinletmeyin onu düşündürmeye fırsat vermeyin, bunun için de, gürültü şamata yapın”9 demişler, bunu yaygınlaştırmaya çalışmışlardır. Burada da aynı eylemin bir benzeri görülmektedir. Bütün devirlerde bu grupların, yüce Allah’tan gelen hakikatleri açık veya gizli susturma kin ve planları görülmüştür.
11
قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ یَمُنُّ عَلٰى مَنْ یَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِهٖؕ وَمَا كَانَ لَـنَٓا اَنْ نَاْتِیَكُمْ بِسُلْطٰنٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِؕ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْیَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ ﴿11﴾
Resulleri de onlara dediler ki: “(Evet) biz de sizin gibi sadece birer insanız. Fakat Allah, kullarından dilediğine nimetini lütfeder. Allah’ın izni olmadan bizim, size (istediğiniz gibi, kesin) bir delil (ve mucize) getirmemize imkân yoktur. İnananlar artık ancak Allah’a güvenip dayansın(lar).”
12
وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰینَا سُبُلَنَاؕ وَلَنَصْبِرَنَّ عَلٰى مَٓا اٰذَیْتُمُونَاؕ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْیَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَࣖ ﴿12﴾
(O,) yollarımızı bize dosdoğru göstermişken, biz ne diye Allah’a güvenip dayanmayalım? Bize yaptığınız eziyete karşı elbette dayanıp direneceğiz (yılmayacağız). O halde tevekkül eden (mü’min)ler, yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.”
13
وَقَالَ الَّذٖینَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ اَرْضِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ فٖی مِلَّتِنَاؕ فَاَوْحٰٓى اِلَیْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظّٰلِمٖینَۙ ﴿13﴾
İnkâr edenler, peygamberlerine: “Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkarırız ya da mutlaka milletimize (dinimize) dönersiniz.” dediler. Rableri de onlara şöyle vahyetti: “O zalimleri muhakkak helak edeceğiz.”
*
Allah’ın dinine ve peygamberine karşı cephe alan küfür grubu, mü’minlere dinlerini yaşama yollarını kapamak ve onları sindirmek için her ne kadar kötülük yapma planları hazırlasalar da Allah’ın planı hepsine galip gelecektir.1
14
وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْؕ ذٰلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَامٖی وَخَافَ وَعٖیدِ ﴿14﴾
“Ve onlardan sonra o yere sizi yerleştireceğiz. Bu (sözüm, benim yücelik) makamımdan korkan ve tehdidimden sakınanlar içindir.”
*
Bu âyet-i kerîmede, daha hicret emri öncesinde Mekke’de iken Resûlullah’ın da -diğer peygamberlerin başına geldiği gibi- memleketinden hicret edeceğine, sonra onu çıkaranların yurduna mâlik olacağına işaret vardır.
15
وَاسْتَفْتَحُوا وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنٖیدٍۙ ﴿15﴾
(Peygamberler, kendilerine düşman olanlara karşı Allah’tan) yardım (ve zafer) istediler; (Allah’ın yardımı üzerine) her inatçı zorba perişan olup hüsrana uğradı.
16
مِنْ وَرَٓائِهٖ جَهَنَّمُ وَیُسْقٰى مِنْ مَٓاءٍ صَدٖیدٍۙ ﴿16﴾
(Bunun) ardından da (onlara) cehennem vardır. (Orada onlara) irinli su içirilir.
17
یَتَجَرَّعُهُ وَلَا یَكَادُ یُسٖیغُهُ وَیَاْتٖیهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَیِّتٍؕ وَمِنْ وَرَٓائِهٖ عَذَابٌ غَلٖیظٌ ﴿17﴾
Onu zorla yutmaya çalışacak, fakat boğazından geçiremeyecek ve her taraftan ona ölüm gelecek (her yerinden ölümü hissedecek). Ancak yine de ölmeyecek. (Bunun) ardından da (bitmez tükenmez) şiddetli bir azap vardır.2
2bk. 18/29; 47/15
18
مَثَلُ الَّذٖینَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ اَعْمٰلُهُمْ كَرَمَادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرّٖیحُ فٖی یَوْمٍ عَاصِفٍؕ لَا یَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلٰى شَیْءٍؕ ذٰلِكَ هُوَ الضَّلٰلُ الْبَعٖیدُ ﴿18﴾
Rablerini inkâr edenlerin/küfre sapanların durumu şudur: Onların yaptıkları (iyi) işler, tıpkı fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu bir kül (yığının)a benzer. (Onların) kazandıklarından hiçbir şey ellerine geçmez. İşte, (haktan) uzak olan sapıklık budur.3
3bk. 3/117
*
Rabbi tanımak; O’na iman edip emirlerini kabullenip samimi olarak teslim olmaktır.
19–20
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ خَلَقَ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّؕ اِنْ یَشَاْ یُذْهِبْكُمْ وَیَاْتِ بِخَلْقٍ جَدٖیدٍۙ ﴿19﴾
وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَزٖیزٍ ﴿20﴾
Allah’ın gökleri ve yeri hakkıyla (yerli yerince) yarattığını (düşünüp gerçeği) görmedin mi? Eğer (O) dilerse sizi giderir (yerinize imanlı ve itaat eden) yepyeni bir halk getirir. Bu da Allah’a güç değildir.1
1bk. 5/54; 6/89; 47/38
21
وَبَرَزُوا لِلّٰهِ جَمٖیعًا فَقَالَ الضُّعَفٰٓؤُا لِلَّذٖینَ اسْتَكْـبَرُٓوا اِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ اَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ مِنْ شَیْءٍؕ قَالُوا لَوْ هَدٰینَا اللّٰهُ لَهَدَیْنٰكُمْؕ سَوَٓاءٌ عَلَیْنَٓا اَجَزِعْنَٓا اَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَحٖیصٍࣖ ﴿21﴾
(İnsanların) hepsi Allah’ın huzuruna çıkacaklar; güçsüzler taifesi, büyüklük taslayan (yönetici ve önder)lere: “Doğrusu biz (dünyada dine aykırı işlerde) size uymuştuk, şimdi siz, Allah’ın azabından (herhangi) bir şeyi bizden giderebilir misiniz?” diyecekler. Onlar da: “Eğer Allah bizi doğru yola eriştirseydi, biz de sizi doğru yola götürürdük. Artık sızlansak da sabretsek de bizim için birdir; kaç(ıp sığınıl)acak bir yerimiz yoktur.” derler.2
2bk. 7/38-39; 33/66-68; 40/47-48
22
وَقَالَ الشَّیْطٰنُ لَمَّا قُضِیَ الْاَمْرُ اِنَّ اللّٰهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَاَخْلَفْتُكُمْؕ وَمَا كَانَ لِیَ عَلَیْكُمْ مِنْ سُلْطٰنٍ اِلَّٓا اَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لٖیۚ فَلَا تَلُومُونٖی وَلُومُٓوا اَنْفُسَكُمْؕ مَٓا اَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُصْرِخِیَّؕ اِنّٖی كَفَرْتُ بِمَٓا اَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُؕ اِنَّ الظّٰلِمٖینَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلٖیمٌ ﴿22﴾
İş bitirilince (kullara ait ilâhî hüküm verilince) şeytan (cehennemdekilere): “Doğrusu Allah size gerçeği vaadetmişti, ben de size (‘İstediğiniz gibi yaşayın, korkmayın, âhiret yoktur.’ diye) vaadetmiştim.3 Sonra sözümden cay(ıp sizi yüzüstü bırak)tım. Benim sizin üzerinizde hiçbir hâkimiyetim/baskı gücüm yoktu. Ben sizi sadece (inkâr ve isyana) çağırdım, siz de hemen bana uyup geldiniz. O halde (kusuru bana yükleyip) beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Esasen evvelce beni (Allah’a) ortak tutmanızı (Allah yerine bana tapmanızı)* da kabul etmemiştim.” der. Elbette (böyle) zalimlere, pek acıklı bir azap vardır.4
3Mehmed Vehbi, III, 1068
4bk. 4/117-120; 59/16
*
* Dinî konularda Allah’a karşı gelenlere itaat, şeytana itaat etmek gibidir.
23
وَاُدْخِلَ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصّٰلِحٰتِ جَنّٰتٍ تَجْرٖی مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهٰرُ خٰلِدٖینَ فٖیهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْؕ تَحِیَّتُهُمْ فٖیهَا سَلٰمٌ ﴿23﴾
İman edip de sâlih (sevaplı) ameller işleyenler, Rablerinin izniyle, içinde devamlı kalacakları, alt tarafından ırmaklar akan cennetlere konulacaklar.
*
Âyet-i kerîmede mâzî sîgası kullanılması, Allah’ın ilm-i ezelîsinde bunun kat’î olarak gerçekleştiğini, kullara göre de ileride olacağını bildirmektedir.
23
وَاُدْخِلَ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصّٰلِحٰتِ جَنّٰتٍ تَجْرٖی مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهٰرُ خٰلِدٖینَ فٖیهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْؕ تَحِیَّتُهُمْ فٖیهَا سَلٰمٌ ﴿23﴾
Orada (birbirlerine) dilek, iltifat ve duaları “selâm”dır (esenlik dilemektir).5
5krş. 36/55-58
24
اَلَمْ تَرَ كَیْفَ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَیِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَیِّبَةٍ اَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِی السَّمَٓاءِۙ ﴿24﴾
Görmedin mi! Allah nasıl bir benzetme yaptı: (Tevhid ve şehadet olarak)6 güzel söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.
6Râzî, XIII, 547-552; Sicistanî, s.232; Mehmed Vehbi, VII, 2696
*
Bu âyet-i kerîmede geçen “güzel söz”ü Allahu Teâlâ, bizim anlamamız için, kökü sağlam, sabit, yıkılmayan, kurumayan, dalları yer ve gök semasını tutmuş, meyvesi güzel olan bir ağaca benzetmektedir. Müfessirlerin açıklamasına göre, bu güzel söz; “kelime-i tevhid/kelime-i şehadet”, bu ağaç ise “mârifetullah” ağacıdır. Benzeyen, benzetilenin özelliğini taşır. Bu bakımdan mârifetullah (Allah bilinci) ağacı kimin kalbine dikilir, orada ne kadar kuvvetli kök salar ve ne kadar güzel gelişip meyvelerini verirse o insan artık özüyle, sözüyle, ahlâk ve davranışlarıyla kemâle ulaşır. Allah’a kulluk görevini yerine getirir, şirkten ve tâğûttan uzaklaşır. Yalnız Allah’ın rızasına uygun iş ve hareketlerde bulunur. Bu sayede de dünya ve âhiret saadetini hazırlamış olur.7 Aşağıdaki âyet-i kerîmede belirtildiği gibi kalpte/düşünce ve duygudaki kötü kelime ise küfür olup Allah’ı ve O’nun hüküm ve hâkimiyetini tanımama sözüdür ki her türlü fitne, fesat, musibet ve felâketin kaynağı olup bu da dünya ve âhiret bedbahtlığına sebep olur.
25
تُؤْتٖٓی اُكُلَهَا كُلَّ حٖینٍ بِاِذْنِ رَبِّهَاؕ وَیَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ یَتَذَكَّرُونَ ﴿25﴾
Ki o (ağaç), Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Allah insanlara düşünüp ibret alsınlar diye (işte böyle) misaller verir.
26
وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبٖیثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبٖیثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْاَرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ ﴿26﴾
(Küfür ve inkârcılık gibi) kötü bir sözün (ve sahibinin) durumu da (gövdesi) yerin üstünden kolayca kesilip koparılan, bu sebeple yerinde durması mümkün olmayan kötü bir ağaç gibidir.
27
یُثَبِّتُ اللّٰهُ الَّذٖینَ اٰمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِی الْحَیٰوةِ الدُّنْیَا وَفِی الْاٰخِرَةِۚ وَیُضِلُّ اللّٰهُ الظّٰلِمٖینَ وَیَفْعَلُ اللّٰهُ مَا یَشَٓاءُࣖ ﴿27﴾
Allah (şirk ve tâğûtu reddederek) iman edenleri, dünyada ve âhirette1 sağlam bir söz (olan kelime-i şehâdet) üzere sabit tutar. Allah (küfre sapan) zalimleri de sapıklıkta bırakır/saptırır. Allah dilediğini yapar.2
1Buhârî, “Tefsîr”, 14. sûre
2bk. 2/256 ve dipnotu; 4/48; 5/72
28–29
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖینَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْرًا وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِۙ ﴿28﴾
جَهَنَّمَۚ یَصْلَوْنَهَاؕ وَبِئْسَ الْقَرَارُ ﴿29﴾
Allah’ın nimetini, nankörlükle/küfürle değiştirenleri ve halklarını helak yurduna yani cehenneme sürükleyenleri görmedin mi? Onlar(ın hepsi) oraya girecekler. Orası ne kötü bir duraktır!
30
وَجَعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا لِیُضِلُّوا عَنْ سَبٖیلِهٖؕ قُلْ تَمَتَّعُوا فَاِنَّ مَصٖیرَكُمْ اِلَى النَّارِ ﴿30﴾
Onlar, (insanları) Allah yolundan saptırmak için O’nun yerine birtakım denk (varlık ve şahıs)lar koy(up Allah yerine onlara bağlanmayı sağla)dılar. De ki: “(Şimdilik dünyada) eğlenin, hiç şüphe yok ki dönüşünüz ateşedir.”3
3bk. 2/165; 10/70
31
قُلْ لِعِبَادِیَ الَّذٖینَ اٰمَنُوا یُقٖیمُوا الصَّلٰوةَ وَیُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنٰهُمْ سِرًّا وَعَلَانِیَةً مِنْ قَبْلِ اَنْ یَاْتِیَ یَوْمٌ لَا بَیْعٌ فٖیهِ وَلَا خِلٰلٌ ﴿31﴾
İman eden kullarıma söyle: Namazı dosdoğru kılsınlar, içinde ne bir dostluğun ne alışverişin bulunduğu bir gün gelmeden evvel, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) gizli ve açık olarak infak etsin (harcasın)lar.
32
اَللّٰهُ الَّذٖی خَلَقَ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرٰتِ رِزْقًا لَكُمْۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِیَ فِی الْبَحْرِ بِاَمْرِهٖۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهٰرَۚ ﴿32﴾
Allah, gökleri ve yeri yaratandır, semadan yağmur indirip onunla sizin için rızık olarak meyve (ve mahsul)ler çıkarandır, emri ile denizde akıp gitmesi için gemileri istifadenize veren, ırmakları da istifadenize verendir.
33
وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَیْنِۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّیْلَ وَالنَّهَارَۚ ﴿33﴾
Âdetleri üzere (düzenli bir şekilde yörüngelerinde) seyreden güneşi ve ayı sizin istifadenize sunan, geceyi ve gündüzü size faydalı kılan O’dur.4
4bk. 7/54; 25/13; 36/37-40; 39/5
34
وَاٰتٰیكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُؕ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاؕ اِنَّ الْاِنْسٰنَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌࣖ ﴿34﴾
(O Allah), kendisinden isteyebileceğiniz her şeyden* size verdi. Öyle ki Allah’ın nimetini sayacak olsanız, sayamazsınız. (Buna rağmen) doğrusu insan (yine de) çok zalim, çok nankördür.
*
* Yahut, “İstediğiniz şeylerin hepsini size verdi.” Bu şekildeki mânada, âyetteki “min” harfi teb’îziyye değil, beyaniyye veya zâide olur.1
35
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهٖیمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِنًا وَاجْنُبْنٖی وَبَنِیَّ اَنْ نَعْبُدَ الْاَصْنَامَؕ ﴿35﴾
Hani İbrahim (hanımı Hacer ile oğlu İsmail’i Mekke yöresine yerleştirip) şöyle demişti: “Ey Rabbim! Bu şehri emniyetli kıl,* beni ve oğullarımı heykellere/putlara tapmaktan uzak tut.”
*
* Hz. İbrahim emniyet istiyor; sebebi de putların ve putperestlerin bulunduğu beldede emniyette olmamasıdır. Böyle yerlerde anne rahmindeki cenin dahi emniyette değildir.
36
رَبِّ اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَثٖیرًا مِنَ النَّاسِۚ فَمَنْ تَبِعَنٖی فَاِنَّهُ مِنّٖیۚ وَمَنْ عَصَانٖی فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَحٖیمٌ ﴿36﴾
“Ey Rabbim! Çünkü onlar (putlar), insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular. Artık kim bana uyarsa işte o bendendir. Kim de bana karşı gelirse (onu sana bırakırım). Şüphesiz sen çok bağışlayan, çok merhamet edensin.”
37
رَبَّـنَٓا اِنّٖٓی اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّیَّتٖی بِوَادٍ غَیْرِ ذٖی زَرْعٍ عِنْدَ بَیْتِكَ الْمُحَرَّمِۙ رَبَّـنَا لِیُقٖیمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْوٖٓی اِلَیْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرٰتِ لَعَلَّهُمْ یَشْكُرُونَ ﴿37﴾
“Ey Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını senin mukaddes evin (olan Beytullah’ın) yanında, ekinsiz (çorak) bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz! Namazı ikâme etsinler (orada diye böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının* gönüllerini onlara meylettir ve onları (çeşitli) meyveler ile rızıklandır** ki sana şükretsinler.”
*
* İbrahim (as.) “insanlardan bir kısmı” ifadesini kullanmasaydı, insanların hepsi gönüllerini onlara verirler, yahudi ve hıristiyanlar da orada haccederlerdi. Onların iman ve haclarını kendilerine bırakmıştır.2
*
** Allah duasını kabul etti, orayı emin bir yer kıldı. Her mevsimde meyvelerin, mahsullerin her çeşidi orada toplandı.3
38
رَبَّـنَٓا اِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْفٖی وَمَا نُعْلِنُؕ وَمَا یَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْ شَیْءٍ فِی الْاَرْضِ وَلَا فِی السَّمَٓاءِ ﴿38﴾
“Ey Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.”4
4krş. 2/126
39
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖی وَهَبَ لٖی عَلَى الْكِبَرِ اِسْمٰعٖیلَ وَاِسْحٰقَؕ اِنَّ رَبّٖی لَسَمٖیعُ الدُّعَٓاءِ ﴿39﴾
“İhtiyar halime rağmen bana, İsmail ve İshak’ı veren Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbim duayı (elbette) işitendir (kabul edendir).”
*
İbrahim (as.), İsmail (as.) doğduğunda 99, İshak (as.) doğduğunda ise 112 yaşında idi.5
40
رَبِّ اجْعَلْنٖی مُقٖیمَ الصَّلٰوةِ وَمِنْ ذُرِّیَّتٖیࣗ رَبَّـنَا وَتَقَبَّلْ دُعَٓاءِ ﴿40﴾
“Ey Rabbim! Beni ve neslimden (gelenleri) de namazı gereği gibi kılanlardan eyle. Ey Rabbimiz! Duamı kabul buyur.”
*
Burada kendimize, zürriyetimize ve geçmişlerimize dua etmemiz işaret ediliyor.
41
رَبَّـنَا اغْفِرْ لٖی وَلِوٰلِدَىَّ وَلِلْمُؤْمِنٖینَ یَوْمَ یَقُومُ الْحِسَابُࣖ ﴿41﴾
“Ey Rabbimiz! Hesabın görüleceği kıyamet gününde beni, annemi, babamı* ve tüm mü’minleri bağışla.”
*
* Bu dua, Hz. İbrahim’in babasına istiğfâr etmekten nehyedilmesinden önce idi.6
42
وَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ غٰفِلًا عَمَّا یَعْمَلُ الظّٰلِمُونَؕ اِنَّمَا یُؤَخِّرُهُمْ لِیَوْمٍ تَشْخَصُ فٖیهِ الْاَبْصٰرُۙ ﴿42﴾
(Ey Resûl!) Allah’ı zalimlerin yaptığı şeylerden sakın habersiz zannetme! Ancak (Allah) onları, gözlerin (dehşetten) dışarı fırlayacağı bir güne (kadar) erteliyor (zaman tanıyor).
43
مُهْطِعٖینَ مُقْنِعٖی رُؤُسِهِمْ لَا یَرْتَدُّ اِلَیْهِمْ طَرْفُهُمْۚ وَاَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَٓاءٌؕ ﴿43﴾
(O gün onlar) başlarını göğe dikerek, gözleri kendilerine dön(üp bak)amayacak şekilde koşup dururlar. Artık onların kalpleri (kafaları dehşetten dolayı) bomboştur.
44
وَاَنْذِرِ النَّاسَ یَوْمَ یَاْتٖیهِمُ الْعَذَابُۙ فَیَقُولُ الَّذٖینَ ظَلَمُوا رَبَّـنَٓا اَخِّرْنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَرٖیبٍۙ نُجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرُّسُلَؕ اَوَلَمْ تَكُونُٓوا اَقْسَمْتُمْ مِنْ قَبْلُ مَا لَكُمْ مِنْ زَوَالٍۙ ﴿44﴾
(Ey Muhammed!) İnsanları, kendilerine azabın geleceği o günü haber verip uyar. Çünkü zulmedenler (o gün): “Ey Rabbimiz! Bize kısa bir süre tanı da senin çağrına uyalım, peygamberlere tâbi olalım.” derler. (Fakat boşunadır. O zaman kendilerine şöyle denilir:) “Önceden (dünyada) sizin için hiçbir zeval olmadığına (sonunuzun gelmeyeceğine) dair yemin etmiyor muydunuz?”
45
وَسَكَنْتُمْ فٖی مَسٰكِنِ الَّذٖینَ ظَلَـمُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَتَبَیَّنَ لَكُمْ كَیْفَ فَعَلْنَا بِهِمْ وَضَرَبْنَا لَكُمُ الْاَمْثَالَ ﴿45﴾
Siz (üstelik, Âd ve Semûd kavimleri gibi) kendilerine zulmedenlerin yerlerine yerleştiniz. Onlara ne (azaplar) ettiğimiz size açıklanmıştı ve size (buna dair birçok) misaller de göstermiştik.
46
وَقَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَعِنْدَ اللّٰهِ مَكْرُهُمْؕ وَاِنْ كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُ ﴿46﴾
Hal böyleyken yine de onlar, (peygamberlere karşı) tuzaklar kurdular. Halbuki onların tuzaklarıyla, dağlar bile kaybolacak olsa yine de hilelerinin (karşılığı) Allah katındadır (hilelerini kendi aleyhlerine çevirir).
47
فَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ مُخْلِفَ وَعْدِهٖ رُسُلَهُؕ اِنَّ اللّٰهَ عَزٖیزٌ ذُو انْتِقَامٍؕ ﴿47﴾
O halde asla, Allah’ın peygamberlerine verdiği sözden döneceğini sanma! Şüphesiz Allah mutlak galip, intikam sahibi (herkesin hak ettiği cezayı verici)dir.
48
یَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَیْرَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوٰتُ وَبَرَزُوا لِلّٰهِ الْوٰحِدِ الْقَهَّارِ ﴿48﴾
Öyle bir gün gelecek ki yer başka yere; gökler de (başka göklere) değiştirilecek, (insanların hepsi kabirlerinden kalkıp) her şeye üstün gelen tek Allah’ın huzuruna çıkacaklar.1
1krş. 11/106-107
49
وَتَرَى الْمُجْرِمٖینَ یَوْمَئِذٍ مُقَرَّنٖینَ فِی الْاَصْفَادِۚ ﴿49﴾
O gün günahkârların, kelepçelerle birbirine bağlanmış olduğunu görürsün.
50
سَرَابٖیلُهُمْ مِنْ قَطِرَانٍ وَتَغْشٰى وُجُوهَهُمُ النَّارُۙ ﴿50﴾
Onların gömlekleri katrandandır. Yüzlerini de ateş bürüyecektir. (Çünkü yüzleri Hakk’a yönelmemişti.)
51
لِیَجْزِیَ اللّٰهُ كُلَّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْؕ اِنَّ اللّٰهَ سَرٖیعُ الْحِسَابِ ﴿51﴾
(Bütün bunlar,) Allah’ın herkese (hayır ve şer olarak) kazandığının karşılığını vermesi içindir. Allah hesabı çok çabuk görendir.
52
هٰذَا بَلٰغٌ لِلنَّاسِ وَلِیُنْذَرُوا بِهٖ وَلِیَعْلَـمُٓوا اَنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وٰحِدٌ وَلِیَذَّكَّرَ اُولُوا الْاَلْبٰبِ ﴿52﴾
Bu (Kur’an), insanlara bir tebliğdir. Hem de onunla (insanların) uyarılmaları, (Allah’ın) ancak bir tek ilâh olduğunu bilmeleri ve akıl sahiplerinin de düşünüp öğüt almaları içindir.