Feyzü’l FurkanTefsirli Kur’ân-ı Kerîm Meâli
41. FussiletÂyet 1
سُورَةُ فُصِّلَتْ

Fussilet Sûresi

MEKKÎ54 âyet · Cüz 24–25 · Nüzûl sırası 61
Bu sûre hakkındaMekke döneminde nâzil olmuştur. 54 âyettir. Adını üçüncü âyette geçen aynı kelimeden almıştır. Fussilet, “ayrı ayrı açıklanmış” demektir. Bu sûrenin diğer isimleri; Secde, Secde Hâmîmi, Mesâbîh ve Akvât’tır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1
حٰمٓؕ ﴿1﴾
Hâ, Mîm,
2
تَنْزٖیلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِۚ ﴿2﴾
(Bu Kur’an) Rahmân ve Rahîm (olan Allah) katından indirilmiştir.
3–4
كِتٰبٌ فُصِّلَتْ اٰیٰتُهُ قُرْاٰنًا عَرَبِیًّا لِقَوْمٍ یَعْلَمُونَۙ ﴿3﴾
بَشٖیرًا وَنَذٖیرًاۚ فَاَعْرَضَ اَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا یَسْمَعُونَ ﴿4﴾
Bilecek (ve anlayacak kabiliyetteki) bir toplum için hem müjde verici ve (âkıbet hakkında) uyarıcı hem de Arapça bir Kur’an olarak âyetleri genişçe açıklanmış bir Kitab’dır. (Buna rağmen) yine de onların çoğu (Kur’an’dan) yüz çevirmiştir; onlar (hakikati) işitmezler.
5
وَقَالُوا قُلُوبُنَا فٖٓی اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَیْهِ وَفٖٓی اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَیْنِنَا وَبَیْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ اِنَّـنَا عٰمِلُونَ ﴿5﴾
Dediler ki: “Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz sargılar içindedir (kapalıdır). Kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Sen (dinine göre)1 amel et, biz de şüphesiz (kendi dinimize göre) amel ederiz.”
1Celâleyn
6
قُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ یُوحٰٓى اِلَیَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وٰحِدٌ فَاسْتَقٖیمُٓوا اِلَیْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُؕ وَوَیْلٌ لِلْمُشْرِكٖینَۙ ﴿6﴾
(Resûlüm!) De ki: “Ben ancak sizin gibi bir insanım. Yalnız bana vahyediliyor ki: Sizin ilâhınız, ancak bir tek ilâhtır. Bu sebeple (hepiniz iman ve itaatle) O’na dosdoğru yönelin ve O’ndan mağfiret dileyin. Vay ‘Allah’a ortak koşan (Allah yerine başka varlıklara bağlanan)ların’ haline!”
7
اَلَّذٖینَ لَا یُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كٰفِرُونَ ﴿7﴾
(İşte) onlar zekâtı vermezler. Âhireti inkâr edenler de onlardır.
8
اِنَّ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصّٰلِحٰتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَیْرُ مَمْنُونٍࣖ ﴿8﴾
Hiç şüphesiz, iman edip sâlih (sevabı olan) amel işleyenlere gelince, onlar için hiç kesilmeyen bir mükâfat vardır.2
2bk. 95/6
9
قُلْ اَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذٖی خَلَقَ الْاَرْضَ فٖی یَوْمَیْنِ وَتَجْعَلُونَ لَـهُٓ اَنْدَادًاؕ ذٰلِكَ رَبُّ الْعٰلَمٖینَۚ ﴿9﴾
De ki: “Gerçekten (bu) arzı (semadan ayrılması ve yer olarak teşekkülü3) iki günde (veya iki devrede) yaratan (Allah’)a karşı nankörlük ediyor ve O’na eşler mi tanıyorsunuz? İşte O, âlemlerin Rabbidir.”
3Elmalılı, V, 4189
10
وَجَعَلَ فٖیهَا رَوٰسِىَ مِنْ فَوْقِهَا وَبٰرَكَ فٖیهَا وَقَدَّرَ فٖیهَٓا اَقْوٰتَهَا فٖٓی اَرْبَعَةِ اَیَّامٍؕ سَوَٓاءً لِلسَّٓائِلٖینَ ﴿10﴾
Hem de yeryüzünde (dengeyi sağlamak için) sabit ulu dağlar meydana getirdi, onda bereketler yarattı; orada isteyenler için onun (her mevsime göre çeşit çeşit yetişen) rızıklarını takdir etti. (Bunların hepsi) tam dört gündedir.
*
Müfessirler “dört gün”e dört vakit demişlerdir.4
11
ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ وَهِیَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِیَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًاؕ قَالَـتَٓا اَتَیْنَا طَٓائِعٖینَ ﴿11﴾
Sonra (iradesi), bir duman (gaz) halinde olan göğe yöneldi. Ona ve yeryüzüne: “İkiniz de isteseniz de istemeseniz de (bir düzen ve uyum içinde var olup hükmüme) gelin.” buyurdu. Onlar da: “İsteyerek geldik.” dediler.5
5bk. 21/30-31
12
فَقَضٰیهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ فٖی یَوْمَیْنِ وَاَوْحٰى فٖی كُلِّ سَمَٓاءٍ اَمْرَهَاؕ وَزَیَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْیَا بِمَصٰبٖیحَࣗ وَحِفْظًاؕ ذٰلِكَ تَقْدٖیرُ الْعَزٖیزِ الْعَلٖیمِ ﴿12﴾
Böylece onları yedi kat gök olarak iki günde* (müddetini Allah’ın bildiği iki günde veya iki devirde) var etti ve (meleklere) her gökte (kendisine ait) işi vahyetti (bildirdi.) Dünya göğünü (yakın göğü) kandillerle donattık ve (afetlerden) koruduk. İşte bu, üstün ve (her şeyi) hakkıyla bilen (Allah’ın) takdiridir.
*
* Bu ayette sadece göklerin yaratılmasından söz edilmektedir. Kaf sûresi 38. ayette geçtiği üzere yeryüzü ve gökyüzü altı günde yaratılmıştır.
13
فَاِنْ اَعْرَضُوا فَقُلْ اَنْذَرْتُكُمْ صٰعِقَةً مِثْلَ صٰعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَؕ ﴿13﴾
(Resûlüm! Hâlâ imandan) yüz çevirirlerse de ki: “Âd ve Semûd (kavimlerin)in yıldırımı gibi (mahvedecek) bir yıldırıma karşı sizi uyardım.”
14
اِذْ جَٓاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَیْنِ اَیْدٖیهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَؕ قَالُوا لَوْ شَٓاءَ رَبُّنَا لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةً فَاِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِهٖ كٰفِرُونَ ﴿14﴾
Peygamberler onlara: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin.” diye (her fırsatta) önlerinden ve arkalarından geldiği zaman onlar: “Eğer Rabbimiz dileseydi, (bize) melekler indirirdi (oysa siz insansınız). Onun için biz, sizin (bize tebliğ için) gönderildiğiniz şeyleri inkâr ediyoruz.” dediler.
15
فَاَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِی الْاَرْضِ بِغَیْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ اَشَدُّ مِنَّا قُوَّةًؕ اَوَلَمْ یَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذٖی خَلَقَهُمْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةًؕ وَكَانُوا بِاٰیٰتِنَا یَجْحَدُونَ ﴿15﴾
Âd (kavmin)e gelince: (Onlar) yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: “Bizden daha güçlü kimdir?” dediler. Onları yaratan Allah’ın, kendilerinden daha kuvvetli olduğunu (hâlâ) görmediler mi? Bizim âyetlerimizi bilerek inkâr ediyorlardı.
16
فَاَرْسَلْنَا عَلَیْهِمْ رٖیحًا صَرْصَرًا فٖٓی اَیَّامٍ نَحِسَاتٍ لِنُذٖیقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْیِ فِی الْحَیٰوةِ الدُّنْیَاؕ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَخْزٰى وَهُمْ لَا یُنْصَرُونَ ﴿16﴾
Bu sebeple onlara, dünya hayatında rezillik (ve perişanlık) azabını tattırmak için uğursuz (saydıkları) günlerde üzerlerine dondurucu bir kasırga gönderdik. Âhiret azabı ise daha rezil rüsva edicidir ve onlara yardım da edilmez (kurtulamazlar).
*
Âd kavmi Yemen taraflarında olup yedi gün sekiz gece süren kemer fırtınasıyla helak olmuştur.1 Son zamanlarda uydudan alınan görüntüler sayesinde, o civarda kumlar altında bir şehrin olduğu tespit edilmiştir.
17
وَاَمَّا ثَمُودُ فَهَدَیْنٰهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمٰى عَلَى الْهُدٰى فَاَخَذَتْهُمْ صٰعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا یَكْسِبُونَۚ ﴿17﴾
Semûd (kavmin)e gelince: Biz onlara (da) doğru yolu gösterdik, fakat onlar körlüğü, doğru yolu görmeye tercih ettiler. Neticede, kazanmakta oldukları (günahlar) yüzünden kepaze (ve perişan) edici azap yıldırımı onları alıverdi.
18
وَنَجَّیْنَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَكَانُوا یَتَّقُونَࣖ ﴿18﴾
İman eden ve Allah’ın emrine uygun yaşayan/aykırı davranmaktan sakınanları ise kurtardık.
19
وَیَوْمَ یُحْشَرُ اَعْدَٓاءُ اللّٰهِ اِلَى النَّارِ فَهُمْ یُوزَعُونَ ﴿19﴾
Allah’ın düşmanları (mahşer yerinde) ateşe sürülmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getiril(inceye kadar orada bekletil)irler.2
2Sâbûnî (Safve), III, 120; Elmalılı, V, 4196; Derviş, s.204
20
حَتّٰٓى اِذَا مَا جَٓاؤُهَا شَهِدَ عَلَیْهِمْ سَمْعُهُمْ وَاَبْصٰرُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا یَعْمَلُونَ ﴿20﴾
Nihayet oraya geldikleri zaman (dünyada) yaptıkları şey hakkında kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şâhitlik edecektir.3
3krş. 36/65
21
وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَیْنَاؕ قَالُٓوا اَنْطَقَنَا اللّٰهُ الَّـذٖٓی اَنْطَقَ كُلَّ شَیْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ ﴿21﴾
(Onlar) derilerine: “Niçin bizim aleyhimize şâhitlik ettiniz?” diyecekler. (Derileri de): “Her şeyi konuşturan Allah, bizi (de) konuşturdu. Sizi ilk defa yaratan da O’dur. (Şimdi de) yine O’na döndürülüyorsunuz.” derler.
22
وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ اَنْ یَشْهَدَ عَلَیْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَٓا اَبْصٰرُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ وَلٰكِنْ ظَنَنْتُمْ اَنَّ اللّٰهَ لَا یَعْلَمُ كَثٖیرًا مِمَّا تَعْمَلُونَ ﴿22﴾
“Siz (fenalıkları yaparken, halktan utanıp gizleniyordunuz da) kulaklarınız, gözleriniz ve (cinsel)* derilerinizin aleyhinize şâhitlik yapacağını düşünerek (sakınıp) gizlenmiyordunuz. Aksine yaptıklarınızdan çoğunu Allah’ın bilmeyeceğini sandınız.”1
1bk. 36/65
*
* İbni Abbas böyle tefsir etmiştir. Çünkü Allahu Teâlâ haya sahibi olduğundan bu ifadeyi kullanmıştır.2
23
وَذٰلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذٖی ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ اَرْدٰیكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخٰسِرٖینَ ﴿23﴾
“İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu (kötü) zandır ki sizi helak etti. Bu yüzden ziyana uğrayanlardan oldunuz.”
24
فَاِنْ یَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْۚ وَاِنْ یَسْتَعْتِبُوا فَمَا هُمْ مِنَ الْمُعْتَبٖینَ ﴿24﴾
Şimdi dayanabilirlerse; artık ateş, onlara meskendir. (Özür dileyip Rablerinden) hoşnutluk isteseler bile (yahut, “İyi amelle hoşnutluk kazanmak için dünyaya tekrar dönmek isteseler de” ) artık, özür (ve istek)leri kabul edilecek değildir.
25
وَقَیَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَٓاءَ فَزَیَّنُوا لَهُمْ مَا بَیْنَ اَیْدٖیهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَیْهِمُ الْقَوْلُ فٖٓی اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۚ اِنَّهُمْ كَانُوا خٰسِرٖینَࣖ ﴿25﴾
Biz onlara (kendi isteklerine göre) birtakım yardakçılar katarız, onlar da onlara, hem önlerindeki (dünya zevklerine dalma)larını hem de arkalarındaki (âhiretin inkârı)nı süslü gösterirler. Bu yüzden, kendilerinden önce cin ve insanlardan gelip geçmiş ümmetler arasında (gerçekten azaba dair) söz onlara da hak oldu. Çünkü onlar (Allah’ın emirlerinden saptıkları için) böylece ziyana uğrayanlardan olmuşlardır.
26
وَقَالَ الَّذٖینَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَالْغَوْا فٖیهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ ﴿26﴾
Küfre sapanlar/inkâr edenler: “Bu Kur’an’ı (okunurken) dinlemeyin ve ona karşı gürültü (ve şamata) yapın. Belki böylece üstün geli(p duyulmasını engelle)rsiniz.” dediler.
*
O günkü müşrikler, inkârcılar, münâfıklar Kur’an okunurken, ondaki emir ve hikmetleri duyurmamak ve ilâhî tebliğin sesini boğmak ve bazı suçlayıcı söylemlerle gündem oluşturmak için şamata yapıyorlardı. Bugün de küfür âlemi ve yandaşları emperyalist metotla müslümanları çeşitli oyun ve eğlenceye daldırmak, gürültüler içinde boğmak, böylece Kur’ an’a ve hükümlerine karşı duyarsız ve duygusuz hâle getirmek ve Kur’an’ı, hayatın dışına çıkarmak için çaba harcamaktadırlar. Özellikle kendi yörüngelerine giren kadrolarla halkı müslüman olan memleketlerde işleri daha da kolaylaşmaktadır. Buna karşı müslümanlar, sahâbîler gibi yollarına yılmadan devam etmelidir.
27
فَلَنُذٖیقَنَّ الَّذٖینَ كَفَرُوا عَذَابًا شَدٖیدًا وَلَنَجْزِیَنَّهُمْ اَسْوَاَ الَّذٖی كَانُوا یَعْمَلُونَ ﴿27﴾
İşte (biz de) o inkâr edenlere/kâfirlik yapanlara elbette şiddetli bir azabı tattıracağız ve elbette onları, yapmakta olduklarının en kötüsü ile cezalandıracağız.
28
ذٰلِكَ جَزَٓاءُ اَعْدَٓاءِ اللّٰهِ النَّارُۚ لَهُمْ فٖیهَا دَارُ الْخُلْدِؕ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا بِاٰیٰتِنَا یَجْحَدُونَ ﴿28﴾
İşte, Allah düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi inkâr etmelerine karşılık olarak o (ateş) onlar için ebedî kalma yurdudur.
29
وَقَالَ الَّذٖینَ كَفَرُوا رَبَّـنَٓا اَرِنَا الَّذَیْنِ اَضَلَّانَا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ اَقْدَامِنَا لِیَكُونَا مِنَ الْاَسْفَلٖینَ ﴿29﴾
O (Allah’tan gelenleri örtbas edip de) küfre sapanlar (cehennemde): “Ey Rabbimiz! Cin ve insanlardan bizi saptıranları bize göster, onları ayaklarımız altına alalım da en aşağılıklardan olsunlar!” derler.3
3krş. 2/165-167
30
اِنَّ الَّذٖینَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقٰمُوا تَـتَنَزَّلُ عَلَیْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتٖی كُنْتُمْ تُوعَدُونَ ﴿30﴾
(Ey mü’minler!) Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır.” deyip de sonra (kulluk görevlerinde ve işlerinde) istikamet üzere (dosdoğru) olanlar* var ya, onların üzerlerine (ölümleri anında) melekler inerler de: “(İlerisi için) korkmayın, (bıraktığınız evlat ve ailenizden de) endişe etmeyin, size söz verilen cennetle sevinip neşelenin.” derler.
*
* Hz. Ebû Bekir’in inandığı gibi. Âyette geçtiği üzere eğer Rab, ancak Allah olur, Allah’ın emir ve hâkimiyetinin önüne geçen rab taslakları reddedilirse tevhid olur, aksi şirk olur. Peygamberimiz; “Bir kulun kalbi istikamet üzere olmadıkça imanı da istikamette olmaz.” buyurmuştur.1
31–32
نَحْنُ اَوْلِیَٓاؤُكُمْ فِی الْحَیٰوةِ الدُّنْیَا وَفِی الْاٰخِرَةِۚ وَلَكُمْ فٖیهَا مَا تَشْتَـهٖٓی اَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ فٖیهَا مَا تَدَّعُونَؕ ﴿31﴾
نُزُلًا مِنْ غَفُورٍ رَحٖیمٍࣖ ﴿32﴾
“Biz dünya hayatında da, âhirette de sizin dostlarınızız. Çok bağışlayan, çok merhamet eden (Allah’)tan bir ağırlama olarak canınızın çektiği şeyler orada sizindir ve orada sizin için (her) istediğiniz şey vardır.” (derler.)
33
وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعَٓا اِلَى اللّٰهِ وَعَمِلَ صٰلِحًا وَقَالَ اِنَّنٖی مِنَ الْمُسْلِمٖینَ ﴿33﴾
(İnsanları ibadet ve itaat için) Allah’a çağıran, sâlih (sevaplı) ‘iş ve hareket’ yapan ve “Şüphesiz ben müslümanlardanım.” diyen kimseden daha güzel sözlü (olan) kimdir?
*
İslâm’ın kendisine izzet ve şeref verdiği kimsenin “Ben müslümanım.” demesi kâfîdir. Çünkü İslâm, Allah’ın eksiksiz olarak gönderdiği dinin/sistemin adı, müslüman da ona teslim olan ve onunla şereflenenlerin adıdır. Demek oluyor ki müslümanı tanıtan en güzel ve en önce söylenecek söz Kur’an’a göre “Ben müslümanım.” demektir. Önüne getirilen başka bir isimle isimlenmeye asla gerek yoktur.
34
وَلَا تَسْتَوِی الْحَسَنَةُ وَلَا السَّیِّئَةُؕ اِدْفَعْ بِالَّتٖی هِیَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذٖی بَیْنَكَ وَبَیْنَهُ عَدٰوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِیٌّ حَمٖیمٌ ﴿34﴾
İyilik(ler) de eşit değildir, kötülük(ler) de.* Sen (kötülüğü) en güzel olan (hareket)le sav. O zaman (görürsün ki) seninle kendisi arasında bir düşmanlık olan kimse, sanki yakın/candan bir dost (oluvermiş)tir.3
3krş. 26/101
*
* İyilik ve kötülük zaten bir değildir. Bu âyette de iyilik ve kötülüğün kendi aralarında çeşitleri ve dereceleri olduğuna işaret edilmektedir.2
35
وَمَا یُلَقّٰیهَٓا اِلَّا الَّذٖینَ صَبَرُواۚ وَمَا یُلَقّٰیهَٓا اِلَّا ذُو حَظٍّ عَظٖیمٍ ﴿35﴾
Bu (kötülüğü iyilikle önleme özelliği)ne, ancak sabredenler kavuşturulur. Ayrıca, buna, (sevaptan) büyük pay sahibi olandan başkası da kavuşturulmaz.
36
وَاِمَّا یَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّیْطٰنِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِؕ اِنَّهُ هُوَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ ﴿36﴾
Eğer şeytandan bir fitnelik (ve vesvese) seni dürter (de iyi halden uzaklaştırır)sa hemen Allah’a sığın. Çünkü O, hakkıyla işiten ve bilendir.4
4bk. 7/200; 23/97-98
37
وَمِنْ اٰیٰتِهِ الَّیْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُؕ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذٖی خَلَقَهُنَّ اِنْ كُنْتُمْ اِیَّاهُ تَعْبُدُونَ ﴿37﴾Secde âyeti
Gece, gündüz, güneş ve ay (hepsi) O’nun (birliğinin ve kudretinin) alametlerindendir. Eğer sadece O’na ibadet ediyorsanız ne güneşe ne aya secde edin. Ancak ve ancak onları yaratan Allah’a secde edin.**Secde**
*
Secde kelimesi her ne kadar 37. âyette geçiyor ise de 38. âyetin sonunda secde yapılması daha uygun görülmüştür. Fakat İmam Şâfiî 37. âyeti esas alır.5
38
فَاِنِ اسْتَكْبَرُوا فَالَّذٖینَ عِنْدَ رَبِّكَ یُسَبِّحُونَ لَهُ بِالَّیْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لَا یَسْـَٔمُونَ ﴿38﴾
Eğer (secdeyi) kibirlerine yediremezlerse (kendi aleyhlerinedir, bilsinler ki) Rabbinin huzurundaki (melek)ler, zaten gece gündüz hiç usanmaksızın O’nu tesbih etmektedirler.
39
وَمِنْ اٰیٰتِهٖٓ اَنَّكَ تَرَى الْاَرْضَ خٰشِعَةً فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَیْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْؕ اِنَّ الَّـذٖٓی اَحْیَاهَا لَمُحْيِ الْمَوْتٰىؕ اِنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ ﴿39﴾
O’nun (kudretinin) alamet (işaret)lerinden (biri de şu)dur: Sen yeri boynu bükülmüş (kupkuru) olarak görürsün, oysa biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman harekete geçer ve kabarır. Ona can veren (Allah), elbette ölüleri de diriltir. Çünkü O, her şeye kâdirdir.
40
اِنَّ الَّذٖینَ یُلْحِدُونَ فٖٓی اٰیٰتِنَا لَا یَخْفَوْنَ عَلَیْنَاؕ اَفَمَنْ یُلْقٰى فِی النَّارِ خَیْرٌ اَمْ مَنْ یَاْتٖٓی اٰمِنًا یَوْمَ الْقِیٰمَةِؕ اِعْمَلُوا مَا شِئْتُمْۙ اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖیرٌ ﴿40﴾
Âyetlerimiz hakkında sapıklık eden/batıla sapa(rak inkâr edenler büyüklük taslayıp onları beğenmeyenler, hükümlerinin artık geçersizliğini söyleye)nler şüphesiz bize gizli kalmazlar. O şekilde ateşe atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü (azaptan) emin bir şekilde gelen mi? Artık dilediğinizi yapın (ne yaparsanız kendinize yapmış olursunuz). Şüphesiz ki O, (bütün) yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
41–42
اِنَّ الَّذٖینَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّهُ لَكِتٰبٌ عَزٖیزٌۙ ﴿41﴾
لَا یَاْتٖیهِ الْبٰطِلُ مِنْ بَیْنِ یَدَیْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهٖؕ تَنْزٖیلٌ مِنْ حَكٖیمٍ حَمٖیدٍ ﴿42﴾
Onlar, Kur’an kendilerine geldiği zaman nankörlük etmişler/küfre sapmışlardır (dolayısıyla azaptan kurtulamayacaklardır). Halbuki o, cidden eşsiz bir kitaptır. Artık ne önünden ne de arkasından (hiçbir şekilde) batıl ona yaklaşamaz (ve onu bozamaz).
*
Güneş ışığı, üflemekle veya bağırıp çağırmakla söndürülmez.
41–42
اِنَّ الَّذٖینَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّهُ لَكِتٰبٌ عَزٖیزٌۙ ﴿41﴾
لَا یَاْتٖیهِ الْبٰطِلُ مِنْ بَیْنِ یَدَیْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهٖؕ تَنْزٖیلٌ مِنْ حَكٖیمٍ حَمٖیدٍ ﴿42﴾
O (Kur’an), hüküm ve hikmet sahibi, her türlü övgüye (hamde) layık olan (Allah) katından indirilmedir.
43
مَا یُقَالُ لَكَ اِلَّا مَا قَدْ قٖیلَ لِلرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَؕ اِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ وَذُو عِقَابٍ اَلٖیمٍ ﴿43﴾
(Resûlüm!) Sana, senden önceki peygamberlere söylenen (söz)lerden başkası söylenmiyor. Şüphesiz senin Rabbin, hem mağfiret sahibi hem de çok acı veren bir azap sahibidir.
44
وَلَوْ جَعَلْنٰهُ قُرْاٰنًا اَعْجَمِیًّا لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰیٰتُهُؕ ءَاَ۬عْجَمِیٌّ وَعَرَبِیٌّؕ قُلْ هُوَ لِلَّذٖینَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌؕ وَالَّذٖینَ لَا یُؤْمِنُونَ فٖٓی اٰذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَیْهِمْ عَمًىؕ اُولٰٓئِكَ یُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعٖیدٍࣖ ﴿44﴾
Eğer biz onu, yabancı bir (dilde) Kur’an yapsaydık, mutlaka: “Âyetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Arab’a, yabancı (dilden bir kitap olacak şey) mi?” diyeceklerdi. (Onlara) de ki: “O (Kur’an) inananlar için doğru yolu gösteren bir rehber ve şifadır. İnanmayanların ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kur’an) onlarda bir körlük meydana getirmekte (onu görememekteler). Onlar, (sanki) uzak bir yerden çağırılıyorlar (gibi duymuyorlar/anlamıyorlar).”1
1bk. 17/82; 26/198-199
45
وَلَقَدْ اٰتَیْنَا مُوسَى الْكِتٰبَ فَاخْتُلِفَ فٖیهِؕ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِیَ بَیْنَهُمْؕ وَاِنَّهُمْ لَفٖی شَكٍّ مِنْهُ مُرٖیبٍ ﴿45﴾
Andolsun ki Musa’ya Kitab’ı verdik, onda da (inanmada ve tamamını alıp almamada) ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbinden (azabın ertelenmesine ait) bir söz geçmemiş olsaydı, aralarında elbette iş bitirilirdi. Doğrusu onlar, bu (Kur’an’)dan da kaygılı bir şüphe içindedirler.
46
مَنْ عَمِلَ صٰلِحًا فَلِنَفْسِهٖ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَیْهَاؕ وَمَا رَبُّكَ بِظَلّٰمٍ لِلْعَبٖیدِ ﴿46﴾
Kim sâlih (sevabı olan) bir iş yaparsa kendi (fayda)sınadır. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. (Yoksa) Rabbin kullara hiç(bir şekilde) zulmedici değildir.
47
اِلَیْهِ یُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِؕ وَمَا تَخْرُجُ مِنْ ثَمَرٰتٍ مِنْ اَكْمَامِهَا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثٰى وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِهٖؕ وَیَوْمَ یُنَادٖیهِمْ اَیْنَ شُرَكَٓاءٖیۙ قَالُٓوا اٰذَنّٰكَۙ مَا مِنَّا مِنْ شَهٖیدٍۚ ﴿47﴾
(Kıyamet) saatin(in) bilgisi(ni kimse bilmez), ancak O’na havale edilir; O’nun bilgisi olmaksızın meyvelerden hiçbiri tomurcuklarından çıkmaz. Hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. O (Allah), onlara (yani kendinin Rabliğine karşı başkalarına bağlanmakla ortak koşanlara): “Nerede ortaklarım?” diye seslendiği gün: “(Yâ Rabbi!) Sana arz ederiz ki bizden (buna) hiçbir şâhit yoktur.” diyecekler.1
1bk. 6/59; 13/8; 35/11; 79/42-44
*
Geleceğe yönelik hükümler ihtiva ettiği için mâzî fiiller gelecek zaman olarak tercüme edilmiştir.
48
وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا یَدْعُونَ مِنْ قَبْلُ وَظَنُّوا مَا لَهُمْ مِنْ مَحٖیصٍ ﴿48﴾
Önceden yalvardıkları/tapındıkları onlardan uzaklaşıp kaybolacak ve kendileri için kaçacak bir yer olmadığını anlayacaklar.2
2krş. 2/165
49
لَا یَسْـَٔمُ الْاِنْسٰنُ مِنْ دُعَٓاءِ الْخَیْرِؗ وَاِنْ مَسَّهُ الشَّرُّ فَیَؤُسٌ قَنُوطٌ ﴿49﴾
İnsan (Allah’tan) hayır (mal-mülk vs.) istemekten usanmaz (her şeyinin olmasını ister). Ancak kendisine bir kötülük (bir sıkıntı) dokunursa hemen karamsar olur, (Allah’ın rahmetinden) ümidi keser.
50
وَلَئِنْ اَذَقْنٰهُ رَحْمَةً مِنَّا مِنْ بَعْدِ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُ لَیَقُولَنَّ هٰذَا لٖیۙ وَمَٓا اَظُنُّ السَّاعَةَ قَٓائِمَةًۙ وَلَئِنْ رُجِعْتُ اِلٰى رَبّٖٓی اِنَّ لٖی عِنْدَهُ لَلْحُسْنٰىۚ فَلَنُنَبِّئَنَّ الَّذٖینَ كَفَرُوا بِمَا عَمِلُواؗ وَلَنُذٖیقَنَّهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَلٖیظٍ ﴿50﴾
Andolsun ki başına gelen bir felaket, bir sıkıntıdan sonra, ona tarafımızdan bir rahmet (ve refah) tattırırsak: “Mutlaka bu benim hakkımdır. (Ben) kıyametin kopacağını (filan) da sanmıyorum. Andolsun ki eğer (o müslümanların dediği gibi kopsa da) Rabbime döndürülsem bile, hiç şüphesiz benim için O’nun yanında elbet daha güzeli vardır.” der. Fakat andolsun ki inkâr edenlere yaptıklarını kesinlikle haber vereceğiz ve mutlaka onlara en ağır azabı tattıracağız.
51
وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسٰنِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِهٖۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَٓاءٍ عَرٖیضٍ ﴿51﴾
İnsana nimet verdiğimiz zaman, (buna rağmen şükürden, ibadet ve itaatten) yüz çevirir, büyüklük taslayıp uzaklaşırlar. Kendisine bir şer dokunduğu zaman da artık o, uzun uzun yakarır durur.3
3krş. 10/12; 11/9-11; 17/83
52
قُلْ اَرَاَیْتُمْ اِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ ثُمَّ كَفَرْتُمْ بِهٖ مَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ فٖی شِقَاقٍ بَعٖیدٍ ﴿52﴾
(Resûlüm!) De ki: “Söyleyin bana eğer o (Kur’an) Allah katından ise ve ardından siz de onu inkâr etmişseniz, (böyle haktan) uzak bir ayrılığa düşen o kimseden daha sapık kim olabilir?”
53
سَنُرٖیهِمْ اٰیٰتِنَا فِی الْاٰفَاقِ وَفٖٓی اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى یَتَبَیَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّؕ اَوَلَمْ یَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ شَهٖیدٌ ﴿53﴾
İleride onlara, gerek ufuklarda (dünya ülkelerinde/dış dünyalarında) gerek kendi içlerinde (ve iç dünyalarında) âyetlerimizi göstereceğiz. Nihayet o (Kur’an’)ın hak olduğu açıkça ortaya çıkacaktır. Rabbinin her şeye hakkıyla şâhit olması kafi değil mi?
54
اَلَٓا اِنَّهُمْ فٖی مِرْیَةٍ مِنْ لِقَٓاءِ رَبِّهِمْؕ اَلَٓا اِنَّهُ بِكُلِّ شَیْءٍ مُحٖیطٌ ﴿54﴾
Dikkat et, onlar Rablerine kavuşmaktan şüphe içindedirler. Bilesin ki O (Allah, ilim ve kudretiyle)4 her şeyi kuşatmıştır.
4İbni Kesîr (Sâbûnî), III, 268; Beydâvî