Feyzü’l FurkanTefsirli Kur’ân-ı Kerîm Meâli
48. FetihÂyet 1
سُورَةُ الْفَتْحِ

Fetih Sûresi

MEDENÎ29 âyet · Cüz 26 · Nüzûl sırası 111
Bu sûre hakkındaMedine döneminde, Hicret’in altıncı yılında, Hz. Peygamber Hudeybiye antlaşmasından dönerken inmiştir. 29 âyettir. Adını ilk âyetindeki aynı kelimeden almıştır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1
اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبٖینًاۙ ﴿1﴾
(Resûlüm!) Biz, sana apaçık bir fetih (ve zafer yolu) açtık.1
1bk. 90/12
*
Buhârî’ye göre bu fetih, İslâm’ın önünü açan Hudeybiye sulh antlaşması’dır.
2–3
لِیَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ وَیُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَیْكَ وَیَهْدِیَكَ صِرٰطًا مُسْتَقٖیمًاۙ ﴿2﴾
وَیَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْرًا عَزٖیزًا ﴿3﴾
(Bu) senin (zelle olan) günahından, geçmiş ve gelecek olanı Allah’ın bağışlaması,* sana nimetini tamamlaması ve seni (böylece) doğru bir yola iletmesi ve yine Allah’ın sana şanlı bir zaferle yardım etmesi içindir.
*
* Âyet-i kerîmedeki “zenb” kelimesi, “zelle olan günah” kasıtsız yapılan ufak tefek kusur, yanılma ve hata demektir.2
4
هُوَ الَّـذٖٓی اَنْزَلَ السَّكٖینَةَ فٖی قُلُوبِ الْمُؤْمِنٖینَ لِیَزْدَادُٓوا اٖیمٰنًا مَعَ اٖیمٰنِهِمْؕ وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِؕ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٖیمًا حَكٖیمًاۙ ﴿4﴾
İmanlarına iman kat(ıp artır)sınlar diye, mü’minlerin kalbine huzur (ve sebat) indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları ancak Allah’ındır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
5
لِیُدْخِلَ الْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنٰتِ جَنّٰتٍ تَجْرٖی مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهٰرُ خٰلِدٖینَ فٖیهَا وَیُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَیِّـَٔاتِهِمْؕ وَكَانَ ذٰلِكَ عِنْدَ اللّٰهِ فَوْزًا عَظٖیمًاۙ ﴿5﴾
(Hem bu lütuflar,) mü’min erkeklerle mü’min kadınları, içinde ebedî kalmak üzere alt tarafından ırmaklar akan cennetlere yerleştirmesi ve onların kötülüklerini örtmesi içindir. Bu da Allah katında büyük bir kurtuluştur.
6
وَیُعَذِّبَ الْمُنٰفِقٖینَ وَالْمُنٰفِقٰتِ وَالْمُشْرِكٖینَ وَالْمُشْرِكٰتِ الظَّٓانّٖینَ بِاللّٰهِ ظَنَّ السَّوْءِؕ عَلَیْهِمْ دَٓائِرَةُ السَّوْءِۚ وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَیْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَؕ وَسَٓاءَتْ مَصٖیرًا ﴿6﴾
(Öte yandan mü’minlere bu yardım, onların “Allah, mü’minlere yardım etmez.” diyerek) Allah’a kötü zanda bulunan münafık erkeklerle münafık kadınlara, müşrik erkeklerle müşrik kadınlara azap etmesi içindir. (Mü’minlerin başına gelmesini istedikleri) kötü olaylar, kendi başlarına gelsin! Allah onlara gazap etmiş, onları lanetlemiş ve kendilerine cehennemi hazırlamıştır. O ne kötü bir dönüş yeridir!
7
وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِؕ وَكَانَ اللّٰهُ عَزٖیزًا حَكٖیمًا ﴿7﴾
Göklerin ve yerin (azap ve yardım) orduları yalnız Allah’ındır. Allah, yegâne galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
8
اِنَّٓا اَرْسَلْنٰكَ شٰهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذٖیرًاۙ ﴿8﴾
(Resûlüm!) Şüphesiz biz seni (bütün insanlara) bir şâhit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.3
3krş. 21/107; 22/49; 25/56; 34/28
9
لِتُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُؕ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَصٖیلًا ﴿9﴾
Bu ise: (Sizlerin de) Allah’a ve Resûlü’ne iman edip o (Resûlü’)ne yardım etmeniz, ona saygı göstermeniz, sabah akşam (Allah’ı) tesbih etmeniz içindir.
*
Vakıf işareti olan “tı” harfine kadar zamirler, Resûl’e râci’dir. Tesbihteki zamir de Allah’a râci’dir.
10
اِنَّ الَّذٖینَ یُبَایِعُونَكَ اِنَّمَا یُبَایِعُونَ اللّٰهَؕ یَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَیْدٖیهِمْۚ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا یَنْكُثُ عَلٰى نَفْسِهٖۚ وَمَنْ اَوْفٰى بِمَا عٰهَدَ عَلَیْهُ اللّٰهَ فَسَیُؤْتٖیهِ اَجْرًا عَظٖیمًاࣖ ﴿10﴾
(Resûlüm!) Sana (samimiyetle) biat edenler (ölünceye kadar sana bağlılığa ve İslâm uğrunda savaşmaya söz verenler)* ancak Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın (kudret) eli onların ellerinin üstündedir. Artık kim (bu bağlılığı) bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a söz verdiği şeyi yerine getirirse O da ona büyük bir mükâfat verecektir.1
1bk. 4/80
*
* Bu söz vermeye “Rıdvan biatı” denilir ki Hicretin altıncı yılında, Hudeybiye’de 1400 sahabi ile yapılmıştır.
11
سَیَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ شَغَلَتْنَٓا اَمْوٰلُنَا وَاَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَاۚ یَقُولُونَ بِاَلْسِنَتِهِمْ مَا لَیْسَ فٖی قُلُوبِهِمْؕ قُلْ فَمَنْ یَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ شَیْـًٔا اِنْ اَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا اَوْ اَرَادَ بِكُمْ نَفْعًاؕ بَلْ كَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖیرًا ﴿11﴾
(Hudeybiye senesinde mazeret ileri sürmelerinden dolayı) bedevîlerden geri kalanlar sana: “Mallarımız ve çoluk çocuğumuz(un durumu) bizi alıkoydu. Bizim için (Allah’tan) mağfiret dileyiver.” diyecekler. Onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar. De ki: “Eğer Allah, size bir zarar diler veya size bir fayda dilerse kimin O’n(un dilemesin)e karşı koymaya, sizden bir şeyi engellemeye gücü yeter? Doğrusu Allah, yaptığınız şeylerden hakkıyla haberi olandır.”
12
بَلْ ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ یَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَهْلٖیهِمْ اَبَدًا وَزُیِّنَ ذٰلِكَ فٖی قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِۚ وَكُنْتُمْ قَوْمًا بُورًا ﴿12﴾
Aslında siz, Peygamber’in ve mü’ minlerin (mağlup olup) ailelerine asla dönemeyeceklerini sandınız. Bu (düşünceniz), gönüllerinizde süslen(ip yerleş)ti de kötü zanda bulundunuz. (Böylece) helak (edilecek) olan bir topluluk oldunuz.
13
وَمَنْ لَمْ یُؤْمِنْ بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖ فَاِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكٰفِرٖینَ سَعٖیرًا ﴿13﴾
Kim Allah’a ve Resûlü’ne iman etmezse (bilsin ki) biz inkâr edenlere alevi çılgın bir ateş hazırladık.
14
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضِؕ یَغْفِرُ لِمَنْ یَشَٓاءُ وَیُعَذِّبُ مَنْ یَشَٓاءُؕ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحٖیمًا ﴿14﴾
Göklerin ve yerin mülkü (hâkimiyeti) yalnız Allah’ındır. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Allah, çok mağfiret edendir, çok merhamet edendir.
15
سَیَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ اِذَا انْطَلَقْتُمْ اِلٰى مَغَانِمَ لِتَاْخُذُوهَا ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْۚ یُرٖیدُونَ اَنْ یُبَدِّلُوا كَلٰمَ اللّٰهِؕ قُلْ لَنْ تَتَّبِعُونَا كَذٰلِكُمْ قَالَ اللّٰهُ مِنْ قَبْلُۚ فَسَیَقُولُونَ بَلْ تَحْسُدُونَنَاؕ بَلْ كَانُوا لَا یَفْقَهُونَ اِلَّا قَلٖیلًا ﴿15﴾
O (Hudeybiye seferinden, bahaneleri sebebiyle) geri bırakılanlar, siz (Hayber’i fethedip)* ganimetler almak için gittiğiniz zaman: “Bize müsaade edin de peşinizden gelelim.” diyecekler.
*
* Resûlullah (sas.) hicrî altıncı yılın Zilhicce ayında Hudeybiye’den dönmüş ve Muharrem’in ilk haftasında Hudeybiye ashabı ile birlikte Hayber’i fethetmişti.
15
سَیَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ اِذَا انْطَلَقْتُمْ اِلٰى مَغَانِمَ لِتَاْخُذُوهَا ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْۚ یُرٖیدُونَ اَنْ یُبَدِّلُوا كَلٰمَ اللّٰهِؕ قُلْ لَنْ تَتَّبِعُونَا كَذٰلِكُمْ قَالَ اللّٰهُ مِنْ قَبْلُۚ فَسَیَقُولُونَ بَلْ تَحْسُدُونَنَاؕ بَلْ كَانُوا لَا یَفْقَهُونَ اِلَّا قَلٖیلًا ﴿15﴾
Onlar Allah’ın (kendi aleyhlerinde olan) sözünü değiştirmek isterler. (Çünkü Allah, ganimetlerin yalnız Hudeybiye’ye katılanlara verileceğini vaadetmişti.) De ki: “Siz bizim peşimizden gelmeyeceksiniz; Allah önceden böyle buyurdu.” (Onlar:) “Hayır! Bizi kıskanıyorsunuz.” diyecekler. Doğrusu onlar, pek az anlayan (idrakleri kıt) kimselerdir.
16
قُلْ لِلْمُخَلَّفٖینَ مِنَ الْاَعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ اِلٰى قَوْمٍ اُولٖی بَاْسٍ شَدٖیدٍ تُقٰتِلُونَهُمْ اَوْ یُسْلِمُونَۚ فَاِنْ تُطٖیعُوا یُؤْتِكُمُ اللّٰهُ اَجْرًا حَسَنًاۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّیْتُمْ مِنْ قَبْلُ یُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا اَلٖیمًا ﴿16﴾
O bedevîlerden (gösterdikleri bahanelere inanılıp da seferden) geri bırakılanlara de ki: “Siz yakında pek savaşçı bir kavme (karşı imtihan olarak harbe) çağrılacaksınız; onlarla (ya ölüp öldürünceye kadar) savaşacaksınız yahut (ön teklifinize göre ya savaşmadan teslim olup cizye vermeyi kabul ederler veya sayenizde) müslüman olurlar.* Eğer itaat ederseniz Allah size güzel bir mükâfat verir; (yok) eğer önceden döndüğünüz gibi (yine) dönerseniz (Allah) sizi acıklı bir azap ile azaplandırır.”
*
* Çünkü İslâm’da düşmana karşı savaş yapılır. Eğer karşı taraf önceden veya savaşta kendiliklerinden müslüman olurlarsa savaş bırakılır; zorla müslüman yapılmazlar. Âyette “ev” (yahut) kelimesi de bunu bildirmek içindir.
17
لَیْسَ عَلَى الْاَعْمٰى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْاَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرٖیضِ حَرَجٌؕ وَمَنْ یُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ یُدْخِلْهُ جَنّٰتٍ تَجْرٖی مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهٰرُۚ وَمَنْ یَتَوَلَّ یُعَذِّبْهُ عَذَابًا اَلٖیمًاࣖ ﴿17﴾
(Ancak, savaşa katılmamaktan dolayı) köre bir sorumluluk yoktur. Topala bir sorumluluk yoktur. Hastaya bir sorumluluk yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse (Allah) onu alt tarafından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de yüz çevirirse onu acıklı bir azap ile cezalandırır.
18–19
لَقَدْ رَضِیَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِنٖینَ اِذْ یُبَایِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فٖی قُلُوبِهِمْ فَاَنْزَلَ السَّكٖینَةَ عَلَیْهِمْ وَاَثٰبَهُمْ فَتْحًا قَرٖیبًاۙ ﴿18﴾
وَمَغَانِمَ كَثٖیرَةً یَاْخُذُونَهَاؕ وَكَانَ اللّٰهُ عَزٖیزًا حَكٖیمًا ﴿19﴾
Andolsun ki (Hudeybiye’de) ağacın altında sana biat ederlerken, Allah o mü’minlerden razı olmuştu. İşte (Allah) kalplerindeki (sadakatleri)ni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirip hem kendilerini yakın bir zafer (olan Hayber’in fethi) ile hem de alacakları birçok ganimetlerle mükâfatlandırdı. Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
20
وَعَدَكُمُ اللّٰهُ مَغَانِمَ كَثٖیرَةً تَاْخُذُونَهَا فَعَجَّلَ لَكُمْ هٰذِهٖ وَكَفَّ اَیْدِیَ النَّاسِ عَنْكُمْۚ وَلِتَكُونَ اٰیَةً لِلْمُؤْمِنٖینَ وَیَهْدِیَكُمْ صِرٰطًا مُسْتَقٖیمًاۙ ﴿20﴾
Allah size (bundan böyle) alacağınız daha birçok ganimet de vaadetti. Şimdilik bu (Hayber’inki)ni size peşin verdi. İnsanların (size uzanacak) ellerini sizden çekti. (Bilesiniz ki) bu, mü’minlere (Allah’ın yardım edeceğine) bir delil olması ve sizi doğru bir yola çıkarması içindir.
21
وَاُخْرٰى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَیْهَا قَدْ اَحَاطَ اللّٰهُ بِهَاؕ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرًا ﴿21﴾
(Size Allah), henüz güç yetirip ele geçiremediğiniz, fakat Allah’ın onları kuşattığı diğer (zafer ve ganimet)leri de (vaadetti). Allah her şeye kâdirdir.
22
وَلَوْ قٰتَلَكُمُ الَّذٖینَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الْاَدْبٰرَ ثُمَّ لَا یَجِدُونَ وَلِیًّا وَلَا نَصٖیرًا ﴿22﴾
Eğer o kâfirler sizinle (Hudeybiye’de, sulh değil de) savaş yapsalardı mutlaka arkalarına dön(üp kaç)acaklardı. Sonra ne bir dost ne de bir yardımcı bulacaklardı.
*
Çünkü Hudeybiye’de müslümanları saran ve sonra yakalanan 80 kişiyi Resûlullah (sas.) affetmişti. Bu olay barış istemelerine de sebep oldu.
23
سُنَّةَ اللّٰهِ الَّتٖی قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْدٖیلًا ﴿23﴾
Allah’ın öteden beri cârî olan (süregelen) sünneti/kanunu budur. (Peygamberini ve gerçek inananları üstün getirir.) Allah’ın sünnetinde hiçbir değişme bulamazsın.
24
وَهُوَ الَّذٖی كَفَّ اَیْدِیَهُمْ عَنْكُمْ وَاَیْدِیَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ اَنْ اَظْفَرَكُمْ عَلَیْهِمْؕ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖیرًا ﴿24﴾
(Ey mü’minler!) Onlara karşı size zafer verdikten sonra, Mekke’nin içinde (Hudeybiye’deki sulhtan dolayı) onların ellerini sizden ve sizin ellerinizi de onlardan çeken O’dur. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
25
هُمُ الَّذٖینَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَالْهَدْیَ مَعْكُوفًا اَنْ یَبْلُغَ مَحِلَّهُؕ وَلَوْلَا رِجَالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِسَٓاءٌ مُؤْمِنٰتٌ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ اَنْ تَطَؤُهُمْ فَتُصٖیبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَیْرِ عِلْمٍۚ لِیُدْخِلَ اللّٰهُ فٖی رَحْمَتِهٖ مَنْ یَشَٓاءُۚ لَوْ تَزَیَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذٖینَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابًا اَلٖیمًا ﴿25﴾
Onlar, hem kâfir olan/inkâr eden hem de sizi Mescid-i Haram’(ı ziyaret)den ve (orada) bekletilen kurbanları (kesim) yerine ulaşmaktan alıkoyan kimselerdir. Eğer (Mekke’de) kendilerini henüz bilemediğiniz (imanını gizleyen) mü’min erkeklerle, mü’min kadınlar olup da bilmeyerek onları çiğnemeniz ve bu sebeple onlardan size bir sıkıntı (ve günah/mesuliyet) isabet edecek olmasaydı (Allah, ellerinizi onlardan çekmez, Mekke’nin savaşla fethine izin verirdi). Allah, dilediğini rahmetine eriştirmesi için (böyle yapmış)tır. Eğer onlar (Mekkeli mü’minlerle kâfirler) seçilip ayrılsalardı, onlardan küfre sapan/inkâr edenleri (ellerinizle) elbet acıklı bir azap ile azaplandırırdık.
*
Görüldüğü gibi Allah (cc.), bilmeden de olsa müslümanların birbirlerinin kanını akıtmasına izin vermedi de fetih ertelendi.
26
اِذْ جَعَلَ الَّذٖینَ كَفَرُوا فٖی قُلُوبِهِمُ الْحَمِیَّةَ حَمِیَّةَ الْجٰهِلِیَّةِ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَكٖینَتَهُ عَلٰى رَسُولِهٖ وَعَلَى الْمُؤْمِنٖینَ وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوٰى وَكَانُٓوا اَحَقَّ بِهَا وَاَهْلَهَاؕ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖیمًاࣖ ﴿26﴾
O kâfir olanlar, kalplerine asabiyeti, câhiliye asabiyetini (kibir ve bağnazlığını)* koymuşlarken, Allah da Resûlü’nün ve mü’minlerin üzerine huzur ve güvenini indirdi (ve öfkelerini dindirdi). Onları takvâ kelimesine (tevhide yani Lâ ilâhe illallâh kelimesine ve sulh akdine vefâya)1 bağladı. Zaten onlar da buna layık ve buna ehil idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
1İbni Kesîr (Sâbûnî), III, 418; Elmalılı, VI, 4434-4435
*
* Câhiliye asabiyeti veya taassubu, câhiliyenin kibirli ve öfkeli soy sopculuğu ile Hz. Peygamber’e ve onun şahsında İslâm’a cephe almalarıdır.
*
Hz. Peygamber rüyasında ashabı ile güvenli bir şekilde Mekke’ye gidip umre yaptıklarını görmüş ve bunu da anlatmıştı. Umre yapmak için yola çıkmış olan Hz. Peygamber ve sahâbîlerini müşrikler Mekke’ye sokmamışlardı. Bundan dolayı Hudeybiye’de onlarla antlaşma yaptılar. Bu antlaşma yapılırken Mekkeliler antlaşmanın başındaki besmelenin “Rahmân” ve “Rahîm” kelimesi ile “Allah’ın Resûlü” kelimesinin yazılmasına itiraz etmişlerdi. Hz. Peygamber de ilerisinin zafer olacağını bildiği için isteklerini kabul etmiş, antlaşmaya “Bismikellâhümme, Abdullah oğlu Muhammed’den” şeklinde başlanılmıştı. İşte Allah, bu duruma canları sıkılan mü’minlerin gönüllerine ferahlık için aşağıdaki âyeti indirerek rüyasının gerçekleşeceği müjdesini vermiştir.
27
لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْیَا بِالْحَقِّۚ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِنٖینَۙ مُحَلِّقٖینَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّرٖینَۙ لَا تَخَافُونَؕ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَرٖیبًا ﴿27﴾
Andolsun ki Allah, Resûlü’ne o rüyayı hak ile doğru çıkardı. Allah dilerse güven içinde (kiminiz) başlarınızı tıraş ederek ve (kiminiz) saçlarınızı kısaltarak korkusuzca mutlaka Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Fakat O, sizin bilmediklerinizi bildi de önce yakın bir fetih (olan Hayber fethini) verdi.
28
هُوَ الَّـذٖٓی اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدٖینِ الْحَقِّ لِیُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖینِ كُلِّهٖؕ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَهٖیدًاؕ ﴿28﴾
O (Allah), bütün dinlerin üzerinde olduğunu göstermek için Resûlü’nü, hem hidayet (rehberi Kur’an) ile hem de (son) hak din (İslâm) ile göndermiştir. (Buna) şâhit olarak da Allah yeter.2
2krş. 9/33; 61/9
29
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِؕ وَالَّذٖینَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ تَرٰیهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا یَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوٰنًاؗ سٖیمَاهُمْ فٖی وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِؕ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِۚۛ وَمَثَلُهُمْ فِی الْاِنْجٖیلِࣞۛ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْـَٔهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِهٖ یُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِیَغٖیظَ بِهِمُ الْكُفَّارَؕ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصّٰلِحٰتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظٖیمًا ﴿29﴾
Muhammed Allah’ın Resûlü’dür.
*
Bu âyet-i kerîme ile de Allahu Teâlâ, Hz. Muhammed’in kendisinin resûlü olduğunu tasdik etmektedir.
29
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِؕ وَالَّذٖینَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ تَرٰیهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا یَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوٰنًاؗ سٖیمَاهُمْ فٖی وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِؕ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِۚۛ وَمَثَلُهُمْ فِی الْاِنْجٖیلِࣞۛ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْـَٔهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِهٖ یُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِیَغٖیظَ بِهِمُ الْكُفَّارَؕ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصّٰلِحٰتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظٖیمًا ﴿29﴾
Onunla beraber olan (mü’min)ler, kâfirlere/İslam karşıtlığı yapanlara karşı çok şiddetli, kendi aralarında ise çok şefkatlidirler. Onların (namazda) rükû yaptıklarını (ve) secde ettiklerini görürsün. Onlar, Allah’tan (daima) lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin eserinden (meydana gelen) nişanları vardır.
*
Bu mânevî bir nişandır
29
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِؕ وَالَّذٖینَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ تَرٰیهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا یَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوٰنًاؗ سٖیمَاهُمْ فٖی وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِؕ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِۚۛ وَمَثَلُهُمْ فِی الْاِنْجٖیلِࣞۛ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْـَٔهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِهٖ یُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِیَغٖیظَ بِهِمُ الْكُفَّارَؕ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصّٰلِحٰتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظٖیمًا ﴿29﴾
Tevrat’taki vasıfları budur. İncil’deki vasıfları da (şöyledir: Onlar) filizini çıkaran, derken onu (filizini) kuvvetlendiren, kalınlaşan, zamanla gövdesi üzerinde doğrulup dikilen bir ekin gibidir ki ekincilerin hoşuna gider, (Allah Resûlü’nün ashâbı ile birlikte böyle gelişip kuvvetlenmesinin misalle anlatılması) kâfirleri öfkelendirmek içindir. Allah, içlerinden iman edip de sâlih amel işleyenlere, mağfiret ve büyük mükâfat vaadetmiştir.
*
Hz. Muhammed ile beraber olmayı kabul eden sahâbîler ve İslâm dininde insanlık için gerekli olan bütün şartların bulunduğunu gören ecdadımız, sekizinci asırda müslüman olup İslâm’a karşı açık veya gizli düşmanlık edenlere karşı sert ve vakarlı olmuşlar; şirk, küfür ve tâğûtla mücadele edip tevhîdi hâkim kılmayı gaye edinmişler, birbirlerine karşı da oldukça merhametli olmuşlardır.
*
Bütün kâfir grupları da böyle iman, sevgi ve birlik içinde gelişen bir İslâm toplumuna karşı burada olduğu gibi devamlı öfke ve kin içinde olmuşlardır.1