سُورَةُ الْقَصَصِ
Kasas Sûresi
MEKKÎBu sûre hakkındaMekke döneminde nâzil olmuştur. 88 âyettir. Adını 25. âyetteki aynı kelimeden almıştır. Kasas, “kıssalar” demektir. 85. âyet, hicret sırasında, 52-55. âyetler Medine döneminde inmiştir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1
طٰسٓمٓؕ ﴿1﴾
Tâ, Sîn, Mîm.
2
تِلْكَ اٰیٰتُ الْكِتٰبِ الْمُبٖینِ ﴿2﴾
Bunlar apaçık (her şeyi bildiren) Kitab’ın âyetleridir.
3
نَتْلُوا عَلَیْكَ مِنْ نَبَاِ مُوسٰى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ یُؤْمِنُونَ ﴿3﴾
(Resûlüm!) İnanan kimseler için Musa ve Firavun’un haberinden (bir kısmını) sana gerçek şekliyle okuyacağız.
4
اِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِی الْاَرْضِ وَجَعَلَ اَهْلَهَا شِیَعًا یَسْتَضْعِفُ طَٓائِفَةً مِنْهُمْ یُذَبِّـحُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَیَسْتَحْيٖ نِسَٓاءَهُمْؕ اِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِدٖینَ ﴿4﴾
Doğrusu Firavun, o yerde (Mısır’da) büyüklendi (ve zorbalığa kalkıştı. Sistem ve yönetimini sürdürmek için oranın) halkını birtakım gruplara böldü. Onlardan bir grubu (İsrâiloğulları’nı baskı altında) zayıf düşürerek oğullarını boğazlıyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardan idi.
*
Kâhin, Firavun’a; “İsrâiloğulları’ndan bir erkek çocuk peygamber olarak gelecek, saltanatını yok edecek.” demişti. Bunun için Firavun da İsrâiloğulları’nın erkek çocuklarını yaşatmıyordu. Çeşitli zamanlarda Firavun benzerleri/kral tanrılar, benzer korku ve kaygılarla Allah yanlılarına işkence ve sindirme gibi çeşitli zulümlerde bulunmuşlardır.3
5
وَنُرٖیدُ اَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذٖینَ اسْتُضْعِفُوا فِی الْاَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ اَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوٰرِثٖینَۙ ﴿5﴾
Biz de istiyorduk ki o yerde zayıf düşürülenlere ihsanda bulunalım, onları (hayırda) önderler yapalım, onları (ötekilerin yerine) mirasçılar kılalım.4
4bk. 2/59
6
وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِی الْاَرْضِ وَنُرِیَ فِرْعَوْنَ وَهٰمٰنَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا یَحْذَرُونَ ﴿6﴾
Ve ayrıca onlara o yerde kudret (ve hâkimiyet) verelim, Firavun’a, (veziri) Hâmân ve askerlerine de korkmakta oldukları şeyi (başlarına getirmek suretiyle) gösterelim.
7
وَاَوْحَیْنَٓا اِلٰٓى اُمِّ مُوسٰٓى اَنْ اَرْضِعٖیهِۚ فَاِذَا خِفْتِ عَلَیْهِ فَاَلْقٖیهِ فِی الْیَمِّ وَلَا تَخَافٖی وَلَا تَحْزَنٖیۚ اِنَّا رَٓادُّوهُ اِلَیْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلٖینَ ﴿7﴾
Musa’nın (doğumu ile) annesine: “Onu emzir, başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman, (bir sandık içinde) denize (Nil’e) bırak. Korkma ve (ayrılmana) üzülme! Çünkü biz, onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden yapacağız.” diye (ilham ile) bildirdik.1
1bk. 20/39
8
فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِیَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًاؕ اِنَّ فِرْعَوْنَ وَهٰمٰنَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خٰطِـٖٔینَ ﴿8﴾
Nihayet (annesi Nil’e bırakınca) Firavun’un ailesi onu (Nil’de) bulup aldı. Ama (bilmiyordu ki) ileride o, kendileri için bir düşman ve bir tasa (kaynağı) olacaktı. Doğrusu Firavun, Hâmân ve askerleri gerçekten çok yanlış yolda idiler.
*
Allah, daha emniyetli olduğu için Hz. Musa’nın azgın Firavun’un yanında yetişmesini murad etmişti.
9
وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَیْنٍ لٖی وَلَكَؕ لَا تَقْتُلُوهُࣗ عَسٰٓى اَنْ یَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لَا یَشْعُرُونَ ﴿9﴾
Firavun’un karısı (sandıkta bir çocuk olduğunu görünce, Firavun’a): “Benim için de senin için de göz aydınlığı (olsun). Onu öldürmeyin, olur ki bize faydası dokunur veya onu evlat ediniriz.” dedi. Onlar (işin) farkında değillerdi.
10
وَاَصْبَحَ فُؤٰادُ اُمِّ مُوسٰى فٰرِغًاؕ اِنْ كَادَتْ لَتُبْدٖی بِهٖ لَوْلَٓا اَنْ رَبَطْنَا عَلٰى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ ﴿10﴾
Musa’nın annesi (bütün umudunu kaybedip) gönlü bomboş (içi yanarak) sabahladı. Eğer biz, (vaadimize) inananlardan olması için kalbini (sabırla) pekiştirmeseydik, neredeyse on(un kendi oğlu olduğun)u açıklayacaktı.
11
وَقَالَتْ لِاُخْتِهٖ قُصّٖیهِؗ فَبَصُرَتْ بِهٖ عَنْ جُنُبٍ وَهُمْ لَا یَشْعُرُونَۙ ﴿11﴾
(Annesi, Musa’nın) kız kardeşine: “Onun izini takip et.” dedi. (O da) onlara fark ettirmeden onu uzaktan gözetledi.
12
وَحَرَّمْنَا عَلَیْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ فَقَالَتْ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰٓى اَهْلِ بَیْتٍ یَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نٰصِحُونَ ﴿12﴾
Biz daha önce ona, süt anneler(in sütünü emmesin)i haram etmiştik (onu bundan men etmiştik). (Musa’nın ablası onların telaşını gördü ve yanlarına geldi:) “Sizin için ona bakacak ve ona candan davran(ıp eğit)ecek bir aileyi göstereyim mi?” dedi.
*
Çünkü o da süt annelerin arasında saraya girmiş, çocuğun hiçbir kadının memesini emmek istemediğini görmüştü.
13
فَرَدَدْنٰهُ اِلٰٓى اُمِّهٖ كَیْ تَقَرَّ عَیْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَلِتَعْلَمَ اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا یَعْلَـمُونَࣖ ﴿13﴾
İşte (bu şekilde) biz onu, gözünün aydın olması, üzülmemesi ve Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bilmesi için annesine geri verdik. Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.
14
وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُ وَاسْتَوٰٓى اٰتَیْنٰهُ حُكْمًا وَعِلْمًاؕ وَكَذٰلِكَ نَجْزِی الْمُحْسِنٖینَ ﴿14﴾
(Musa) ergenlik/yiğitlik çağına erişip de olgunlaşınca,* biz ona hüküm (hikmet, peygamberlik) ve ilim verdik. Güzel hareket edenleri biz işte böyle mükâfatlandırırız.
*
* Olgunlaşma yaşının 33 mü, 40 mı olduğunda ihtilaf edilmiş ise de “40” diyenler, Ahkâf sûresinin 15. âyetini delil getirerek görüşlerini sağlamlaştırmışlardır. Çünkü bu iki âyette “eşüdde” (bedenî) erginlik/yiğitlik çağı ifadesinden sonra bir ileri durumu ifade eden lafızlar kullanılmıştır. Burada “istevâ” lafzı ile aklî ve rûhî kuvvetin kemâle/mükemmelliğe yükselmesi ifade edilmektedir ki bu da zikredilen âyette belirtildiği gibi 40 yaştır.1
15
وَدَخَلَ الْمَدٖینَةَ عَلٰى حٖینِ غَفْلَةٍ مِنْ اَهْلِهَا فَوَجَدَ فٖیهَا رَجُلَیْنِ یَقْتَتِلَانِؗ هٰذَا مِنْ شٖیعَتِهٖ وَهٰذَا مِنْ عَدُوِّهٖۚ فَاسْتَغٰثَهُ الَّذٖی مِنْ شٖیعَتِهٖ عَلَى الَّذٖی مِنْ عَدُوِّهٖۙ فَوَكَزَهُ مُوسٰى فَقَضٰى عَلَیْهِؗ قَالَ هٰذَا مِنْ عَمَلِ الشَّیْطٰنِؕ اِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُبٖینٌ ﴿15﴾
(Musa,) halkının dalgın (ve meşgul) olduğu bir sırada şehre girdi ve orada kavga etmekte olan iki adam gördü.
*
Ayette geçen “vecede” ‘buldu’ anlamına geldiği gibi ‘gördü’ anlamına da gelmektedir.
15
وَدَخَلَ الْمَدٖینَةَ عَلٰى حٖینِ غَفْلَةٍ مِنْ اَهْلِهَا فَوَجَدَ فٖیهَا رَجُلَیْنِ یَقْتَتِلَانِؗ هٰذَا مِنْ شٖیعَتِهٖ وَهٰذَا مِنْ عَدُوِّهٖۚ فَاسْتَغٰثَهُ الَّذٖی مِنْ شٖیعَتِهٖ عَلَى الَّذٖی مِنْ عَدُوِّهٖۙ فَوَكَزَهُ مُوسٰى فَقَضٰى عَلَیْهِؗ قَالَ هٰذَا مِنْ عَمَلِ الشَّیْطٰنِؕ اِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُبٖینٌ ﴿15﴾
Biri kendi tarafından, diğeri de düşmanından (Mısırlı bir Kıptî) idi. Derken kendi tarafından olan, düşmanından olana karşı yardım istedi. Musa da on(a, düşman kavminden olan)a bir yumruk vurup işini bitirdi (kasıtsız olarak öldürdü. Bunun üzerine:) “Bu şeytanın işindendir; çünkü o apaçık saptırıcı bir düşmandır.” dedi.2
2bk. 20/40; 26/20-22
16
قَالَ رَبِّ اِنّٖی ظَلَمْتُ نَفْسٖی فَاغْفِرْ لٖی فَغَفَرَ لَهُؕ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحٖیمُ ﴿16﴾
(Musa pişman olup:) “Ey Rabbim! Gerçekten ben kendime yazık ettim, beni bağışla.” dedi. Bunun üzerine (Allah) onu bağışladı. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
17
قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَنْعَمْتَ عَلَیَّ فَلَنْ اَكُونَ ظَهٖیرًا لِلْمُجْرِمٖینَ ﴿17﴾
“Ey Rabbim! Bana lütfettiğin nimetler hakkı için artık suçlulara asla arka çıkmayacağım.” dedi.
18
فَاَصْبَحَ فِی الْمَدٖینَةِ خَٓائِفًا یَتَرَقَّبُ فَاِذَا الَّذِی اسْتَنْصَرَهُ بِالْاَمْسِ یَسْتَصْرِخُهُؕ قَالَ لَهُ مُوسٰٓى اِنَّكَ لَغَوِیٌّ مُبٖینٌ ﴿18﴾
(Musa) şehirde korku içinde (neticeyi) gözeterek sabahladı. (Sabahleyin) bir de gördü ki dün kendisinden yardım isteyen (adam, başka bir Kıptî’ye karşı) yine kendisinden feryat edi(p yardım isti)yor. Musa ona: “Hakikaten belli ki sen bir azgınsın.” dedi.
19
فَلَمَّٓا اَنْ اَرَادَ اَنْ یَبْطِشَ بِالَّذٖی هُوَ عَدُوٌّ لَهُمَاۙ قَالَ یٰمُوسٰٓى اَتُرٖیدُ اَنْ تَقْتُلَنٖی كَمَا قَتَلْتَ نَفْسًا بِالْاَمْسِࣗ اِنْ تُرٖیدُ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ جَبَّارًا فِی الْاَرْضِ وَمَا تُرٖیدُ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْمُصْلِحٖینَ ﴿19﴾
Derken (Musa), yine her ikisinin de (kendisinin ve yardım isteyenin) düşmanı olan (adam)ı yakala(yıp ayır)mak isteyince, o adam (korkusundan) dedi ki: “Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? (Demek ki) sen yeryüzünde bir zorba olmak emelindesin de, ortalığı düzeltenlerden olmak istemiyorsun.” dedi.
*
Kıptî bunu duyunca, kâtilin Musa (as.) olduğunu anlamış ve derhal Firavun’a haber vermiş, o da Hz. Musa’nın öldürülmesi için ferman çıkarmıştır.
20
وَجَٓاءَ رَجُلٌ مِنْ اَقْصَا الْمَدٖینَةِ یَسْعٰىؗ قَالَ یٰمُوسٰٓى اِنَّ الْمَلَاَ یَاْتَمِرُونَ بِكَ لِیَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ اِنّٖی لَكَ مِنَ النّٰصِحٖینَ ﴿20﴾
O sırada şehrin öbür başından (saraydan) bir adam koşarak geldi: “Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar. Hemen çık (git buradan). Hakikaten ben, sana öğüt veren (senin iyiliğini isteyen)lerdenim.” dedi.3
3krş. 40/28
21
فَخَرَجَ مِنْهَا خَٓائِفًا یَتَرَقَّبُؗ قَالَ رَبِّ نَجِّنٖی مِنَ الْقَوْمِ الظّٰلِمٖینَࣖ ﴿21﴾
Bunun üzerine (Musa) korkarak (ve etrafı) gözetleyerek oradan çıktı: “Ey Rabbim! Beni zalimler güruhun(un elin)den kurtar.” dedi.
22
وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَٓاءَ مَدْیَنَ قَالَ عَسٰى رَبّٖٓی اَنْ یَهْدِیَنٖی سَوَٓاءَ السَّبٖیلِ ﴿22﴾
(Musa) Medyen tarafına yönelince: “Umarım ki Rabbim bana doğru (düzgün) yolu gösterir (de giderim).” dedi.
*
Medyen, Akabe Körfezi’nin Doğu kıyısında bir yerleşim yeridir. Mısır ile arası sekiz günlük yol mesafesinde idi. Firavun’un idaresi altında değildi.
23
وَلَمَّا وَرَدَ مَٓاءَ مَدْیَنَ وَجَدَ عَلَیْهِ اُمَّةً مِنَ النَّاسِ یَسْقُونَؗ وَوَجَدَ مِنْ دُونِهِمُ امْرَاَتَیْنِ تَذُودَانِۚ قَالَ مَا خَطْبُكُمَاؕ قَالَتَا لَا نَسْقٖی حَتّٰى یُصْدِرَ الرِّعَٓاءُ وَاَبُونَا شَیْخٌ كَبٖیرٌ ﴿23﴾
Nihayet Medyen suyuna varınca, o (kuyu)nun başında (hayvanlarını) sulayan bir grup insan buldu. Onlardan başka, (bir de koyunlarının suya yaklaşmasını) engelleyen iki kadın gördü. (Onlara:) “(Bu) haliniz ne?” dedi. (Onlar da:) “Çobanlar (hayvanlarına) su içirip götürünceye kadar biz (içlerine sokulup da hayvanlarımızı) sulayamayız. Babamız da çok ihtiyardır (bu yüzden iş bize kalıyor).” dediler.
24
فَسَقٰى لَهُمَا ثُمَّ تَوَلّٰٓى اِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ اِنّٖی لِمَٓا اَنْزَلْتَ اِلَیَّ مِنْ خَیْرٍ فَقٖیرٌ ﴿24﴾
Bunun üzerine (Musa) onlarınkini sulayıverdi. Sonra gölgeye dönüp çekildi: “Ey Rabbim! Doğrusu bana indirdiğin (lütfundan indireceğin) her türlü hayra muhtacım.” dedi.
25
فَجَٓاءَتْهُ اِحْدٰیهُمَا تَمْشٖی عَلَى اسْتِحْیَٓاءٍؗ قَالَتْ اِنَّ اَبٖی یَدْعُوكَ لِیَجْزِیَكَ اَجْرَ مَا سَقَیْتَ لَنَاؕ فَلَمَّا جَٓاءَهُ وَقَصَّ عَلَیْهِ الْقَصَصَۙ قَالَ لَا تَخَفْࣞ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظّٰلِمٖینَ ﴿25﴾
Derken o iki (kız)dan biri utana utana yürüyerek ona geldi: “Bizim için (koyunları) sulamanın ücretini vermek için babam seni çağırıyor” dedi. Bunun üzerine (Musa), onun (babasının) yanına gelip (başından geçen) hikayeyi anlatınca, o: “Korkma, o zalimler topluluğundan kurtuldun.” dedi.
26
قَالَتْ اِحْدٰیهُمَا یٰٓـاَبَتِ اسْتَـْٔجِرْهُؗ اِنَّ خَیْرَ مَنِ اسْتَـْٔجَرْتَ الْقَوِیُّ الْاَمٖینُ ﴿26﴾
O (kız)lardan biri: “Babacığım! Onu ücretli (çoban) tut. Çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı, (bu) güçlü ve güvenilir olan (adam)dır.” dedi.
27
قَالَ اِنّٖٓی اُرٖیدُ اَنْ اُنْكِحَكَ اِحْدَى ابْنَتَیَّ هٰتَیْنِ عَلٰٓى اَنْ تَاْجُرَنٖی ثَمٰنِىَ حِجَجٍۚ فَاِنْ اَتْمَمْتَ عَشْرًا فَمِنْ عِنْدِكَۚ وَمَٓا اُرٖیدُ اَنْ اَشُقَّ عَلَیْكَؕ سَتَجِدُنٖٓی اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ مِنَ الصّٰلِحٖینَ ﴿27﴾
(Kızların babası Şuayb, Musa’ya:) “Bana sekiz yıl çalışmana karşılık, bu iki kızımdan birini sana nikâhlamayı arzu ediyorum. Eğer on (yıl)a tamamlarsan, o da senin tarafından (bir lütuf)tur. Ben sana zahmet vermek de istemem. İnşaallah beni iyilerden bulacaksın.” dedi.
28
قَالَ ذٰلِكَ بَیْنٖی وَبَیْنَكَؕ اَیَّمَا الْاَجَلَیْنِ قَضَیْتُ فَلَا عُدْوٰنَ عَلَیَّؕ وَاللّٰهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَكٖیلٌࣖ ﴿28﴾
(Musa:) “Bu, seninle benim aramda (bir ahit)tir. Bu iki müddetten hangisini bitirirsem artık bana karşı hiçbir haksızlık yok (demek)tir. Allah söylediğimize vekildir.” dedi.
29
فَلَمَّا قَضٰى مُوسَى الْاَجَلَ وَسَارَ بِاَهْلِهٖٓ اٰنَسَ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ نَارًاۚ قَالَ لِاَهْلِهِ امْكُثُٓوا اِنّٖٓی اٰنَسْتُ نَارًا لَعَلّٖٓی اٰتٖیكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ ﴿29﴾
Musa, (aralarında konuşulan) müddeti bitirip ailesiyle (Mısır tarafına) yola çıkınca Tûr’un (sağ) tarafından bir ateş fark etti. Ailesine: “Siz durup bekleyin, çünkü ben bir ateş gördüm. Belki oradan size bir haber veya (ocak yakıp) ısınırız diye bir parça kor getiririm.” dedi.
30
فَلَمَّٓا اَتٰیهَا نُودِیَ مِنْ شٰطِئِ الْوَادِ الْاَیْمَنِ فِی الْبُقْعَةِ الْمُبٰرَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ اَنْ یٰمُوسٰٓى اِنّٖٓی اَنَا اللّٰهُ رَبُّ الْعٰلَمٖینَۙ ﴿30﴾
Derken oraya varınca, o mübarek bölgedeki vadinin sağ kıyısındaki ağaçtan şöyle seslenildi: “Ey Musa! Şüphesiz âlemlerin Rabbi (olan) Allah benim, ben!”1
1bk. 20/10-14
31
وَاَنْ اَلْقِ عَصَاكَؕ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِرًا وَلَمْ یُعَقِّبْؕ یٰمُوسٰٓى اَقْبِلْ وَلَا تَخَفْࣞ اِنَّكَ مِنَ الْاٰمِنٖینَ ﴿31﴾
“Âsâ’nı (yere) bırak.” (Musa bıraktığı zaman) onun çevik bir yılan gibi titreyip hareket ettiğini görünce, arkasına dönüp bakmadan kaçtı. “Ey Musa! Buraya gel, korkma. Çünkü sen emniyette olanlardansın.” denildi.
32
اُسْلُكْ یَدَكَ فٖی جَیْبِكَ تَخْرُجْ بَیْضَٓاءَ مِنْ غَیْرِ سُٓوءٍؗ وَاضْمُمْ اِلَیْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ فَذٰنِكَ بُرْهٰنَانِ مِنْ رَبِّكَ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَائِهٖؕ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فٰسِقٖینَ ﴿32﴾
“Elini koynuna sok, (o) kusursuz olarak bembeyaz (parlak bir halde) çıkacaktır. Korkudan dolayı (açılan) kollarını kendine kavuştur (ve kendini topla, kaçma). İşte bu iki (mucize), Firavun ve ileri gelenlerine (karşı) Rabbinden (sana verilen) iki kesin delildir. Çünkü onlar yoldan çıkan bir kavim oldular.”2
2bk. 20/22; 26/33; 27/7-13
33
قَالَ رَبِّ اِنّٖی قَتَلْتُ مِنْهُمْ نَفْسًا فَاَخَافُ اَنْ یَقْتُلُونِ ﴿33﴾
(Musa) dedi ki: “Ey Rabbim! Ben (yanlışlıkla) onlardan birisini öldürdüm. Onun için beni öldüreceklerinden korkuyorum.”
34
وَاَخٖی هٰرُونُ هُوَ اَفْصَحُ مِنّٖی لِسَانًا فَاَرْسِلْهُ مَعِیَ رِدْءًا یُصَدِّقُنٖیؗ اِنّٖٓی اَخَافُ اَنْ یُكَذِّبُونِ ﴿34﴾
“Kardeşim Harun’un ifadesi benden daha düzgündür. Bunun için onu da benimle beraber, beni tasdik eden (ve destekleyen) bir yardımcı olarak gönder. Doğrusu, beni yalanlamalarından korkuyorum.”3
3bk. 20/26-31
35
قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِاَخٖیكَ وَنَجْعَلُ لَكُمَا سُلْطٰنًا فَلَا یَصِلُونَ اِلَیْكُمَا بِاٰیٰتِنَاۚ اَنْتُمَا وَمَنِ اتَّـبَعَكُمَا الْغٰلِبُونَ ﴿35﴾
(Allah) buyurdu ki: “Senin pazunu (gücünü) kardeşinle pekiştireceğiz. İkinize de bir kudret (ve galibiyet) vereceğiz ki âyetlerimiz sayesinde asla size erişemezler. Siz ve size uyanlar galip geleceksiniz.”4
4bk. 20/30-36
36
فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مُوسٰى بِاٰیٰتِنَا بَیِّنٰتٍ قَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُفْتَرًى وَمَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فٖٓی اٰبَٓائِنَا الْاَوَّلٖینَ ﴿36﴾
Musa, onlara açık açık âyetlerimizle gelince: “Bu uydurulmuş bir sihirden başkası değildir. Biz önceden yaşamış atalarımızdan bunu işitmedik.” dediler.
37
وَقَالَ مُوسٰى رَبّٖٓی اَعْلَمُ بِمَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى مِنْ عِنْدِهٖ وَمَنْ تَكُونُ لَهُ عٰقِبَةُ الدَّارِؕ اِنَّهُ لَا یُفْلِحُ الظّٰلِمُونَ ﴿37﴾
Musa: “Rabbim, kendi katından kimin hidayet getirdiğini ve (dünya) yurdun(un hayırlı) sonucunun kime ait olacağını daha iyi bilir. Şu gerçektir ki zalimler iflah olmaz.” dedi.
38
وَقَالَ فِرْعَوْنُ یٰٓـاَیُّهَا الْمَلَاُ مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَیْرٖیۚ فَاَوْقِدْ لٖی یٰهٰمٰنُ عَلَى الطّٖینِ فَاجْعَلْ لٖی صَرْحًا لَعَلّٖٓی اَطَّلِعُ اِلٰٓى اِلٰهِ مُوسٰىۙ وَاِنّٖی لَاَظُنُّهُ مِنَ الْكٰذِبٖینَ ﴿38﴾
Firavun dedi ki: “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka ilâh olduğunu bilmiyorum (tanımıyorum). Ey Hâmân! Haydi benim için çamurun üzerinde ateş yak (tuğla hazırla) da bana yüksek bir kule yap! Belki ben Musa’nın ilâh’ını görürüm.* Çünkü ben onu yalancılardan sanıyorum”2
2krş. 40/36-37
*
* Firavun bunu alay etmek için söylüyordu. Bazıları bu sözün bir laftan ibaret kaldığnı söylemişlerse de, bazıları da böyle bir kulenin yapılıp yıkıldığını nakletmişlerdir.1
39
وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِی الْاَرْضِ بِغَیْرِ الْحَقِّ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اِلَیْنَا لَا یُرْجَعُونَ ﴿39﴾
Kendisi ve askerleri o yerde haksız yere büyüklük tasladı. Onlar hakikaten bize döndürülmeyeceklerini sandılar.
40
فَاَخَذْنٰهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنٰهُمْ فِی الْیَمِّۚ فَانْظُرْ كَیْفَ كَانَ عٰقِبَةُ الظّٰلِمٖینَ ﴿40﴾
Biz de Firavun’u ve askerlerini tutup denize attık. (Resûlüm!) İşte bak, o zalimlerin sonu nasıl oldu?
*
Firavun kendi sistemini kurup ülkeyi idare bakımından bütün otoriteyi kendisinde topladığından, ordusu kuvvetli, etrafı da uygun ve müsait olduğundan, kendisini en yüce rab ilan etmişti.3 Onu onaylayan ve destekleyenler de, kurduğu zalim sistemin ileri gelenleri/Mele zümresi idi. Hz. Musa’nın Allah’tan getirdiği şeriate ne kendisi inanıp boyun eğiyor ne de halkına göz yumuyordu. Hz. Musa tarafını tutanları hainlikle suçluyor ve onlara ölüm fermanı çıkarıyordu. Gayesi, getirdiği ve kurduğu sisteme insanlar hep boyun eğsinler, hep onu sevsinler, ondan korkup ona kul olsunlar idi. Nihayet tâğûtî hükümranlığı bitti. Allah onu ibretlik, korkunç bir ölümle öldürdü.
41
وَجَعَلْنٰهُمْ اَئِمَّةً یَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَیَوْمَ الْقِیٰمَةِ لَا یُنْصَرُونَ ﴿41﴾
Biz, o (inkârda direten, hakka karşı batılı savuna)nları ateşe (sokacak işlere) çağıran önderler yaptık. Kıyamet gününde de kendilerine yardım edilmez.
42
وَاَتْبَعْنٰهُمْ فٖی هٰذِهِ الدُّنْیَا لَعْنَةًۚ وَیَوْمَ الْقِیٰمَةِ هُمْ مِنَ الْمَقْبُوحٖینَࣖ ﴿42﴾
Bu dünyada biz onların arkalarına bir lanet taktık (her zaman lanetle anılacaklardır). Kıyamet gününde ise onlar, (yüzleri) çirkinleşmiş (nefretlik) kimselerden olacak.4
4bk. 11/98
43
وَلَقَدْ اٰتَیْنَا مُوسَى الْكِتٰبَ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الْاُولٰى بَصَٓائِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ یَتَذَكَّرُونَ ﴿43﴾
Andolsun ki biz, ilk devir nesillerin(den Nuh, Hûd, Salih ve Lût kavimlerin)i helak ettikten sonra, Musa’ya, düşünür (ve öğüt alır)lar diye (kavmindeki) insanlara, kalp gözleri için aydınlık (ve apaçık delil)ler; hem de doğru yol ve rahmet olarak, Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik.
44
وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الْغَرْبِیِّ اِذْ قَضَیْنَٓا اِلٰى مُوسَى الْاَمْرَ وَمَا كُنْتَ مِنَ الشّٰهِدٖینَۙ ﴿44﴾
(Ey Resûlüm!) Musa’ya (vahyedip) emri(mizi) bildirdiğimiz zaman, sen (Tûr’un) batı tarafında değildin. Onu görenlerden de olmadın.1
1krş. 3/44; 12/102
45
وَلٰكِنَّٓا اَنْشَاْنَا قُرُونًا فَتَطَاوَلَ عَلَیْهِمُ الْعُمُرُۚ وَمَا كُنْتَ ثَاوِیًا فٖٓی اَهْلِ مَدْیَنَ تَتْلُوا عَلَیْهِمْ اٰیٰتِنَاۙ وَلٰكِنَّا كُنَّا مُرْسِلٖینَ ﴿45﴾
Fakat biz (Musa’dan sonra) nice nesiller yarattık. Onların (devirlerinin) ömrü uzayıp gitti (onlar da vahyi ve şeriati hem unuttular hem değiştirdiler.) Sen (ey Şuayb!) Medyen halkı içinde ikamet edip âyetlerimizi onlardan (ve başkalarından) oku(yup öğren)medin. Aksine (bütün haber ve bilgileri) gönderen biziz.2
2bk. 2/75
46
وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الطُّورِ اِذْ نَادَیْنَا وَلٰكِنْ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَٓا اَتٰیهُمْ مِنْ نَذٖیرٍ مِنْ قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ یَتَذَكَّرُونَ ﴿46﴾
(Musa’ya) seslendiğimiz zaman, (Resûlüm!) Sen Tûr’un yanında da değildin. Fakat Rabbinden bir rahmet olarak, senden önce kendilerine (uzun zamandır)* bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş bir kavmi uyarman için (gönderildin). Olur ki düşünüp öğüt alırlar.
*
* Gerek Hz. İsa ile Peygamberimiz arasındaki 538 senede, gerekse ceddi Hz. İsmail’den beri geçen tahminen 2500 sene içinde Mekke ehline bir uyarıcı gelmemişti.
47
وَلَوْلَٓا اَنْ تُصٖیبَهُمْ مُصٖیبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَیْدٖیهِمْ فَیَقُولُوا رَبَّـنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَیْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِـعَ اٰیٰتِكَ وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ ﴿47﴾
Kendilerinin işlediği (günahlar) yüzünden onlara bir felaket isabet edince: “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de senin âyetlerine uyarak mü’minlerden olsaydık.” diyecek olmasalardı (seni peygamber göndermezdik. Bu bahaneyi kaldırmak için seni gönderdik.)3
3krş. 4/165; 5/19; 6/156-157
48
فَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا لَوْلَٓا اُوتِیَ مِثْلَ مَٓا اُوتِیَ مُوسٰىؕ اَوَلَمْ یَكْفُرُوا بِمَٓا اُوتِیَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۚ قَالُوا سِحْرَانِ تَظٰهَرَاࣞ وَقَالُٓوا اِنَّا بِكُلٍّ كٰفِرُونَ ﴿48﴾
(Fakat) kendilerine tarafımızdan hak (Kur’an ve peygamber) gelince: “Musa’ya verilen (mucize)lerin bir benzeri, ona da verilmeli değil miydi?” dediler. Onlar, daha önce Musa’ya verilenleri inkâr etmemişler miydi? (Mekke kâfirleri Tevrat ve Kur’an için:) “İki sihir birbirine destek oldu.” dediler. Hem: “Doğrusu biz hepsini de inkâr edenleriz.” dediler.
49
قُلْ فَاْتُوا بِكِتٰبٍ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ هُوَ اَهْدٰى مِنْهُمَٓا اَتَّبِعْهُ اِنْ كُنْتُمْ صٰدِقٖینَ ﴿49﴾
De ki: “Eğer bu iddianızda tutarlı (doğru) iseniz, Allah katından, bunlardan (yani Tevrat ve Kur’an’dan) daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım.”
50
فَاِنْ لَمْ یَسْتَجٖیبُوا لَكَ فَاعْلَمْ اَنَّمَا یَتَّبِعُونَ اَهْوَٓاءَهُمْؕ وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوٰیهُ بِغَیْرِ هُدًى مِنَ اللّٰهِؕ اِنَّ اللّٰهَ لَا یَهْدِی الْقَوْمَ الظّٰلِمٖینَ ﴿50﴾
Eğer sana cevap vermezlerse (ki cevap veremezler), bil ki onlar, sadece heveslerine uyuyorlar. Allah’tan (gelen bir delil veya vahye dayalı)* bir yol gösterici olmadan, kendi arzusuna (veya işine gelenlere) uyandan daha sapık kimdir? Şüphesiz ki Allah, zalimler toplumunu doğru yola iletmez.
*
* Dinde kaynağını vahiyden almayan bütün yol göstericilik ve deliller, kesinliği ve kalıcılığı olmayan batıl arzuların mahsulüdür.
51
وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ یَتَذَكَّرُونَؕࣖ ﴿51﴾
Biz onlara gerçekten düşünsün (ve öğüt alsın)lar diye sözü(müzü vahiyle) birbiri ardınca ulaştırdık.
52
اَلَّذٖینَ اٰتَیْنٰهُمُ الْكِتٰبَ مِنْ قَبْلِهٖ هُمْ بِهٖ یُؤْمِنُونَ ﴿52﴾
Kendilerine bu (Kur’an’)dan önce kitap verdiklerimiz(den birçoğu) buna inanırlar.1
1bk. 2/121; 3/199; 17/107
53
وَاِذَا یُتْلٰى عَلَیْهِمْ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِهٖٓ اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَٓا اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِهٖ مُسْلِمٖینَ ﴿53﴾
Onlara (Kur’an) okunduğu zaman: “O’na inandık. Doğrusu o, Rabbimizden (gönderilen) bir haktır. Şüphesiz biz ondan önce de müslüman olan kimseler idik.” dediler.
54
اُولٰٓئِكَ یُؤْتَوْنَ اَجْرَهُمْ مَرَّتَیْنِ بِمَا صَبَرُوا وَیَدْرَؤُنَ بِالْحَسَنَةِ السَّیِّئَةَ وَمِمَّا رَزَقْنٰهُمْ یُنْفِقُونَ ﴿54﴾
İşte onlara sabır (ve imanda sebat) etmelerinden dolayı, mükâfatları iki defa verilecektir. Onlar, kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerine rızık (olarak) verdiğimiz şeylerden hayra harcarlar.
55
وَاِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ اَعْرَضُوا عَنْهُ وَقَالُوا لَـنَٓا اَعْمٰلُنَا وَلَكُمْ اَعْمٰلُكُمْؗ سَلٰمٌ عَلَیْكُمْؗ لَا نَبْتَغِی الْجٰهِلٖینَ ﴿55﴾
Onlar boş/faydasız ve uygunsuz söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve: “Bizim işlerimiz (amellerimiz) bize, sizin işleriniz de sizedir. Size selam olsun (hoşça kalın), biz cahil(lik eden)leri istemeyiz. (Cahil kimselerle oturup kalkmayız/arkadaşlık etmeyiz.)” derler.2
2krş. 6/68
*
“Nâdanlar eder sohbet-i nâdanla telezzüz
*
Dîvânelerin hemdemi dîvâne gerektir.”
*
(Ziya Paşa)
56
اِنَّكَ لَا تَهْدٖی مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ یَهْدٖی مَنْ یَشَٓاءُۚ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدٖینَ ﴿56﴾
(Resûlüm!) Şüphesiz sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin. Fakat Allah dilediğini (iyi niyet ve amellerine göre) doğru yola eriştirir. O, doğru yola erişecek olanları daha iyi bilir.3
3krş. 2/171; 12/103
*
Resûlullah (sas.), kendisini her yönüyle himaye eden amcası Ebû Tâlib’in ölmeden önce iman edip müslüman olmasını çok istemişti. Fakat o, çevre ve mevkinin verdiği gururu yenemeyip “Çevrem ve kadınlar beni ayıplar.” diyerek Allah’a ve Resûlü’nün tebliğine teslimiyet göstermeden/müslüman olamadan ölmüştü.
57
وَقَالُٓوا اِنْ نَتَّبِعِ الْهُدٰى مَعَكَ نُتَخَطَّفْ مِنْ اَرْضِنَاؕ اَوَلَمْ نُمَكِّنْ لَهُمْ حَرَمًا اٰمِنًا یُجْبٰٓى اِلَیْهِ ثَمَرٰتُ كُلِّ شَیْءٍ رِزْقًا مِنْ لَدُنَّا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا یَعْلَمُونَ ﴿57﴾
“Eğer seninle beraber doğru yola (tevhide) uyarsak yerimizden (yurdumuzdan) koparıl(ıp atıl)ırız.” derler.
*
Bu söz, iman zayıflığındandır. Çünkü tevhide inanmak, kalpteki ve dışarıdaki putları terk etmek, müşriklerden korkmamak, samimi mü’minlerin işidir.
57
وَقَالُٓوا اِنْ نَتَّبِعِ الْهُدٰى مَعَكَ نُتَخَطَّفْ مِنْ اَرْضِنَاؕ اَوَلَمْ نُمَكِّنْ لَهُمْ حَرَمًا اٰمِنًا یُجْبٰٓى اِلَیْهِ ثَمَرٰتُ كُلِّ شَیْءٍ رِزْقًا مِنْ لَدُنَّا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا یَعْلَمُونَ ﴿57﴾
Biz, tarafımızdan onları, bir rızık olarak her şeyin mahsullerinin oraya toplandığı emniyetli bir Harem (olan Mekke)’de yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.
58
وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْیَةٍ بَطِرَتْ مَعٖیشَتَهَاۚ فَتِلْكَ مَسٰكِنُهُمْ لَمْ تُسْكَنْ مِنْ بَعْدِهِمْ اِلَّا قَلٖیلًاؕ وَكُنَّا نَحْنُ الْوٰرِثٖینَ ﴿58﴾
Biz, (böyle) refahından şımarıp azmış (peygamberlerini ve ilâhî hükümleri tanımamış) nice memleketleri helak ettik. İşte onların meskenleri! Kendilerinden sonra ancak pek azı oturulabilecek halde kalmıştır. (Oralara hep) biz mirasçı olduk.4
4krş. 17/16-17; 34/17
59
وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرٰى حَتّٰى یَبْعَثَ فٖٓی اُمِّهَا رَسُولًا یَتْلُوا عَلَیْهِمْ اٰیٰتِنَاۚ وَمَا كُنَّا مُهْلِكِی الْقُرٰٓى اِلَّا وَاَهْلُهَا ظٰلِمُونَ ﴿59﴾
Senin Rabbin, memleketlerin ana merkez(ler)ine, âyetlerimizi onlara okuyacak bir peygamber göndermedikçe, o memleketleri helak edici değildir. Zaten biz, ancak halkı zalim (ve inkârcı) memleketleri (azapla) helak etmişizdir.5
5bk. 17/15; 26/208-209
60
وَمَٓا اُوتٖیتُمْ مِنْ شَیْءٍ فَمَتٰعُ الْحَیٰوةِ الدُّنْیَا وَزٖینَتُهَاۚ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَیْرٌ وَاَبْقٰىؕ اَفَلَا تَعْقِلُونَࣖ ﴿60﴾
Oysa size verilen her şey, dünya hayatının (geçici) istifadesi ve ziynetidir. Allah’ın yanında olan ise daha hayırlı ve daha devamlıdır. Akıl erdiremiyor musunuz?
61
اَفَمَنْ وَعَدْنٰهُ وَعْدًا حَسَنًا فَهُوَ لٰقٖیهِ كَمَنْ مَتَّعْنٰهُ مَتٰعَ الْحَیٰوةِ الدُّنْیَا ثُمَّ هُوَ یَوْمَ الْقِیٰمَةِ مِنَ الْمُحْضَرٖینَ ﴿61﴾
Kendisine, (iman ve sâlih amellerinden dolayı cennet gibi) güzel bir vaad ile söz verdiğimiz ve kendisi de (âhirette) buna kavuşan kimse, dünya hayatının (geçici) zevki ile faydalandırdığımız, sonra da kıyamet gününde (azap için tutulup huzurumuza) getirilen kimse gibi midir?
62
وَیَوْمَ یُنَادٖیهِمْ فَیَقُولُ اَیْنَ شُرَكَٓاءِیَ الَّذٖینَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ ﴿62﴾
O gün (Allah) onlara seslenip: “Kendi zannınızca benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz nerede?” diyecek.
63
قَالَ الَّذٖینَ حَقَّ عَلَیْهِمُ الْقَوْلُ رَبَّنَا هٰٓؤُلَٓاءِ الَّذٖینَ اَغْوَیْنَاۚ اَغْوَیْنٰهُمْ كَمَا غَوَیْنَاۚ تَبَرَّاْنَٓا اِلَیْكَؗ مَا كَانُٓوا اِیَّانَا یَعْبُدُونَ ﴿63﴾
Üzerlerine (azap) söz(ü) hak olanlar (şeytanlar, kötü ve fesatçı kimseler, küfre, şirke ve tâğûta çağıranlar; o gün insan ve cin şeytanları): “Ey Rabbimiz! İşte bunlar (kendilerine hoş gelen bir bahane ile) bizim azdırdığımız kimselerdir. Kendimiz azdığımız gibi, onları da azdırdık. Artık (onlardan) uzaklaştığımızı sana arz ederiz. Zaten onlar, bize tapmıyorlar (aslında kendi arzu ve heveslerine tapıyorlar)dı.” derler.
64
وَقٖیلَ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ یَسْتَجٖیبُوا لَهُمْ وَرَاَوُا الْعَذَابَۚ لَوْ اَنَّهُمْ كَانُوا یَهْتَدُونَ ﴿64﴾
(Onlara: “Haydi!) Çağırın (Allah’la) ortak (hale getirip bağlandığınız liderlerinizi, putlarınızı, putlaştırıp ilâh gibi bağlanıp tabulaştırdık)larınızı!” denilecek. Onları çağıracaklar fakat onlar kendilerine cevap vermeyecekler ve (karşılarında) azabı göreceklerdir. Keşke onlar (dünyada iken) doğru yola gelselerdi.
*
Âyette görüldüğü gibi, suçlarını itiraf edenler yine de suçu kendilerinin peşinden gelenlere atmaktadırlar. Zaten nefislerine hoş gelmese onlar da o liderlere uymazlardı. Çünkü onlar Allah’ın emirlerini atıp yasaklarını yapan kimselerdi.1
65
وَیَوْمَ یُنَادٖیهِمْ فَیَقُولُ مَاذَٓا اَجَبْتُمُ الْمُرْسَلٖینَ ﴿65﴾
O gün (Allah) onlara seslenip: “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” diyecek.
66
فَعَمِیَتْ عَلَیْهِمُ الْاَنْـبَٓاءُ یَوْمَئِذٍ فَهُمْ لَا یَتَسَٓاءَلُونَ ﴿66﴾
O gün onlara haber yolları körelmiş/kapanmış (cevap imkânları ve bahane güçleri bitmiş)tir. Artık onlar birbirlerine de soramazlar.
67
فَاَمَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صٰلِحًا فَعَسٰٓى اَنْ یَكُونَ مِنَ الْمُفْلِحٖینَ ﴿67﴾
Ama kim (bu dünyada) tevbe ve iman edip iyi (sevaplı) iş (ve hareket)ler yaparsa o takdirde kurtuluşa erenlerden olmayı umabilir.
68
وَرَبُّكَ یَخْلُقُ مَا یَشَٓاءُ وَیَخْتَارُؕ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِیَرَةُؕ سُبْحٰنَ اللّٰهِ وَتَعٰلٰى عَمَّا یُشْرِكُونَ ﴿68﴾
Rabbin dilediğini yaratır ve (elçi) seçer. Seçmek, onlara ait değildir. Allah, eş koştukları şeylerden uzaktır ve (O’nun) şânı yücedir.
69
وَرَبُّكَ یَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا یُعْلِنُونَ ﴿69﴾
Rabbin, onların sinelerinde gizledikleri şeyi de açığa vurdukları şeyi de (çok iyi) bilir.2
2bk. 13/10
70
وَهُوَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَؕ لَهُ الْحَمْدُ فِی الْاُولٰى وَالْاٰخِرَةِؗ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ ﴿70﴾
O Allah ki kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. Başta ve sonda (dünyada ve âhirette) hamd O’na mahsustur. Hüküm de yalnız O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.
*
Eğer Allah’tan başka bir ilâh daha olsaydı, o da ayrı emirler verir, hükümler koyar ve her biri kendi emrinin geçerli olmasını isterdi. Böylece kâinatın nizamı ve insanların hayat düzenleri bozulur, şaşkınlık ve sıkıntı içinde bocalarlardı.3
71
قُلْ اَرَاَیْتُمْ اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَیْكُمُ الَّیْلَ سَرْمَدًا اِلٰى یَوْمِ الْقِیٰمَةِ مَنْ اِلٰهٌ غَیْرُ اللّٰهِ یَاْتٖیكُمْ بِضِیَٓاءٍؕ اَفَلَا تَسْمَعُونَ ﴿71﴾
(Resûlüm!) De ki: “Söyleyin bakalım? Eğer Allah üzerinize geceyi kıyamete kadar devamlı (karanlık) kılsa Allah’tan başka size ışık getirecek ilâh kimdir? Hâlâ (hakikatleri) işitmeyecek misiniz?”
72
قُلْ اَرَاَیْتُمْ اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَیْكُمُ النَّهَارَ سَرْمَدًا اِلٰى یَوْمِ الْقِیٰمَةِ مَنْ اِلٰهٌ غَیْرُ اللّٰهِ یَاْتٖیكُمْ بِلَیْلٍ تَسْكُنُونَ فٖیهِؕ اَفَلَا تُبْصِرُونَ ﴿72﴾
De ki: “(Yine) bana söyleyin bakalım, eğer Allah, üzerinize gündüzü kıyamete kadar devamlı kılsa, içinde dinleneceğiniz bir geceyi, Allah’tan başka, size getirecek ilâh kimdir? Hâlâ (Allah’ın kudretini) görmez misiniz?”
73
وَمِنْ رَحْمَتِهٖ جَعَلَ لَكُمُ الَّیْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا فٖیهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهٖ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿73﴾
(Allah) rahmetinden dolayı geceyi ve gündüzü yarattı ki hem (gece) içinde dinlenesiniz hem de (gündüz) O’nun lütfundan (rızık) arayasınız ve (nimetlerine) şükredesiniz.1
1bk. 17/12; 25/47; 78/9-11
74
وَیَوْمَ یُنَادٖیهِمْ فَیَقُولُ اَیْنَ شُرَكَٓاءِیَ الَّذٖینَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ ﴿74﴾
O gün (Allah) onlara seslenip: “Benim ortaklarım sandıklarınız (putlar ve aşırı sevgiyle bağlanıp putlaştırdıklarınız) nerede?” diyecek.2
2bk. 2/165
75
وَنَزَعْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ شَهٖیدًا فَقُلْنَا هَاتُوا بُرْهٰنَكُمْ فَعَلِمُٓوا اَنَّ الْحَقَّ لِلّٰهِ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا یَفْتَرُونَࣖ ﴿75﴾
(O gün) her ümmetten (dünyadaki inkârlarına) birer şahit (peygamber) çıkarırız da: “Haydi, kesin delilinizi getirin!” deriz. Artık hak (dinin Allah’ın olduğunu bilecekler ve uydur(up tap)tıkları şeyler de kendi (huzur)larından kaybolup gidecek.
76
اِنَّ قٰرُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَیْهِمْࣕ وَاٰتَیْنٰهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَٓا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓواُ بِالْعُصْبَةِ اُولِی الْقُوَّةِࣗ اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ اِنَّ اللّٰهَ لَا یُحِبُّ الْفَرِحٖینَ ﴿76﴾
Kârun, Musa’nın kavminden (amcasının oğlu) idi. Ama onlara karşı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler verdik ki anahtarları(nı bile taşımak) güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Kavmi ona demişti ki: “Şımarma! Çünkü Allah (böbürlenip) şımaranları sevmez.”
77
وَابْتَغِ فٖیمَٓا اٰتٰیكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَصٖیبَكَ مِنَ الدُّنْیَا وَاَحْسِنْ كَمَٓا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَیْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِی الْاَرْضِؕ اِنَّ اللّٰهَ لَا یُحِبُّ الْمُفْسِدٖینَ ﴿77﴾
“Allah’ın sana verdiği (güç, kuvvet, mal, evlat, ilim gibi her türlü) şeyde âhiret yurdunu da ara. Dünyadan (helalinden olarak) nasibini de unutma! Allah’ın sana iyilik ettiği gibi sen de iyilik et. (Emirlerine muhalefet ederek) yeryüzünde bozgunculuk (yapmayı) isteme! Çünkü Allah bozguncuları sevmez.”3
3bk. 2/201-202; 63/10
*
Yüce Allah bu âyet-i kerîmede dünya ve âhiret nasibini aramada bir denge tavsiye etmektedir. Sonraki âyetlerde, aşırı hırsın ve tamamen dünyaya dalmanın, dünyaperestliğin ve onunla böbürlenmenin felaketini bildirmektedir. İslâm’ın bildirdiği ölçüler dâhilinde dünya ve âhiret dengesini temin için çalışmak, İslâm’ın öngördüğü yaşama biçimidir. Çünkü dinimiz, Allah’ın emirlerine uygun yaşamın yanında çalışıp helalinden kazanmayı ve helale harcamayı övmüş ve emretmiştir. Aksine haramı helali, günahı sevabı ve âhireti düşünmeden Allah’a kulluktan uzaklaşıp yalnız dünya için çalışmak, insanı aç gözlü, maddeperest, çıkarcı ve maksadı için her türlü acımasızlığı ve hainliği yapar hâle getirir. Âhiret nimetlerinden de nasibi olmaz. Hadîs-i şerîfe göre; ‘büyük bir fitne çıkmadıkça’ yalnız âhirete çalışmak için toplumdan ayrılıp dünya işlerini bırakmak/el etek çekmekle, sosyal bir varlık olan insan, kendi yaratılışına, Allah ve Resûlü’nün emirlerine aykırı hareket etmiş olur.4
78
قَالَ اِنَّـمَٓا اُوتٖیتُهُ عَلٰى عِلْمٍ عِنْدٖیؕ اَوَلَمْ یَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَهْلَكَ مِنْ قَبْلِهٖ مِنَ الْقُرُونِ مَنْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَاَكْثَرُ جَمْعًاؕ وَلَا یُسْـَٔلُ عَنْ ذُنُوبِهِمُ الْمُجْرِمُونَ ﴿78﴾
(Kârun:) “Bu (servet) bana, ancak benim ilmim sayesinde verildi.” dedi.
*
Kârun, Hz. Musa ve Hz. Harun’dan sonra Tevrat’ı İsrâiloğulları içinde en iyi bilendi.1 Bir Arap şairi olan Hâfız İbrahim’in söylediği beytin anlamı buna ve benzerlerine çok uygun düşmektedir: “Güzel ahlâk ile bezenmeyen ilim, sahibini aşağıya atan binit hayvanı gibidir.”
78
قَالَ اِنَّـمَٓا اُوتٖیتُهُ عَلٰى عِلْمٍ عِنْدٖیؕ اَوَلَمْ یَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَهْلَكَ مِنْ قَبْلِهٖ مِنَ الْقُرُونِ مَنْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَاَكْثَرُ جَمْعًاؕ وَلَا یُسْـَٔلُ عَنْ ذُنُوبِهِمُ الْمُجْرِمُونَ ﴿78﴾
O, kendisinden evvelki nesillerden, ondan daha güçlü ve taraftarları kendisinden daha çok nicelerini Allah’ın helak ettiğini bilmiyor muydu? Artık suçlulara günahları sorulmaz (cezaları verilir).
79
فَخَرَجَ عَلٰى قَوْمِهٖ فٖی زٖینَتِهٖؕ قَالَ الَّذٖینَ یُرٖیدُونَ الْحَیٰوةَ الدُّنْیَا یٰلَیْتَ لَنَا مِثْلَ مَٓا اُوتِیَ قٰرُونُۙ اِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظٖیمٍ ﴿79﴾
Derken (maddeperest Kârun bir gün), ziyneti (ve ihtişamı) içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını (sevip) isteyenler: “Keşke, Kârun’a verilen (mal) gibi bizim de olsaydı. Hakikaten o büyük bir nasip (ve şans) sahibidir.” dediler.
80
وَقَالَ الَّذٖینَ اُوتُوا الْعِلْمَ وَیْلَكُمْ ثَوَابُ اللّٰهِ خَیْرٌ لِمَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صٰلِحًاۚ وَلَا یُلَقّٰیهَٓا اِلَّا الصّٰبِرُونَ ﴿80﴾
Kendilerine (mânevî) ilim verilenler ise: “Yazıklar olsun size! Allah’ın sevabı (mükâfatı), iman edip de sâlih amel işleyenler için (kahrından verdiği dünyalıktan) daha hayırlıdır. Ona da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz.” dediler.
81
فَخَسَفْنَا بِهٖ وَبِدَارِهِ الْاَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ یَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِࣗ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرٖینَ ﴿81﴾
Nihayet biz onu da sarayını da yer(in dibin)e geçir(iver)dik. Artık Allah’a karşı, kendisine yardım eden bir topluluğu da olmadı. O, kendisini kurtaranlardan da değildi.
*
İnsanı tuğyâna yani Allah’a ihtiyaç duymayıp isyan ve zulme sürükleyen en büyük etkenlerden biri malının çokluğu, diğeri de siyâsî otoritesi ile büyüklenip şımarmasıdır. Âdetullah gereği bunların her ikisi de helake götürücüdür.2 İşte Kârun’da bu ikisi de vardı. Verilen mal/servet nimetiyle hem nankörlük yapıyor, Firavun gibi Allah’ı hesaba katmayıp emirlerini hiçe sayıyor, zevk ve sefa içinde yaşıyor, hem de halkın zayıflarını küçük görüp onlara zulmediyor, haklarını vermiyor, üstelik otoritesiyle kendisini ülkenin rabbi görüyordu. İşte bu sebeple Allah’ın gazabına ve azabına uğrayıp yandaşları ile helak oldu.3
82
وَاَصْبَحَ الَّذٖینَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْاَمْسِ یَقُولُونَ وَیْكَاَنَّ اللّٰهَ یَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ یَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِهٖ وَیَقْدِرُۚ لَوْلَٓا اَنْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَیْنَا لَخَسَفَ بِنَاؕ وَیْكَاَنَّهُ لَا یُفْلِحُ الْكٰفِرُونَࣖ ﴿82﴾
Dün onun yerinde olmayı isteyenler, (sabahleyin): “Vay be! Demek ki Allah, kullarından dilediğine rızkı veriyor da, kısıyor da. Eğer Allah bize lütfetmeseydi, elbette bizi de (yere) batırırdı. Vay! Demek ki küfre sapanlar iflah olmaz!” demeye başladılar.
83
تِلْكَ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذٖینَ لَا یُرٖیدُونَ عُلُوًّا فِی الْاَرْضِ وَلَا فَسَادًاؕ وَالْعٰقِبَةُ لِلْمُتَّقٖینَ ﴿83﴾
İşte âhiret yurdu(ndaki cennet) ki: Biz onu, yeryüzünde (emirlerimizi yerine getirmede) büyüklenmek ve (onları ihlâl ederek) bozgunculuk etmek istemeyen kimselere veririz. (En güzel) sonuç (olan cennet), muttakîlerin (Allah’ın emrine uygun yaşayanların/karşı gelmekten ve onları yaşantı alanı dışına atarak saygısızlık etmekten sakınanların)dır.4
4krş. 2/33; 19/63; 38/49; 43/35; 89/10-14
84
مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَیْرٌ مِنْهَاۚ وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّیِّئَةِ فَلَا یُجْزَى الَّذٖینَ عَمِلُوا السَّیِّـَٔاتِ اِلَّا مَا كَانُوا یَعْمَلُونَ ﴿84﴾
Kim iyilikle gelirse onun için ondan daha hayırlısı vardır. Kim de kötülükle gelirse o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kötülük kadar cezalandırılırlar.5
5krş. 6/160; 27/89-90
85
اِنَّ الَّذٖی فَرَضَ عَلَیْكَ الْقُرْاٰنَ لَـرَٓادُّكَ اِلٰى مَعَادٍؕ قُلْ رَبّٖٓی اَعْلَمُ مَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى وَمَنْ هُوَ فٖی ضَلٰلٍ مُبٖینٍ ﴿85﴾
Hiç şüphesiz bu Kur’an’ı (okuyup amel etmeyi) farz kılan (Allah), elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki: “Rabbim, hidayetle geleni de apaçık bir sapıklık içinde olanı da en iyi bilendir.”
*
Bu âyet, hicret sırasında Cuhfe’de nâzil olmuş ve bu müjde ile Resûlullah (sas.) teselli bulmuştur.
86
وَمَا كُنْتَ تَرْجُٓوا اَنْ یُلْقٰٓى اِلَیْكَ الْكِتٰبُ اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ ظَهٖیرًا لِلْكٰفِرٖینَؗ ﴿86﴾
(Resûlüm! Bu) Kitab’ın, sana (vahiyle) indirileceğini ümit etmiyordun. (Bu,) ancak Rabbinden bir rahmet (olarak indirilmiş)tir. O halde inkârcılara arka çıkma!
87
وَلَا یَصُدُّنَّكَ عَنْ اٰیٰتِ اللّٰهِ بَعْدَ اِذْ اُنْزِلَتْ اِلَیْكَ وَادْعُ اِلٰى رَبِّكَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكٖینَۚ ﴿87﴾
Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, onlar(ı tatbik etmek)ten sakın seni alıkoymasınlar! (Korkmadan, yılmadan) Rabbine (insanları) davet et. Asla müşriklerden (Hevâlarını veya Allah’tan başka varlıkları ilâhlaştıran, Allah yerine ona bağlılık gösterenler ve de onlardan yana) olma!
88
وَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۘ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَࣞ كُلُّ شَیْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُؕ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ ﴿88﴾
Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarıp tapma/tapınma!
*
Allah’tan başka varlıkları putlaştırıp onlara yalvarma, bağlılık arz etme, sığınma, tapma ve tapınma şirk ve küfür olduğundan burada men edilmiştir.2
88
وَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۘ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَࣞ كُلُّ شَیْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُؕ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ ﴿88﴾
O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun zâtından başka (maddî) her şey yok olacaktır. Hüküm (ve mutlak hâkimiyet) sadece O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.1
1krş. 55/26-27